
AZİZ HOCAM
Evliyânın büyüklerinden. Künyesi, Ebû Muhammed'dir. Muhyiddîn,
Gavs-ül-a'zam, Kutb-i Rabbânî, Sultân-ul-evliyâ, Kutb-i a'zam gibi
lakabları vardır.
İran'ın Geylân şehrinde 1078
(H.471)de doğdu. Babası Ebû Sâlih bin Mûsâ Cengîdost'tur. Hazret-i
Hasanın oğlu Hasan-ı Müsennâ'nın oğlu Abdullah'ın
soyundandır. Annesinin ismi Fâtıma, lakabı Ümm-ül-hayr olup
seyyidedir. Bunun için Abdülkâdir Geylânî Hazretleri, hem seyyid, hem
şerîfdir. Hazret-i Hüseyin'in radıyallahu anh evladına seyyid,
hazret-i Hasan'ınkine radıyallahu anh şerîf denir.
Abdülkâdir
Geylânî Hazretleri 1166 (H.561)'da
Bağdad'da vefât etti. Türbesi Bağdad'dadır. Ziyâret edilmekde,
feyz ve bereketlerine kavuşulmaktadır. Fıkıh ve hadîs
ilimlerinde müctehid idi.
Kâdiriyye tarîkatının
kurucusudur. Ehl-i sünnet îtikâdını ve din bilgilerini her
tarafa yaydı. Orta boylu, zayıf bünyeli, geniş göğüslü, ilm
için vefâkârlıkta emsâli az bulunur bir velî idi.
Abdülkâdir Geylânî Hazretleri daha doğmadan, ilerde büyük bir zât
olacağına dâir alâmetler, işâretler görülmüştü. Babası
rüyâsında Peygamber efendimizi sallallahu aleyhi ve sellem, Eshâb-ı
kirâmı radıyALLAH’ü anhüm ve evliyâyı gördü.
Peygamber
efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem kendisine; "Ey Ebû Sâlih! ALLAH’ü
Teâlâ bu gece sana kâmil, olgun ve derecesi yüksek bir erkek evlâd ihsân etti.
O benim oğlum ve sevdiğimdir. Evliyâ arasında derecesi yüksek
olacak." buyurdu. Yine oğlu Hakkında;"On iki imâm dışında
bütün velîler doğacak olan oğluna itâat edecekler, O’nun
ayaklarını boyunlarına koyacaklar. O yüksek derecelere
kavuşacak, ona itâat etmeyenler ALLAH’ü Teâlâya yakınlık
devletinden mahrûm kalacaklar." diye müjdelendi. Doğduktan sonra
yüksek hâlleri ile dikkatleri çekti. Ramazân-ı şerîfte gün boyunca
süt emmez, iftâr olunca emerdi. Bu hâlini şu beyti ile anlatır:
Başlangıcım
şöyleydi, dillerde söylenirdi
Beşikteyken oruçtum, bunu herkes bilirdi.
Doğduğu senenin ramazân-ı şerîf ayının sO’nunda
havalar bulutlu geçmişti. Bunun için ramazanın çıkıp çıkmadığında
tereddüd edildi. Halk annesine çocuğun süt emip emmediğini sordular.
Emmediğini öğrenince, ramazân-ı şerîfin henüz
çıkmadığını anlayıp oruca devâm ettiler.
On yaşında mektebe giderken etrâfında meleklerin kendisi ile
berâber yürüdüklerini görür, onlardan; "Yer açın evliyâdan bir zat
geliyor." dediklerini duyardı. Meleklerin söylediklerini duyan
birisi; "Bu çocuk kimdir?" diye sordu. Meleklerden birisi; "Bu
asîl bir âilenin çocuğudur. İlerde büyük bir zât olacak. Arzu
edenlere hep verecek ve hiç kimseyi kapısından boş çevirmeyecek.
Her gün ALLAH’ü Teâlâya yakınlığı artacak ve çok yüksek
derecelere ulaşacak." dedi. Çocuklarla berâber oynamak
istediğinde; "Bana gel ey mübârek, bana gel." diyen bir ses
işitir, korku ve heyecanla annesine koşardı.
Abdülkâdir Geylânî Hazretleri on sekiz yaşında Bağdad'a geldi.
Buradaki meşhur âlimlerden ders almak sûretiyle hadîs, fıkıh ve
tasavvuf ilimlerinde çok iyi yetişti.
Fıkıh
ilmini; Ebû Hattâb Mahfûz, Ebü'l-Vefâ Ali bin Ukayl, Ebû Hüseyin bin Kâdı
Ebû Ya'lâ ve diğer fıkıh âlimlerinden öğrendi. Hadîs
ilmini; Hasan-i Bâkıllânî, Ebû Saîd Muhammed bin Abdülkerîm, Ebû Gânim
Muhammed bin Muhammed, Ebû Bekr Ahmed bin Muzaffer, Ebû Câfer, Ebû Kasım
bin Ali, Ebû Tâlib Abdülkâdir, Ebû Bekr Hibetullah ibni Mübârek, Ebü'l-İzz
Muhammed bin Muhtar, Ebû Nasr Muhammed, Ebû Gâlib Ahmed, Ebû Abdullah Yahyâ ve
diğer hadîs âlimlerinden öğrendi.
Tasavvuf ilmini
ise; Şeyh Ebû Saîd Mahzûmî Hazretleri ile Hammâd-i Debbâs Hazretlerinden
almıştır.
İlim tahsilini tamamlayıp yetiştikten sonra, vâz ve ders vermeye
başladı. Hocası Ebû Saîd Muhzûmî'nin medresesinde verdiği
ders ve vâzlarına gelenler medreseye sığmaz sokaklara
taşardı. Bu sebeple, çevresinde bulunan evler de ilave edilmek sûretiyle
medrese genişletildi. Bu iş için Bağdad halkı çok
yardımcı oldu. Zenginler para vererek, fakirler çalışarak
yardım ettiler. Hatta bir kadın, mehir bedelini, kocasının
orada çalışmasına saydı. Derslerine devâm edenler
arasında pekçok âlim yetişti.
Abdülkâdir-i Geylânî Hazretleri, bir müddet ders verip insanları
irşâd ettikten, HAK ve HAKikatı anlattıkdan sonra, ders ve vâz
vermeyi bıraktı.
İnzivâya
çekilip, yalnızlığı seçti. Sonra sahrâlara çıktı.
Bağdad'ın Kerh harâbelerinde yaşamaya başladı. Bütün
vaktini ibâdet, riyâzet ve mücâhede ile nefsinin arzu ve isteklerini yapmamak,
istemediklerini yapmakla geçirmeye başladı. Buyurdu ki:
Irak'ın sahrâ ve harâbelerinde
25 sene insanlardan uzak kaldım. Benim kimseden, kimsenin benden
haberi yoktu. Bâzan uzun müddet yemezdim ve "açım açım"
diye içimin feryâdını duyardım.
Bâzan üzerime
öyle ağırlıklar gelirdi ki, bunlar bir dağın üstüne
konsa, tahammül edemeyip, paramparça olurdu. Bu sırada;
"Muhak’kak zorlukla berâber bir
kolaylık vardır, şüphesiz zorlukla berâber kolaylık
vardır." meâlindeki İnşirâh
sûresinin beşinci ve altıncı âyet-i kerîmelerini okuduğumda
üzerimdeki ağırlıklar dağılıp, giderdi."
Şeytanlar çeşitli kılık ve kıyâfetlere bürünüp toplu
hâlde yanıma gelir, beni yolumdan çevirmek için
uğraşırlardı. Kalbimde büyük bir azim ve direnç hissederdim.
İçimden bir ses; "Ey Abdülkâdir! Onlarla mücâdele et, onlara galip
geleceksin." derdi. İçlerinde bir şeytan durmadan bana gelir;
"Buradan git, şöyle yaparım, böyle yaparım." diye beni
tehdit ederdi. Cân u gönülden, "Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billahil
aliyyil azîm" okuyunca, O’nun tamâmen yandığını
görürdüm.
Bir kere Abdülkâdir Geylânî Hazretleri şöyle bir ses işitti: "Ey
Abdülkâdir! Ben senin Rabbinim! Sana haramları mubah, serbest
kıldım." Bir rivâyete göre; "Başkasına yasak olan
şeyleri sana helâl kıldım." diyordu.
Bunun üzerine
Abdülkâdir Geylânî Hazretleri Eûzü çekti. "Kovulmuş şeytandan
ALLAH’ü Teâlâya sığınırım. Sus ey mel'ûn!" diye
bağırdı. Bunun üzerine aynı ses; "Ey Abdülkâdir!
Rabbinin izni ile çeşitli yerlerde bana aldanmayarak, şerrimden,
kötülüğümden kurtuldun. Halbuki ben bu yolda yetmiş kişiyi
yoldan çıkardım." dedi.
O’nun
şeytan olduğunu nasıl anladığını
sorduklarında; "Sana haramları helâl ettim, sözünden
anladım. Çünkü ALLAH’ü Teâlâ böyle şeyleri emretmez." buyurdu.
Başka bir kere gâyet çirkin ve pis kokulu birisi geldi. "Ben iblisim,
şeytanım. Sana hizmet etmeye geldim, beni ve
yardımcılarımı çok yordun." dedi. "Sana
inanmıyorum, buradan uzaklaş." dedim. Bana vuracak oldu ise de
onu perişan ettim. İkinci defâ elinde büyük bir ateş
kıvılcımı ile hücum etmeye başladı. Bu esnâda
elinde kılıç bulunan atlı birisi bana yardıma geldi. Yine
onu mağlûb ettim. Üçüncü olarak iblisi çok uzakta ağlar gördüm. Gayet
üzgün olarak; "Senden ümîdimi kestim. Gâliba seni yoldan
çıkaramayacağım." dedi. "Sus ey mel'ûn!" dedim ve
kovdum. ALLAH’ü Teâlâ her seferinde beni onlara karşı üstün
kıldı.
Şeytanı başımdan savdıktan sonra bana pek lezzetli
süslü ve parlak şeyler göründü. "Bunlar nedir?" dedim;
"Dünyâ zevkleri ve zînetleridir." denildi. Dünyâ ve O’nun göz
kamaştırıcı lezzeti ve çabuk tükenen nîmetleri kendine
çekmek istedi fakat ALLAH’ü Teâlâ beni onlardan da korudu. Onlara hiç
kıymet vermedim. Bunun için kaybolup gittiler. Sonra ALLAH’ü Teâlânın
rızâsına kavuşma yolunda insanın önüne çıkan mânileri,
engelleri gördüm. "Bunlar nedir?" dedim. "Senin içinde bulunan
mânîlerdir." denildi. Bunlara üstün gelebilmek için bir sene
uğraştım.
Sonra içimi seyrettim. Kalbimin birçok şeylere
bağlandığını boş hayaller kurduğunu, kendini
saraylarda sandığını gördüm. "Bunlar nedir?"
dedim. "Arzu ve isteklerindir." denildi. Tam bir yıl
uğraştıktan sonra kalbimi onlardan temizleyebildim.
Yine nefsim kendi şeklinde bana gelir, kendine dost olmam için
yalvarırdı. Yüz vermeyince zor kullanmak isterdi. Bir kere onu, bütün
hastalıkları üzerinde, arzu ve istekleri dipdiri,
şeytanları emrine hazır olarak gördüm. Bir sene mücâdele ettim.
ALLAH’ü Teâlânın izni ile hastalıklarını iyileştirdim,
arzu ve isteklerini kırdım, şeytanlarını kovdum.
Kısaca
nefsimle tedrîcen, safha safha mücâdele ettim. Onu iki elimle
sımsıkı yakaladım. Yıllarca ıssız, sessiz,
sadâsız yerlerde kalmaya mebcur ettim. Soğuk bir gece kırk defâ
ihtilam oldum, havanın soğukluğuna bakmadan her seferinde, hemen
yıkandım. Kerh harâbelerinde yıllarca kaldım. Yiyecekler
malum; otlar, ağaç yaprakları...
Dünyâ
sevgisinden kurtulabilmek, nefse üstün gelebilmek için her çâreye
başvurdum. Gördüğüm her yokuşa tırmandım. Nefsime hiç
fırsat vermedim. Bir gece merdivende kitap mütâlaa ediyordum. Nefsim;
"Biraz uyu, sonra kalkarsın." dedi. Ona muhâlefet olsun diye tek
ayağım üzerinde durdum. Kur'ân-ı kerîmi hatmedinceye kadar
uyumadım.
Bütün bunlara rağmen, henüz matluba, maksada ve asıl istediğime
varamamıştım. Bunun için, tevekkül, şükür ve zenginlik gibi
kapıları denedim. Aradığımı fakirlik
kapısında buldum. Burada büyük bir şerefe kavuştum, kulluk
sırrına erdim, sonsuz hürriyete ulaştım. Bütün arzu ve
isteklerim buz gibi eridi. Bütün beşerî sıfatlarım kayboldu.
Gönülden ALLAH’ü Teâlâdan başka her şeyi çıkarıp, hep O'nunla
olmak olan "fakr" mertebesine ulaştım".
Nihâyet bütün varlıklardan yüz çevirdim. Her şeyim ALLAH celle
celalüh için oldu. Sahralarda cezbe
hâlinde kendimden geçmiş olarak dolaşırdım. Kendime
geldiğimde kendimi bulunduğum yerlerden çok uzaklarda bulurdum. Bir
gün bu halde bir saat kadar yürümüştüm. Sonra kendimi Bağdad'a on iki
günlük uzaklıkta bir yerde buldum. Düşünceye
daldığımda bir ses bana; "Sen ki Abdülkâdir'sin, buna
hayret mi ediyorsun?" dedi.
Sahralarda dolaşırken "Ol" sözü ile ihsân olundum. ALLAH’ü
Teâlânın izni ile istediğim olurdu. Bunun için çok yiyecek buldum.
Dağdan bir parça koparırdım, helva olur, yerdim. Kuma deniz suyu
dökerdim, tatlı su olurdu. Sonra böyle yapmaktan hayâ ettim. ALLAH’ü
Teâlâya karşı edebi gözeterek hepsini terk ettim.
Abdülkâdir Geylânî Hazretleri bu uzun dolaşmalardan sonra Bağdad'a
dönüyordu. Hazret-i Hızır önüne çıkıp, şehre girmesine
mâni oldu. "Emir var. Yedi sene Bağdad'a girmeyeceksin." dedi.
Bu sebeple, Bağdad'ın kenarlarında yedi yıl, yerden biten
mübah bakliyatı yiyerek bekledi.
Bildirilen
müddet bitince; "Ey Abdülkâdir! Bağdad'a gir, serbestsin." diye
bir ses duydu. Soğuk ve yağmurlu bir gecede Bağdad'a girdi.
Doğru Şeyh Hammâd bin Müslim Debbâs Hazretlerinin zâviyesine
(dergâhına) geldi ve geceyi orada geçirdi. Sabahleyin Şeyh Hammâd
Debbâs Hazretleri onu görünce ağlayarak; "Oğlum Abdülkâdir! Bu
devlet bugün bizim, yarın sizin olacaktır." dedi.
Bir müddetten beri Bağdad'da bulunan Abdülkâdir Geylânî Hazretleri fitne
ve karışıklıklar olunca tekrar sahrâlara çıkmak
istedi. Hibe kapısı denilen yere gelince; "Nereye gidiyorsun?
Dön, herkes senden faydalanacak." diyen bir ses işitti. "Ben
dînimi kurtarmak istiyorum." dediğinde; "Korkma, dînine bir
zarar gelmeyecek." denildi.
Düşünmeye
başladı ve bu işin HAKîkatını bildirmesi için ALLAH’ü
Teâlâya yalvardı. Bu esnâda Muzafferiyye denilen yerden geçerken birisi
kapıyı açıp; "Ey Abdülkâdir! Buyurun." dedi.
Yanına varınca; "Söyle, dün ALLAH’ü Teâlâdan ne
istemiştin?" dedi. Abdülkâdir Geylânî Hazretleri
şaşırıp cevap veremedi. Bunun üzerine o zât
kapıyı şiddetle yüzüne çarptı. Dün ALLAH’ü Teâlâdan ne
istediğini düşünerek yürümeye başladı. Biraz sonra o
zâtın Şeyh Hammâd Debbâs Hazretleri olduğunu
hatırladı.
Bundan sonra O’nun sohbetlerine gider, halledemediği, çözemediği
esrarı, gizli şeyleri ondan sorardı. O da ona bir bir
açıklardı. Bâzan ilim öğrenmek için başka taraflara
gittiğinden O’nunla görüşemezdi. Dönünce hocası ona; "ALLAH
aşkına nerelere gidiyorsun? Bu civarda senden daha âlim birisi var
mı?" derdi.
Şeyh
Hammâd'ın müridleri ona bâzan; "Sen âlim birisin. Burada ne işin
var, buradan gitsene." derler; Şeyh Hammâd da onlara;
"Utanmıyor musunuz? Onu buradan kovmak mı istiyorsunuz.
İçinizde O’nun gibisi yok. Benim ona eziyet ettiğime bakmayın.
Onu imtihan etmek, denemek, mânen kemâle ermesi, olgunlaşması için
böyle yapıyorum, mânâ âleminde onu koca bir dağ gibi görüyorum."
derdi.
Yine bir sohbet toplantısında, Abdülkâdir Geylânî Hazretleri
dışarı çıkmıştı. Şeyh Hammâd
Hazretleri; "Şu genci görüyor musunuz? Bir zaman gelecek ayağı
bütün velîlerin boynunda olacak, her velî ona itâat edecek." dedi.
Başka bir gün o gelince ayağa kalkıp; "Hoş geldin
Abdülkâdir! Sen âriflerin, ALLAH’ü Teâlâyı tanıyanların seyyidi,
efendisisin. Senin sancağın doğudan batıya kadar
dalgalanacak. Bütün boyunların sana eğileceğini ve
akranlarının üstünde bir dereceye ulaşacağını
müjdelerim." dedi.
Zamânındaki diğer evliyâ da kerâmet olarak ilerde O’nun derecesinin
yüksek olacağını haber verdiler. Abdülkâdir Geylânî Hazretleri
zaman zaman Şeyh Tacül ârifîn Ebü'l-Vefâ Hazretlerinin yanına
giderdi.
Ebü'l-Vefâ
Hazretleri o gelince ayağa kalkar, yanındakilere; "Ayağa
kalkın, evliyâdan biri geliyor." derdi. Ona karşı bu
şekilde iltifât etmesine hayret eden talebelerine; "Henüz zamânı
var. Vakti gelince, okumuş, câhil herkes bu gence muhtâc olacak, O’nun
feyzinden, mânevî ilminden faydalanacaktır. Sanki şu anda O’nun
Bağdad'da cemâatlere vâz ve nasîhat ettiğini, "Ayağım
bütün velîlerin boynundadır." dediğini ve bütün velîlerin
boyunlarını ona uzattıklarını, görüyorum." derdi.
Bir defasında da; "Ey Bağdadlılar! ALLAH’ü Teâlâya yemîn
ederim ki, O’nun başında bir ucu doğuda bir ucu da batıda
olan sancaklar dalgalanacaktır." dedi ve Abdülkâdir Geylânî
Hazretlerine dönüp; "Bugün söz bizim fakat ilerde senin olacak. O zaman bu
ihtiyarı hatırlarsın." diye hitâb etti.
Nihayet Abdülkâdir Geylânî Hazretleri Bağdad'da insanları
irşâda, ALLAH’ü Teâlânın beğendiği yolda bulunmaya dâvete
ve nasîhat etmeye başladı. Bir gün kendini nûrların
kapladığını gördü. Bu hal nedir diye sorunca, Resûlullah
efendimiz ALLAH’ü Teâlânın sana
verdiği yüksek dereceyi tebrik etmeye geliyor, denildi. Nûrun git-gide
çoğaldığı bir anda Resûlullah efendimiz sallallahu aleyhi
ve sellem görünerek bir elbise verdiler. Sonra; "Bu, kutubluk denilen
velîlere âit evliyâlık elbisesidir." buyurdular.
Resûlullah efendimizden sallallahu aleyhi ve sellem hazret-i Ali
radıyallahu anh vâsıtasıyla gelen feyzler, mânevî ilimler ondan
sonra hazret-i Hasan ile Hüseyin radıyallahu anh ve on iki imâmdan
diğerleri ile devam etti. Bunlardan sonra gelen evliyâya feyzler hep on
iki imâm vasıtasıyla geldi.
Abdülkâdir
Geylânî Hazretleri dünyâya gelip velî oluncaya kadar hep böyle idi. Fakat o
evliyâlıkta yüksek dereceye kavuşunca, on iki imâmdan gelen feyzler,
ilimler, bereketler O’nun vâsıtasıyla geldi.
Başka
hiç bir velî bu makâma ulaşamadı. Bunun için; "Önceki
velîlerin güneşi battı. Bizim güneşimiz ufuk üzerinde sonsuz
kalacak, batmayacaktır." buyurdular.
Kıyâmete kadar, her velîye feyzler
O’nun vasıtasıyla gelecektir. Bunun için kendisine
"Gavs-ül-A'zam; En büyük Gavs" denildi. Yalnız
İmâm-ı Rabbânî Hazretleri bu hususda O’nun vekîlidir.
Abdülkâdir Geylânî Hazretlerinin evliyâlıktaki derecesinin
yüksekliğini zamânındaki bütün evliyâ kabûl etmişti. Bir gün
Bağdad'da sohbet ediyordu. Meclisinde pekçok âlim ve velî vardı. Bir
ara; "İşte şu ayağım her velînin boynu
üzerindedir." buyurdu. Orada bulunanların hepsi bu sözü tasdîk
ettiler.
Şeyh Halîfet-ül-Ekber anlatır:
Rüyâmda Resûlullah efendimizi sallallahu aleyhi ve sellem gördüm. "Yâ
Resûlallah! Şeyh Abdülkâdir, ayağım bütün velîlerin boynu
üzerindedir, diyor ne buyurursunuz?" diye sordum. "Doğru
söylemiştir. O benim himâyemde bir kutubdur, bu nasıl
olmasın?" buyurdu."
Adiyy bin Müsâfir; "Bu sözü yalnız o söyledi, başkasından
duymadım. O bununla kendi zamânındaki ferdiyet denilen
makâmını açıklar. O’nun gibi hiç kimse böyle söylemeğe
mezun, izinli değildir." der.
Ahmed Rufaî Hazretleri; "O bu sözü mânevî emirle söyledi." dedi.
İbn-i Hacer-i Askalânî Hazretleri de; "Bunun mânâsı, ilerde o
kadar kerâmet gösterecektir ki, inâd eden ve doğru yoldan sapanlardan
başkası onu inkâr etmeyecektir." dedi.
Büyük âlim İzzeddîn bin Abdüsselâm; "Şüphesiz o, evliyânın
sultanı idi." demişti.
Hayat bin Kays Hazretleri buyurur ki:
"Abdülkâdir Geylânî bu sözü söyleyince, bütün velîlerin kalblerindeki
nûrlar arttı. İlimlerinde bereket, hâllerinde yükseklik görüldü.
Çünkü onlar istisnâsız, başlarını O’nun ayağına
doğru uzatmışlardı."
Abdülkâdir Geylânî Hazretleri bu sözü söylediğinde, yeryüzünde velîler
boyunlarını ona doğru uzattı. O anda boynunu uzatanlardan
biri Ahmed Rufâî Hazretleridir. Ona niçin böyle yaptığını
sorduklarında şöyle dedi:
"Şu anda Abdülkâdir Bağdad'da "Ayağım, her
velînin boynundadır" diyor.
Ebû Medyen Mağribî de; "Evet ben Mağrib'de ona boynunu
uzatanlardan biriyim." buyurdu.
Abdülkâdir Geylânî Hazretlerinin
tasavvuftaki yoluna Kâdiriyye tarîkatı denir. Tarîkatının
husûsiyeti, dînin emir ve yasaklarına uymak, devamlı zikir, ALLAH’ü
Teâlâyı anmak, gönlü ALLAH’ü Teâlâdan başkasından
kurtarmaktır.
Abdülkâdir Geylânî Hazretleri tasavvuf bilgilerini herkesin
anlayacağı şekilde sundu. Peygamber efendimizin sallallahu
aleyhi ve sellemin bereketiyle sözleri gayet tatlı ve tesirli idi.
Kendileri şöyle anlatır:
Hicrî beş yüz yirmi bir senesi Şevval ayının on
altısı olan Salı günü öğleden önce, Resûlullah efendimizi
sallallahu aleyhi ve sellem rüyâmda gördüm.
"Ey oğlum, niçin konuşmuyorsun?" buyurdu.
"Babacığım ben yabancıyım. Bağdad
fasîhlerinin yanında nasıl konuşurum?" dedim.
"Ağzını aç!" buyurdu. Ağzımı
açtım. Yedi defâ mübarek ağzının suyundan ağzıma
saçtı ve;
"İnsanlarla konuş, onları
güzel hikmet ve vâzlar ile Rabbinin yoluna çağır." buyurdu.
Öğle namazını kıldım. Yanımda kalabalık
insanlar gördüm. Nutkum tutuldu. Ali bin Ebî Tâlib'i radıyallahu anhı
gördüm. Mecliste benim karşımda ayakta duruyor ve bana; "Ey
oğlum niçin konuşmuyorsun?" diyordu. "Babacığım!
Nutkum, konuşmam tutuldu, konuşamıyorum." dedim.
"Ağzını aç." buyurdu. Açtım.
Ağzının suyundan ağzıma altı defâ saçtı.
"Niçin yediye tamamlamadınız?" dedim. "Resûlullah'a
sallallahu aleyhi ve selleme karşı olan edebimden." buyurdu ve
gözden kayboldu. Bundan sonra en fasîh bir dille konuşmağa
başladım.
Birgün, minberde oturmuş vâz ediyordu. Birden süratle en son basamağa
indi. Ayakta, elini elinin üstüne koyarak, mütevâzi bir şekilde durdu. Bir
müddet sonra minbere çıktı. Eski yerine oturdu ve vâzına devâm
etti. Oradakilerden birisi, ne oldu diye suâl edince; "Ceddim
Resûlullah'ı sallallahu aleyhi ve sellemi gördüm. Geldi ve minber önünde
durdu. Hayâ edip, son basamağa indim. Kalkıp, gitmeye
başlayınca, bana yerime oturmamı ve insanlara vâz etmemi emr
etti, dedi.
Sohbetlerinde bâzan birkaç kişi coşarak kendinden geçerdi. Haftada üç
gün, cumâ, salı ve pazartesi gecesi halka vâz ederdi. Vâzında, âlim
ve evliyâdan zatlar da bulunur, hepsi büyük bir huzûr içerisinde dinlerlerdi.
Kırk sene
böyle devâm etti. Ders ve fetvâ vermeye yirmi sekiz yaşında
başlamış olup, bu hâl altmış yaşına kadar
devâm etti. Huzûrunda Kur'ân-ı kerîm tegannîsiz gâyet sâde, tecvide
riâyetle okunurdu. Dört yüz âlim O’nun anlattıklarından notlar tutar,
izdiham, kalabalık sebebiyle birbirlerinin sırtlarında
yazarlardı. Sorulan suâllere gâyet açık ve doyurucu cevaplar verirdi.
Derin ilim sâhibi idi. On üç çeşit ilimde ders verirdi.
Bir gün birisi huzûrunda Kur'ân-ı kerîm okudu. Âbdülkâdir-i Geylânî
Hazretleri okunan âyet-i kerîmeleri tefsîr etmeye başladı. Kırk
şekilde tefsîr yaptı ve hepsinin delilini gösterdi. Orada bulunanlar
yalnız on bir tefsîri anlayabildi ve dinleyenleri hayrette
bıraktı. Sonra; "Sözü burada bırakıyorum. Şimdi
kelime-i tevhide geldik"Lâ ilâhe illallah" dedi. Bunları söyler söylemez
cemâatı bir hâl kapladı, hepsi kendilerinden geçti.
Önce lâzım olan din bilgilerini öğrenmeyi tavsiye ederdi. Cubbâî
ismindeki bir zât anlatır:
Evliyânın hayâtından ve sözlerinden bahseden arabî Hilyet-ül-Evliyâ kitabını
birisinden dinlemiştim. Kalbim yumuşadı ve halktan
uzaklaşıp yalnız ibâdetle meşgûl olmak istedim. Gidip
Abdülkâdir Geylânî'nin arkasında namaz kıldıktan sonra huzûrunda
oturdum. Bana bakıp;
"Eğer inzivâya çekilmek istersen, önce ilim,
sonra da yetişmiş ve yetiştirebilen rehber zâtların, yâni
mürşid-i kâmillerin huzûrunda edeb öğren. Daha sonra inzivâya,
yalnız ibâdete başla. Yoksa, ibâdet ederken dinde bilmediğin bir
şeyi öğrenmek îcâbeder de, yerinden ayrılmak durumunda
kalırsın." buyurdu.
Sabah ve ikindiden sonra tefsîr, hadîs ve fıkıh; öğleden
sonraları Kur'ân-ı kerîm ve kırâat dersleri okuturdu. Akşam
ve sabah ise, usûl-i fıkıh ile nahv, arabî cümle bilgisi verirdi.
O’nun bereketiyle talebeler çabuk ilerlerdi. Ebû Muhammed Haşşâb der
ki:
Gençken nahiv okuyordum. Bana bir gün Abdülkâdir Geylânî Hazretlerinin
vâzlarında çok tesirli konuştuğunu söylediler. Vakit
bulamadığım için gidemezdim. Nihâyet bir gün vâz verdiği
yere gittim. Beni görünce; "Bizim sohbetimizde bulun, seni Sîbeveyh
yapalım." dedi. O günden sonra yanından ayrılmadım.
Din bilgilerinde ve aklî ilimler denilen diğer yardımcı
ilimlerde çok istifâde ettim. O kadar kavâid (kâideler) öğrendim ki,
başkalarından öğrendiklerimi unuttum."
Abdülkâdir Geylânî Hazretlerinin şöhreti her tarafı kaplayınca,
Bağdad'ın ileri gelen âlimleri, herbiri bir mesele sorup imtihân etmek
için huzuruna gelip oturdular. Bu esnâda Abdülkâdir Geylânî Hazretlerinin
göğsünden ancak kalb gözü açık olanların görebildiği bir
nûr çıktı ve âlimlerin göğsünden geçip gitti. Âlimleri bir hâl
kaplayıp, Abdülkâdir Geylânî Hazretlerinin ayaklarına kapandılar.
Bunun üzerine onları tek tek bağrına bastı ve şimdi
suâllerinizi sorun buyurdu. Her biri suâllerini sorup, hemen cevâbını
aldı. Onlara; "Size ne oldu böyle?" denildiğinde;
"Huzûrunda oturduğumuzda, bütün bildiklerimizi unuttuk. Bizi
bağrına basınca unuttuklarımızı tekrar
hatırladık. Suâllerimizi sorunca, öyle cevaplar aldık ki,
hayrette kaldık." dediler.
Ebû Sa'îd Kilevî şöyle anlatmıştır:
Ben, Abdülkâdir-i Geylânî Hazretlerinin meclisinde iken, Resûlullah efendimizi
sallallahu aleyhi ve sellemi ve enbiyâyı gördüm. Melekler O’nun meclisine
gelmek için bölük bölük gök yüzünden inerlerdi. Bir defâsında da Hazreti
Hızır aleyhisselâmı görmüştüm.
"Her kim
dünyâda kurtuluşa ermek ve saâdete kavuşmak isterse, Şeyh
Abdülkâdir'in meclisine devâm etsin!" buyurmuştu.
İbn-i Kudâme şöyle söylemiştir:
"1166 (H.561) yılında Bağdad'a girdiğimizde,
Abdülkâdir-i Geylânî Hazretlerini ilmin zirvesine yükselmiş gördük. O,
ilmi ile amel eder, kendisine sorulan çetin sorulara doyurucu cevaplar verirdi.
Bütün güzel huylara ve üstün vasıflara sâhipti. O’nun gibi bir zâta daha
hiç rastlamadık."
Abdülkâdir Geylânî Hazretleri felsefe ile meşgûl olmayı hoş
görmezdi, ondan men ederdi. Felsefenin kaynağı akıldır.
Filozof, çeşitli bilgileri düzene koyarak madde, hayat, yaratılış,
dünyâ rûh, âlem, ölüm ve sonrası gibi konulara aklına dayanarak
cevaplar bulmaya çalışır.
Bunu yaparken
bulduğu cevapların ALLAH’ü Teâlâ tarafından gönderilen dinlere
uyup uymamasına bakmaz. Bu sebeple doğru yoldan ayrılırlar.
Felsefecilerin ortaya koyduğu bilgiler, gerek fen bilgilerinin
değişmesi, gerekse sonra gelen filozofların öncekilerden
farklı düşünmesi sebebiyle ya kısmen yâhut tamâmen
değişir.
Bu îtibârla
sonra gelenler önce gelenleri dâimâ tenkid etmekle veya onların
felsefelerini yıkmakla işe başlarlar. Akıl yalnız
başına yol gösterici değildir. Dînin rehberliğine
muhtaçtır. Yoksa sapıtır.
Bunun için din
büyükleri îtikâdın bozulabileceğini bildikleri için, felsefe ile
uğraşmaktan men etmişlerdir
Şeyh Muzaffer Mansur der ki:
Birkaç kişi ile Abdülkâdir Geylânî Hazretlerinin yanına
gitmiştik. Elimde, felsefe ile ilgili kitaplar vardı. Bizi süzdükten
sonra kitabı görmeden bana; "O elindeki kitap ne kötü bir
arkadaştır." buyurdu. Bu esnâda oradan ayrılıp
kitabı bir yere koymak ve bir daha taşımamak hatırıma
geldi. Kitabı çok seviyordum. İçerisindeki çok şeyi de
ezberlemiştim. Tam kalkacaktım, bana dikkatli dikkatli bakmaya
başladı. Şaşırıp kalkamadım. "Şu
kitabı bana versene."buyurdu. Vermek için kitabı açtım. Bir
de ne göreyim kitabın sahifeleri bembeyaz olup, hiçbir şey
yazılı değildi. Kitabı kendisine verdim. Tek tek
sahifelerine baktıktan sonra bana geri verdi. "İşte
İbn-i Dâris'in Fedâil-ul-Kur'ân (Kur'ân-ı
kerîmin fazîletleri) kitabı." buyurdu. Baktım gerçekten O’nun
güzel bir hatla yazılmış bir nüshası idi. Bana; "Kalb
ile tövbe etmek ister misin?" buyurdu. "Evet." dedim.
"Öyleyse kalk!" dedi. Kalktım. Zihnimde felsefe ile ilgili bütün
öğrendiklerimi unuttum. Daha önce onları hiç okumamış gibi
oldum.
Dîne uygun olmayan bir şeye müsâade etmezdi. Bir gün yanında;
"Falanca çok ibâdeti ve kerâmetleri ile meşhûrdur." diye
konuşuldu ve bu arada;"Ben derece bakımından Yûnus
aleyhisselâmı geçtim." dediği nakledildi. Bunu duyunca yüzünde
öfke eserleri görüldü. Yaslandığı yastığı yere
doğru attı. Gidip baktıklarında adamın öldüğünü
gördüler. Vefâtından sonra o şahıs rüyâda neşeli olarak
görüldü. "Nasılsın?" diye sorulduğunda;
"Şeyh Abdülkâdir hem ALLAH’ü Teâlânın, hem Yûnus
aleyhisselâmın yanında bana şefâatçı olduğu için,
ALLAH’ü Teâlâ beni affetti. Yûnus aleyhisselâm Hakkında söylediğim o
söz sebebiyle hesaba çekmedi." dedi.
Çok sabırlı idi. Talebelerinin suallerini kızmadan
cevaplandırır, dersi geç anlayanlara sabırla
anlatırdı. Ubey isminde, anlatılanları zor kavrayan bir
talebe vardı. Bir gün ders sırasında İbn-üs-Semhal isminde
bir zât gelmişti. Abdülkâdir Geylânî Hazretlerinin O’nun dersi geç
anlamasına karşı gösterdiği tahammüle hayran kaldı. O
talebe dersini alıp çıktıktan sonra, gösterdiği sabra
hayret ettiğini söyleyince, Abdülkâdir Geylânî Hazretleri; "Bir hafta
daha yorulacağım, ondan sonra vefât edeceğim." buyurdu.
Dediği gibi bir hafta sO’nunda vefât etti.
Abdülkâdir Geylânî Hazretleri heybetli idi. Az konuşur, çok sükût eder,
konuştuğunda gâyet câzib, açık ve net konuşurdu.
Şahsı için kızmaz. Din husûsunda aslâ tâviz vermezdi. Misafirsiz
gece geçirmezdi. Zayıflara yardım eder, fakirleri doyururdu.
İsteyeni geri çevirmez, iki elbisesi varsa, mutlaka birini isteyene
verirdi. Yanında oturanlarda; "Ondan daha kerîm ve lütufkâr kimse
olamaz." kanâati hâkim olurdu. Sevdiklerinden biri gurbete çıksa,
ondan haber sorar, sevgi ve alâkasını muhâfaza ederdi. Kendisine kötü
davrananları affederdi. Kötülüklere dalmış çok kimse,
hırsız ve eşkıyâ O’nun vâsıtasıyla tövbe etti.
Köleleri satın alıp, âzâd ederdi. Verdiği sözü tutar,kimseye
karşı kötülük düşünmezdi. Anbarında helâlden
kazandığı buğday bulunurdu. Hizmetçisi, kapıda ekmek
elinde durur ve halka şöyle seslenirdi:
"Yemek isteyen, ekmek isteyen,
yatmak isteyen kimse yok mu? Gelsin!"
Kendisine hediye gelse, yanındakilere dağıtır, bir
kısmını da, kendisine ayırırdı. Hediyeye, mutlaka
karşılık verirdi.
Fakîrlerin ve dervişlerin nafakasını satın almak için,
vazîfeli hizmetçilerinin, bir başka işi olsa, yâhut hastalansalar,
kendisiçarşıya çıkar, ceddi Resûlullah efendimize sallallahu
aleyhi ve selleme uyarak, ev için lüzûmlu şeyleri satın
alırdı. Bir toplulukla yolculukta olsa ve bir yerde konaklasalar,
kendi eliyle, el değirmeninde buğday öğütür, hamur yapar, ekmek
pişirir, hepsine taksim ederdi. Kendini ziyârete gelenlere saygı
gösterir, tevâzu ederdi. Çok günler, et ve yağ yemezdi. Bir gün yedi
çocuk, ellerinde yarımşar dirhem ile gelip, her biri yarım
dirhemini eline koydu ve satın aldırmak istedikleri şeyleri
söylediler. Çarşıya gidip, istedikleri şeyleri satın alarak
getirip çocuklara verdi. Gönüllerini hoş etti.
Sıkıntısı ve dileği olanlar onu vesîle ederek, araya
koyarak ALLAH’ü Teâlâya duâ ettiklerinde dileklerine kavuşurlardı.
Buyururdu ki:
"Sıkıntıda olan bir kimse beni vesîle edip ALLAH’ü Teâlâya
yalvarsa derhâl sıkıntısı gider. Şiddet ânında
her kim benim ismimi ansa derhâl rahata kavuşur. Abdülkâdir Geylânî
Hazretlerinin yüzü suyu hürmetine diyerek, her kim ALLAH’ü Teâlâdan dilekte
bulunursa, derhâl işi görülür."
Bir kere de; "Her kim her rekatında Fâtiha'dan sonra on bir
İhlâs okuyarak, iki rekat namaz kılarsa, selâmdan sonra da on bir
defâ ALLAH'ın Resûlüne salât ve selâm getirip benim ismimi anarak
yalvarırsa, ALLAH’ü Teâlânın izni ve yardımıyla derhâl
işi görülür." buyurdu.
Temiz bir hanım, Abdülkâdir-i Geylânî Hazretlerine talebe olmuştu. Bu
kadın dağda iken, ihtiyaç için mağaraya girdiğinde daha
önce ona âşık olan bir ahlâksız da ardından girdi.
Kadına yanaşıp, O’nun nâmusunu kirletmek istedi. Kadın
kaçıp saklanacak bir yer bulamadı. Gavs-ül-a'zamın ismini
söyleyip; "Yardım et (yetiş, imdâd) ey Gavs-ül-a'zam, ey
insanların ve cinlerin gavsı, yardımcısı, yetiş!
Yetiş ey Şeyh Muhyiddîn (dînin ihyâ edicisi), yetiş ey Seyyid
Abdülkâdir!" deyip feryâd etti. O anda Gavs-ül-a'zam medresede abdest
alıyordu. Ayaklarında tahtadan nalınlar vardı. Onları
çıkarıp mağara tarafına savurdu. Ahlâksız, arzusuna
kavuşamadan, nalınlar kafasına ulaştı ve ölünceye
kadar başına vurdular. Kadın, o mübârek nalınları
alıp hazret-i Gavs'a getirdi ve başından geçeni anlattı.
Müridlerinin, talebelerinin tövbesiz vefât etmemeleri için duâ etti:
"ALLAH'ım! Ceddim, Habîbin Muhammed aleyhisselâm ve kullarından
takvâya erenlerin hâtırı için, hiç bir mürîdimin, talebemin rûhunu
tövbesiz alma." diye yalvardı.
Bir defâsında; "İyi müridlerin hâli mâlum, ya kötülerinki ne
olacak?" diye sorduklarında; "İyi olanlar kendilerini bize
adamışlardır. Kötülere gelince biz de kendimizi onları
kurtarmak için adadık." buyurdular.
Bir kere de; "Bana gözün alabileceği kadar bir kitap verildi. Onda
kıyâmete kadar talebelerimin isimlerini gördüm." buyurmuştur.
Cinler de kendisinden çekinir, itâat edip sözünü dinlerlerdi.
Ebû Saîd Abdullah bin Ahmed isminde birinin kızına cinler musallat
olmuştu. Hâlini, Seyyid Abdülkâdir Geylânî Hazretlerine arz etti. O da;
"Falanca yere git. Oraya cinlerin reisi uğrayacak. Ona benim
gönderdiğimi söylersin, hâlini anlatırsın. O sana
yardımcı olur." buyurdu. O şahıs denilen yere gitti.
Kendisini Abdülkâdir Geylânî'nin gönderdiğini ve kızının
durumunu anlattı. Cinlerin reisi kızına musallat olan cini
cezâlandırdı. Ebû Saîd cinlerin reisine;"Bugüne kadar senin
kadar Abdülkâdir'in emrine cân u gönülden itâat eden görmedim." deyince;
"Abdülkâdir Geylânî Hazretleri her gece evinden bakar, cinleri seyreder.
Cinler onu görünce korkularından sağa sola kaçışırlar.
ALLAH’ü Teâlâ sevdiği kulun emrine birçok insan ve cin verir." dedi.
Duâsı makbûl idi. Bağdad halkından biri ona gelerek;
"Babamı rüyâda azâb içerisinde gördüm. Bana Şeyh Abdülkâdir'e
git, bana duâ etsin. Belki ALLAH’ü Teâlâ beni azapdan kurtarır."
dedi. Bunun için sana geldim. Babama duâ ediverin de azaptan kurtulsun."
dedi. Abdülkâdir Geylânî Hazretleri sükût buyurdu. Bir şey söylemedi. O
şahıs ikinci gece babasını rüyâsında yeşil bir
cübbe içerisinde neşeli neşeli görünce hayret edip; "Baba, dün
azâb içindeydin, bugün ise neşelisin. Sebebi nedir?" diye sordu.
Babası; "Şeyh Abdülkâdir bana duâ etti. ALLAH’ü Teâlâ O’nun
duâsı hürmetine beni azaptan kurtardı." dedi.
Tabiblerin tedâvî edemediği hastalar ona gelirler, duâsı bereketiyle
şifâ bulup giderlerdi. Bir defâsında Halîfe Mustencid'in
akrabâsından karnı şiş bir hastayı getirdiler. Elini
sürüp, duâ ettiğinde ALLAH’ü Teâlânın izni ile iyileşti.
Halk sıkıntıları olunca ona gelirdi. Bir seferinde Dicle
Nehri taşmış, sular Bağdad sokaklarına kadar
gelmişti. Herkes korku ile Abdülkâdir Geylanî Hazretlerine baş vurdu.
Abdülkâdir Geylâni Hazretleri oraya geldi. BastO’nunu nehrin kenarına
dikti. "Daha ileri gitme!" dedi. ALLAH’ü Teâlânın izni ile
nehrin suyu o andan îtibâren azalmaya başladı.
Muhammed Ezher şöyle anlatır:
Bir sene ALLAH’ü Teâlâdan devamlı bana evliyâsından birini
göstermesini istedim. Bir gece rüyâmda İmâm-ı Ahmed bin Hanbel'in
kabrini ziyâret ettim, orada birisi vardı. İçimden O’nun evliyâdan
biri olduğunu geçirdim. Uyanınca Ahmed bin Hanbel'in kabrine
koştum. Rüyâda gördüğüm zât orada duruyordu. Önümden geçip Dicle'ye
doğru gitti. Ziyâretimi acele yapıp onu tâkib ettim. Dicle Nehrinin
iki tarafı, bir adımlık mesâfe oluncaya kadar yaklaştı
ve adımını atarak geçiverdi. Sonra o zât medresesine
gittiğinde rüyâda ve uyanık iken gördüğü zatın Abdülkâdir
Geylânî Hazretleri olduğunu anladı.
Onu gören tesiri altında kalır, mübârek biri olduğunu hisseder,
kalbi katı ise, yumuşardı. Cumâ günleri câmiye giderken, halk
onu görmek için sokakları doldururdu.
Kendisi hakkında kötülük düşünene merhamet eder, O’nun iyiliğini
isterdi.
Gavs-ül-âzam, Medîne-i münevvereden Bağdad-ı Dârüsselâma gelirken,
yolda hırsızlardan birine rastladı. Hırsız soyacak adam
arıyordu. Gavs-ül-âzam ona; "Sen kimsin?" buyurdu.
Hırsız; "Ben çölde yaşıyanlardanım." dedi.
Gavs-ül-âzam ona, isminin mâsiyet, günah mürekkebi ile yazılmış
olduğunu açıkladı. Hırsızın kalbinden, bu heybet
ve azamet sâhibi kişinin Gavs-ül-âzam olması muhtemeldir
düşüncesi geçti. Hırsızın kalbinden geçeni kendisine
söyledi ve; "Evet, ben Abdülkâdir'im." buyurdu. Hırsız,
derhal mübârek ayaklarına kapandı ve dilinden; "Ey Seyyid
Abdülkâdir! ALLAH celle celalüh için bana bir ihsânda bulun!" sözleri
çıktı. Gavs-ül-âzam, hâline acıdı ve kalbinin düzeltilmesi
için, ALLAH’ü Teâlâya duâ etti. Hitab geldi; "Ey Gavs-ül-âzam,
hırsızı doğru yola ulaştır. Onu sevgililer
hidâyetine irşâd eyle, onu kutublardan biri eyle!" Hırsız,
eşsiz teveccühleri ile kutublardan oldu.
Meclisi müslüman olmak için gelenlerden boşalmazdı. Müslüman olan bir
râhip şöyle anlatır:
Ben Yemenliyim. İçimden müslüman olmak geldi. Bunun için Yemen'deki
İslâm âlimlerinden birine mürâcaat etmek istedim. Böyle düşünürken,
uyuya kaldım. Rüyâmda Îsâ aleyhisselâmı gördüm. Bana; "Irak'a
git, orada Abdülkâdir isminde biri var, O’nun huzûrunda müslüman ol. Çünkü o
zamânındaki âlimlerin en büyüğüdür." buyurdu.
Yine on üç kişilik bir hıristiyan cemâati müslüman olmayı
kararlaştırdılar. Kimin yanında müslüman
olacaklarını düşünürlerken sâhibini görmedikleri bir ses;
"Bağdad'a gidin. Abdülkâdir Geylânî ismindeki zâtın huzûrunda
müslüman olun. O’nun bereketiyle kalbinizde öyle bir îmân nûru parlar ki,
başkasının yanında böyle olmaz." diyordu.
Bu hâdiseler, Abdülkâdir Geylânî Hazretlerinin büyüklüğünü, derecesinin
yüksekliğini göstermektedir. Yoksa, İslâmiyette, müslüman olmak için,
müftüye, imâma gitmek ve formaliteye ihtiyâç yoktur. Bir kimse kelime-i
şehâdeti söyleyip mânâsına inanınca müslüman olur.
ALLAH’ü Teâlânın izni ile bir anda birçok yerde bulunurdu.
Ramazân-ı şerîfte bir gün, ayrı ayrı yetmiş kişi,
birbirinden habersiz, Gavs-ül-a'zamı iftâra dâvet etti. Herbiri kendi
evini şereflendirmek, bereketlendirmek istiyordu. Her birinin dâvetini
kabûl etti, aynı anda dâvet edenlerin evlerinde iftarda bulundu, onlarla
birlikte yemek yedi. Bu haber, bu büyük ve havsalaya sığmaz kerâmet,
bir anda Bağdad'a yayıldı. Huzûrunda hizmet eden hizmetçilerden
biri, Gavs-ül-âzam o akşam tekkesinden çıkmadığı,
iftarı burada yaptığı hâlde, o kimselerin evlerine girip,
onlarla yemek yemesi ve bu yemeğin aynı anda olması nasıl
olur? diye düşündüğü zaman, Gavs-ül-âzam, o hizmetçisine dönerek;
"Onlar doğru söylüyorlar, herbirinin dâvetinde bulundum, ayrı
ayrı, fakat aynı zamanda herbirinin evlerinde yemek yedim"
buyurdu.
Çilesini çekmeden yüksek mertebelere
ulaşılamıyacağını söylerdi.
Bir kadın, çocuğunu Abdülkâdir-i Geylânî'ye getirip;
"Oğlumun kalbini size tutulmuş gördüm; bana hizmetinden onu âzâd
edip, size getirdim." dedi. Şeyh Hazretleri bu genci yanına
aldı. Ona nefsin istemediklerini yapmasını emretti. Tarîkatta
sülûke başlattı.
Bu şekilde
devâm ederken, bir gün annesi çıka geldi. Oğlunu, az yemek ve uyumak
sebebiyle, zayıf ve sararmış, arpa ekmeği yer hâlde buldu.
Bu hâl ona dokundu. Çocuğunu bırakıp, Abdülkâdir-i Geylânî
Hazretlerinin yanına girdi. Şeyh Hazretleri oturmuş, tavuk
yiyordu. "Efendim, siz burada tavuk yersiniz, benim oğlum ise, arpa
ekmeği yer." dedi. Şeyh bunu duyunca, elini, tavuk kemiklerinin
üzerine koyup; "Kum bi-iznillâh!" yâni ALLAH’ü Teâlânın izni ile
kalk, diril! buyurdu. Tavuk hemen dirildi. Şeyh, kadına hitâben;
"Senin oğlun böyle olduğu zaman, dilediğini yesin!"
buyurdu.
Bâzan sevdiklerine mânâ âleminde çeşitli şeyleri gösterirdi. Ali bin
Yâkub anlatır:
Bir kere daha yanına gitmiştik. Başını eğip,
murakabeye dalınca, ondan bir nûrun yükseldiğini gördüm. Gözümden
perde kalktı, melekleri, onların tesbihlerini ve kabirdekileri,
onların hâllerini, derecelerini, tesbih ettiklerini gördüm. Her insanın
alnındaki yazıları okumaya başladım. Hulâsa bana
gaybî, gizli pekçok şey malûm oldu. Beni oraya götüren Hocam Ali bin Hîtî,
aklıma bir şey olmasından korkuyorum deyince, göğsüme vurdu
ve ondan sonra gördüklerimden dolayı hiç korkmadım.
Ebü'l-Hacer Hâmid Hirânî anlatıyor:
Bir gün Abdülkâdir Geylânî Hazretlerinin medresesine gittim ve huzûrunda
oturdum. Bana; "Ey Hâmid! Bir gün gelecek meliklerin, sultanların
minderinde oturacaksın." buyurdu. Aradan epeyce zaman geçip, Hiran'a
dönünce, Sultan Nûreddîn beni çağırıp yanına oturttu ve
evkaf bakanı yaptı. O günden beri devamlı Abdülkâdir Geylânî
Hazretlerinin o sözünü hatırlarım.
Bir gün bir cemâatle terasta durup, Buhârâ tarafına dönerek, güzel bir
koku aldı ve; "Benim vefâtımdan yüz elli yedi sene sonra,
dünyâya Muhammedî meşreb birisi gelir, ismi Behâeddîn Muhammed
Nakşibendî'dir. Bana mahsus nîmetlere kavuşur." buyurdu ve
dediği gibi oldu.
Evliyânın büyüklerinden ve mürşid-i kâmillerin en
meşhûrlarından olan bu zât, Muhammed Behâeddîn-i Buhârî Nakşibend
Hazretleri idi.
ALLAH’ü Teâlâ ona eşyânın aslını, neden meydana
geldiğini gösterirdi.
Bir gün devlet ileri gelenlerinden birisi huzûruna gelmişti. Tesirli
nasîhatlarını dinledikten sonra memnuniyetinden on kese
altını ortaya koyup, bunlar senindir." dedi. Abdülkâdir Geylânî
Hazretleri almak istemedi. Çok ısrar edince, içinden ikisini aldı ve
sıktı. Elinin altından kan akmaya başladı. O
şahsa; "Bunları bana getirmekten hiç mi hayâ etmedin?" dedi.
Onları helalden kazanmadığını göstermiş oldu.
Her zaman gizli açık kerametleri görülürdü. Abdülkâdir Geylânî Hazretleri
buyurur ki:
"Kerâmetler ancak bir hayır, hikmet için gösterilir. Kerâmetini
gizlemeyen dünyâya düşkündür. Bana talebe olan yâhut evlâdımdan ve
halîfelerime bağlı olup, kerâmet derecesine ulaşıp,
maksatsız kerâmet izhar edenin yüzü iki dünyâda kara olur."
Abdülkâdir Geylânî Hazretlerinin insanları gafletten uyaran, kendilerine
gelmesine vesîle olan pekçok sözü vardır. Bunlardan bâzıları
şunlardır:
"İnsanlara rehberlik eden kimsede şu hasletler bulunmazsa, o
rehberlik yapamaz. Kusurları örtücü ve
bağışlayıcı olması, şefkatli ve yumuşak
olması, doğru sözlü ve iyilik yapıcı olması,
iyiliği emredip, kötülüklerden men edici olması, misâfirperver ve
geceleri insanlar uyurken ibâdet edici olması, âlim ve cesûr
olması."
"Şükrün esası, nîmetin
sâhibini bilmek, bunu kalb ile îtirâf etmek ve dille söylemektir."
"Büyük âlimlere tâbi olunuz; bid'at yoluna, dinde olmayıp, sonradan
çıkarılan şeylere sapmayınız. İtâat ediniz,
muhâlefet etmeyiniz. Sabrediniz, sızlanmayınız. Sâbit
kalınız, ayrılıp dağılmayınız.
Bekleyiniz, ümit kesmeyiniz. Özünüzü günahdan temizleyiniz, kirletmeyiniz. Hele
Rabbinizin kapısından hiç ayrılmayınız."
"Kalb dünyâ arzularından birine bağlı
kaldığı ve geçici lezzetlerden birinin peşine
takılıp gittiği müddetçe, imkânı yok, âhireti sevmiş
olamaz."
"Mümin, insanlara karşı yüzünden sevinçli olduğunu
gösterir. Fakat kendi mahzûndur. Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve
sellem ; "Müminin sevinci
yüzündedir. Halbuki kalbi mahzûndur." buyurmaktadır. Müminin
tefekkürü, düşünmesi, ağlaması çok, gülmesi azdır.
Tebessümü ile kalbindeki hüznü gizler. Dışarıda geçimini temin
etmekle uğraşıyor görünür, kalbi Rabbini anmakla meşgûldür.
Çoluk çocuğu ile uğraşıyor görünür, kalbi Rabbi
iledir."
"İnsanlara gösteriş için amel yapıp, sonra da bunu ALLAH’ü
Teâlânın kabûl etmesini istemek yakışır mı?
Hırsı, şımarıklığı,
azgınlığı ve dünyâya düşkünlüğü bırak.
Sevincini ve neşeni biraz azalt. Biraz hüzünlü ol. Peygamber efendimiz
sallallahu aleyhi ve sellem başkasının kalbini
ferahlandırmak için tebessüm buyururlardı."
İlk önce yapılması lâzım olan şeyler husûsunda:
"Mü'minin, en önce farzları yapması lâzımdır.
Farzları bitirdikten sonra, vâcib ve sünnetleri yapar. Ondan sonra,
nâfilelerle meşgûl olur. Farz borcu varken sünnet ile meşgûl olmak,
ahmaklıktır. Farz borcu olanın, sünnetleri kabûl olmaz. Ali bin
Ebî Tâlib'in radıyallahu anh rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte,
Resûlullah efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki: "Üzerinde farz borcu olan kimse,
kazâsını kılmadan nâfile kılarsa, boş yere zahmet
çekmiş olur. Bu kimse, kazâsını ödemedikçe, ALLAH’ü Teâlâ, O’nun
nâfile namazlarını kabûl etmez." Mümin, bir tüccara
benzer. Farzlar O’nun sermâyesi, nâfileler de kazancıdır. Sermâye
kurtarılmadıkça, kazancı olamaz." buyurdu.
Kötü arkadaşlardan uzak olmayı tavsiye eder, şöyle buyururdu:
"Kötü arkadaşları
terket. Onlara sevgi duyma, sâlihleri sev. Yakının bile olsa, kötü
arkadaştan uzak dur. Uzak
bile olsa, iyi arkadaşlarla berâber ol. Kimi seversen, seninle O’nun
arasında bir yakınlık hâsıl olur. Bu bakımdan, sevgi
beslediğin kimsenin kim olduğuna iyi bak.
Ey oğul! Kötü kimselerle düşüp kalkman, seni, iyi kimseler
Hakkında kötü zanna düşürür. ALLAH’ü Teâlânın
kitabının ve Resûlünün sallallahu aleyhi ve sellemin sünnet-i
seniyyesinin gölgeleri altında yürü, felâh, bulur kurtuluşa
erersin."
Ey oğul! Senin düşüncen, yiyecek, içecek, giyecek ve dünyâ lezzetleri
olmasın. Bütün bunlar, nefsin ve insan tabiatının istediği
şeylerdir.
Kalbin
düşüncesi nerede, nefsin ve tabiatın istekleri nerede? Kalbin
düşüncesi ALLAH’ü Teâlâdır. Senin düşüncen, Rabbin ve O'nun
katında bulunan nîmetler olmalıdır. Dünyâdan (haram ve
şüphelilerden) ne terkedersen, mutlaka bunun karşılığında
âhirette ondan daha hayırlısı vardır. Ömründe sâdece
şu içerisinde bulunduğun günün kaldığını farz et
de âhiret için hazırlık yap."
Faydasız şeyleri bırakmak husûsunda:
"Ey zavallı! Sana fayda vermeyen şeyler Hakkında
konuşmayı bırak. Dünyâ ve âhirette sana fayda verecek
işlerle uğraş. Boş işlerle uğraşmayı
bırak. Kalbinden dünyâ düşüncelerini çıkar. Çünkü yakında
dünyâdan alınacak, âhirete götürüleceksin. Dünyâda rahat ve hoş bir
hayat arama. Resûl-i ekrem sallallahu aleyhi ve sellem; "Hayat, âhiret hayâtıdır" buyurdu."
İyi zan sâhibi olmak hakkında:
"Müslümanlar hakkında iyi zan sâhibi ol. Onlar Hakkında niyetini
düzelt. Her türlü hayır işi yapmaya koş. Bilmediğin
hususlarda âhireti düşünen âlimlere sor."
Duâ Hakkında:
"ALLAH’ü Teâlâdan dünyâ ve âhiretin hayırlarını iste.
Sakın; "Ben istiyorum. Fakat ALLAH’ü Teâlâ vermiyor, ben de bundan
sonra istemeyeceğim." deme. Duâya devâm et. Eğer
istediğin şey ezelde senin için takdir edilmiş ise, ALLAH’ü
Teâlâdan istedikten sonra, ALLAH’ü Teâlâ onu sana gönderir. Eğer
istediğin o rızık ezelde senin için takdir edilmemiş ise,
ALLAH’ü Teâlâ seni o şeye muhtaç kılmaz ve kendinden gelenlere
rızâ gösterme nîmetini ihsân eder. Eğer ALLAH’ü teâla senin için
fakirlik ve hastalık dilemiş ise, sen de ALLAH’ü Teâlâya fakirlikten
ve hastalıktan kurtulman için yalvarırsın. O zaman ALLAH’ü Teâlâ
sana râzı ve memnûn olacağın bir hâl verir. Eğer, ezelde
borçlu olmak takdir edilmişse ve sen de borçtan kurtulmak için duâ
edersen, ALLAH’ü Teâlâ alacaklıyı sana kötü muâmele etme hâlinden vaz
geçirir. Hatta borcundan azaltma veya hepsini bağışlama hâline
çevirir. Eğer dünyâda borçlu halden kurtarmazsa buna
karşılık sana bol sevap verir.
Âhiret işlerini önce yapmak husûsunda:
"Âhireti sermâyen, dünyâyı bu sermâyenin kazancı yap.
Zamânını, önce âhireti elde etmek için sarf et. Geri kalan vaktini,
geçimini temin için harca. Sakın dünyânı sermâye, âhiretini O’nun
kârı şeklinde yapma. Böyle yaparsan, dünyâdan artan
zamânını, âhiretin için sarf edersin. Bu zaman zarfında
namazlarını kılmaya çalışırsın. Fakat
çabucak kılayım diye, rükünlerine riâyet etmezsin. Sonra dünyâ
işlerinden dolayı yorulur ve bitkin düşersin. Geceleri kazâ
namazı kılmaya fırsat bulamazsın. Yorgunluktan ölü gibi
yatar, gündüz de faydasız olursun. Nefsine, hevâ ve isteğine hattâ
şeytâna tâbi olursun. Âhiretini dünyâya karşılık
satarsın. Nefsinin kölesi ve O’nun bineği olursun. Hâlbuki sen,
nefsine binmek, onu yalanlayıp tekzib etmek ve selâmet yoluna getirmekle
emrolunmuşsun. Bunlar âhiret yolu, Rabbine tâat yoludur. Sen, nefsinden
gelen istekleri kabûl etmekle, kendine zulmettin. İpini O’nun eline
verdin. İsteklerinde, lezzetlerinde, hevâsında ona uydun. SO’nunda
dünyâ ve âhiretin hayırlısını kaçırdın. Dünyâ ve
âhiretini zarara uğrattın. Böyle olursa, Kıyamet günü din ve
dünyâ bakımından insanların en müflisi ve en zararlısı
olursun. Nefsine uymakla, dünyâdan fazla bir şeye ulaşamadın.
Eğer nefsini âhiret yoluna çekseydin, âhiretini esas ve sermâye kabûl
etseydin, dünyâ ve âhiretini kazanırdın. Nefsin kötülüklerinden
korunur, iyilerden olurdun.
Eğer dünyâya
rağbet etmeyerek, kötülüklerden uzak kalarak ALLAH’ü Teâlâya itâat
edersen, ALLAH’ü Teâlânın has kullarından olursun."
Yapılan nasîhatı kabul etmek Hakkında:
"Kardeşinin sana yaptığı nasîhatı kabul et. Ona
muhâlefet etme. Çünkü o, senin kendinde göremediğin şeyleri görür.
Bunun için Resûl-i ekrem sallallahu aleyhi ve sellem; "Mümin, müminin aynasıdır." buyurmuştur.
Mümin, din kardeşine yapmış olduğu nasîhatlerde samîmîdir.
O’nun göremediği şeyleri bildirir. Ona, iyilikler ve kötülükler
arasındaki farkı gösterir. Ona, lehinde veya aleyhinde olan
şeyleri anlatır."
Acele etmemek husûsunda:
"Acele etme. Acele eden, ya hatâ yapar veya hatâlı duruma yakın
olur. Ağır ve temkinli hareket eden, o işte ya isâbet kaydeder
veya isâbet etmeye yaklaşır. Acele şeytandandır.
Ağır ve temkinli hareket etmek. ALLAH’ü Teâlâdandır. Umûmiyetle
aceleye sebep, dünyâlık toplama hırsıdır. Kanâat sâhibi ol.
Kanâat bitmeyen bir hazînedir."
Gaflet Hakkında:
"ALLAH’ü Teâlâdan HAKkıyla hayâ ediniz. Gaflette olmayınız.
Zamânınız, zâyi olup gidiyor. Hâlbuki siz, yiyemeyeceğiniz
şeyleri toplamak, ulaşamayacağınız şeylerin
peşinde koşmak, oturamayacağınız binâları
kurmakla meşgûl oluyorsunuz. Bütün bunlar size, Rabbinizin huzûrunda hesap
vermek için duracağınızı unutturuyor. Hâlbuki ALLAH’ü
Teâlâyı anmak, âriflerin kalblerinde yerleşir. Onların
kalblerini kuşatır. Onlara, ALLAH’ü Teâlâyı hatırlamaya
mâni olan her şeyi unutturur."
ALLAH celle celalüh için yapılmayan işler Hakkında:
"Senin dilin güzel ve tatlı; yüzün ise kötülüklerden kurtulmuş
gibi gülüyor, ya kalbinin hâli nasıl? Cemâat içinde iyi görünüyorsun, ya
yalnız iken, yanında kimse yok iken nasılsın?
Göründüğün gibi değilsin. Sen namaz kıldığın,
oruç tuttuğun, hayır işleri yaptığın zaman,
eğer bunları sırf ALLAH’ü Teâlânın rızâsını
gözeterek yapmazsan, nifak üzere ve ALLAH’ü Teâlâdan uzak
olacağını bilmiyor musun? Şimdi ALLAH celle celalüh için
yapmadığın bütün işlerin, bütün sözlerin, âdî ve
bayağı niyetlerin için tövbe et.
İnsanlara gösteriş için, onların rızâlarını almak
için amel yapıp, sonra da bunu ALLAH’ü Teâlânın kabûl etmesini
istemek yakışır mı? Hırsı,
şımarıklığı, azgınlığı ve
dünyâya düşkünlüğü bırak. Sevincini ve neşeni biraz azalt.
Biraz hüzünlü ol. Çünkü sen, hüzün evinde ve dünyâ hapishânesindesin. Resûl-i
Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem dâimâ
tefekkür ederdi. Sevinçleri az, hüzünleri çoktu. Az gülerdi. Sâdece
başkasının kalbini ferahlandırmak için tebessüm
buyururlardı."
ALLAH’ü Teâlânın sevgisinde samîmiyetin nasıl belli olduğu
hususunda:
"Kulun ALLAH’ü Teâlâyı
sevmesinde samîmi olup olmadığı, başına belâ ve
musîbet geldiği zaman ortaya çıkar. Bela ve musîbet geldiğinde
sabır ve sükûn hâlini muhâfaza edebiliyorsa, o gerçekten ALLAH’ü
Teâlâyı seviyor demektir. Musîbet ve fakirlik zamânında sebat
gösterebilmek bu sevgiye delil ve alâmet yapıldı.
Birisi
Peygamber efendimize sallallahu aleyhi ve selleme;"Ben seni
seviyorum." deyince; "Fakirlik
için bir elbise hazırla." buyurdu. Bir başkası gelip
Peygamber efendimize sallallahu aleyhi
ve sellem; "Ben ALLAH’ü Teâlâyı seviyorum." deyince; "Belâ için elbise hazırla." buyurdu."
Sabır ve tahammüllerin karşılıksız
kalmayacağına dâir:
"Halinizden şikâyette bulunmayın. Sabredin, feryad etmeyin.
Doğruluk üzere devâm edin. İsteyin, istemekte
bıkkınlık göstermeyin. İçinde bulunduğunuz
istenmeyen hâllerden dolayı ümitsizliğe düşmeyin. Dâimâ ümitli
olun. Birbirinize düşman değil, kardeş olun. Birbirinize
buğz etmeyin.
ALLAH’ü Teâlâya, rızâsı için yapılan sabırlar ve
tahammüller, aslâ karşılıksız kalmaz. O’nun için bir ân
olsun sabrediniz, mutlaka, senelerce bu sabrın mükâfâtını
görürsünüz. Ömrü boyunca kahraman lakabıyla meşhûr olan, bu
lakabı, bir ânlık cesâreti netîcesinde kazanmıştır.
ALLAH’ü tealâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen; "Şüphesiz ki, ALLAH sabredenlerle berâberdir." buyuruyor
(Bekara sûresi: 153)
Hayâtı fırsat bilmeye dâir:
"Hayatta olduğunuz müddetçe, ömrü fırsat biliniz. Bir müddet
sonra hayat kapısı kapanacak, bu dünyâdan
ayrılacaksınız. Gücünüz yettiği müddetçe hayırlı
işler yapmayı ganîmet biliniz. Tövbe kapısı açıkken ve
elinizde bu imkân varken bunu fırsat biliniz. Tövbe ediniz. Duâ etmeye
imkânınız varken, duâ ediniz. Sâlih kimselerle berâber olmayı
fırsat biliniz."
Kabir ziyâretine dâir:
"Kabirleri ziyâret ediniz. Sâlih kimseleri de ziyâret ediniz.
Hayırlı işler yapınız. Böyle yaparsanız, her
şeyiniz düzelir."
Günahlardan sakınmak husûsunda:
"Mümin kimse küçük günahları da büyük görür. Peygamber efendimiz
sallallahu aleyhi ve sellem; "Mümin
kimse, günahını dağ gibi görüp, kendi üzerine
düşeceğinden korkar. Münafık ise, günâhını burnu
üzerine konan ve hemen uçan sinek gibi görür." buyurdu."
Vefâtı: Abdülkâdir-i
Geylânî Hazretleri vefât edeceği sırada, oğullarına buyurdu
ki: "Yanımdan ayrılın! Çünkü zâhirde, görünüşte
sizinle, bâtında sizden başkasıyla yâni ALLAH’ü Teâla ile
berâberim." Yine o esnâda buyurdular: "Yanımda sizden
başkaları da vardır. Onlara yer açın. Onlara edebi gözetin.
Burada büyük rahmet vardır. Onları
sıkıştırmayın!" Yine; "Aleyküm-üs-selam ve rahmetullahi
ve berekâtühü. ALLAH’ü Teâlâ beni ve sizi magfiret etsin! ALLAH’ü Teâlâ benim
ve sizin tövbelerimizi kabûl etsin!" Bir gün bir gece hep böyle
buyurdular.
Oğlu Şeyh Abdürrezzâk anlatır:
Gavs-ül âzam, o esnâda, ellerini kaldırıp, uzattı ve; "Ve
aleyküm selâm ve rahmetullahi ve berekâtühü! Tövbe ediniz!" buyurdu.
Vefât ederken iki defâ; "ALLAH’ümme refîk al a'lâ." deyip; "Size
geliyorum, size geliyorum." buyurdu. Tekrar buyurdu ki: "Durun!"
Bunun ardından, ona ölüm ve sekerât hâli geldi. Bu hâlde iken; "Bana
kimse bir şey sormasın. Ben, ALLAH’ü Teâlânın ilminde bir hâlden
başka bir hâle geçmekteyim." buyurdu.
Son anlarında, oğlu Abdülcebbâr; "Babacığım,
bedenin acı duyuyor mu?" diye arz edince; "Bütün uzuvlarım
acı içindedir. Yalnız kalbimde hiç acı ve elem yok. O, ALLAH’ü
Teâlâ iledir." buyurdu.
Oğlu Şeyh Abdülazîz; "Hastalığınız
nasıldır?" diye sorunca; "Benim
hastalığımı, insan, cin ve meleklerden hiçbiri bilmez ve
anlayamaz. ALLAH’ü Teâlânın ilmi, hükmü ile nâkıs olmaz. Hüküm
değişir, ilim ise değişmez. ALLAH’ü Teâlâ, dilediğini
siler, dilediğini yazar. Ümm-ül-kitab O'ndadır, O'na
yaptığından suâl olunmaz. Kullara ise, yaptıkları
sorulur." buyurdu.
Daha sonra; "Kudret ile hâkim, kullarına ölüm ile gâlib olan ALLAH’ü
Teâlâ, her ayıp ve kusurdan münezzehdir. Lâ ilâhe illallah Muhammedün
Resûlullah!" Sonra da; "ALLAH ALLAH ALLAH..." deyip sonra sesini
kesti, dilini damağına yapıştırıp, mübarek rûhunu
teslim eyledi.
Vefâtı büyük bir üzüntüyle karşılandı. Cenâze
namazını kılmak üzere, görülmemiş bir kalabalık
toplandı. Cenâze namazını oğlu Abdülvehhâb
kıldırdı. O kadar insan toplanmıştı ki,
kalabalık sebebiyle ancak gece defn edilebildi. İnsanlar, büyük
kalabalıklar hâlinde ziyâretine geldiler. Bu ziyâretler günlerce devâm
etti.
Abdülkâdir Geylânî Hazretlerinin kız ve erkek pek çok çocuğu
vardı. Nesli onlar vâsıtasıyla dünyânın çeşitli
yerlerine Mısır, Kuzey Afrika, Endülüs (İspanya), Irak, Suriye
ve Anadolu'da yayılmıştır. Oğullarından Ebû
Abdurrahmân Şerefeddîn Îsâ Mısır'a hicret etmiş olup
şimdi Mısır'daki Kâdirî şeriflerin dedesi odur.
Torunları, Kuzey Afrika'da daha çok Şerif ve Şurefa gibi
isimlerle, Irak, Suriye ve Anadolu'da ise Seyyid ve Geylânî diye
anılmaktadır.
Eserlerinden bâzıları şunlardır:
1) El-Gunye li-Tâlibî Tarîk-ıl HAK: Îmân, ibâdet ve ahlâkî
konuları ihtivâ eder. 2) El-Fethurrabbânî vel-Feyz-ur-Rahmânî: Vâzlarından
meydana gelir. 3) Fütûh-ul-Gayb: Bu eser
vâzlarından ve oğlu Abdurrezzak'a vasiyetinden meydana gelir. 4) El-Fuyûzâtu'r-Rabbâniyye fî Evrâd-il-Kâdiriyye: Duâ ve virdlerden
meydana gelir. 5) Mektûbat: On beş mektuptan
meydana gelir.
ALTININ VAR MI?
Bir gün Abdülkâdir Geylânî'ye; "Bu işe
başladığınızda, bu yola adım
attığınızda, temeli ne üzerine attınız? Hangi
ameli esas aldınız da böyle yüksek dereceye ulaştınız?"
diye sordular. Buyurdu ki:
"Temeli sıdk ve doğruluk üzerine attım. Aslâ yalan
söylemedim. Yalanı kâğıda bile yazmadım ve hiç yalan
düşünmedim. İçim ile dışımı bir yaptım.
Bunun için işlerim hep rast gitti. Çocuk iken maksadım, niyetim, ilim
öğrenmek, O’nunla amel etmek, öğrendiklerime göre
yaşamaktı. Küçüklüğümde Arefe günü çift sürmek için tarlaya
gittim bir öküzün kuyruğundan tutunup, arkasından gidiyordum. Hayvan
dile geldi ve dönüp bana; "Sen bunun için yaratılmadın ve
bununla emrolunmadın." dedi. Korktum, geri döndüm. Evimizin
damına çıktım. Gözüme, hacılar gözüktü. Arafat'ta vakfeye
durmuşlardı. Anneme gidip; "Beni ALLAH’ü Teâlânın yolunda
bulundur. İzin ver, Bağdad'a gidip ilim öğreneyim. Sâlih
zâtları ve evliyâyı bulup ziyâret edeyim." dedim. Annem sebebini
sordu, gördüklerimi anlattım. Ağladı, kalkıp babamdan mîrâs
kalan seksen altının yarısını kardeşime
ayırdı. Kalanını bana verip, altınları elbisemin
koltuğunun altına dikti. Gitmeme izin verip, her ne olursa olsun
doğruluk üzere olmamı söyleyip, benden söz aldı. "Haydi
ALLAH selâmet versin oğlum. ALLAH’ü Teâlâ için ayrıldım.
Artık kıyâmete kadar bir daha yüzünü göremem." dedi. Küçük bir
kâfile ile Bağdad'a gitmek üzere yola çıktım. Hemedan'ı
geçince, altmış atlı eşkıyâ çıka geldi.
Kâfilemizi bastılar. Kervanı soydular. İçlerinden biri benim
yanıma geldi. "Ey derviş! Senin de bir şeyin var
mı?" diye sordu. "Kırk altınım var." dedim.
"Nerededir?" dedi. "Koltuğumun altında dikili."
dedim. Alay ediyorum zannetti. Beni bırakıp gitti. Bir
başkası geldi, o da sordu. Fakat, o da bırakıp gitti.
İkisi birden reislerine gidip, bu durumu söylediler. Reisleri beni
çağırttı. Bir yerde, kâfileden aldıkları malları
taksim ediyorlardı. Yanına gittim. "Altının var
mı?" dedi. "Kırk altınım var." dedim.
Elbisemin koltuk altını sökmelerini söyledi. Söküp,
altınları çıkardılar. "Neden bunu söyledin?"
dediler. "Annem, ne olursa olsun yalan söylemememi tembih etti.
Doğruluktan ayrılmayacağıma söz verdim. Verdiğim sözde
durmam lazım." dedim. Eşkıyâ reisi, ağlamaya
başladı ve; "Bu kadar senedir ben, beni yaratıp,
yetiştiren Rabbime verdiğim sözü bozuyorum." dedi. Bu
pişmanlığından sonra tövbe edip, haydutluğu
bıraktığını söyledi. Yanındakiler de,
"İnsanları soymakta, yol kesmede sen bizim reisimiz idin,
şimdi tövbe etmekte de reisimiz ol" dediler. Sonra, hepsi tövbe
ettiler. Kâfileden aldıkları malları sâhiplerine geri verdiler.
İlk defâ benim vesîlemle tövbe edenler, bu altmış
kişidir."
ATEŞİN ODUNU YİYİP
BİTİRDİĞİ GİBİ
Abdülkâdir Geylânî Hazretlerinin sohbetleri ile hasta gönüller şifa bulur,
katı kalpler yumuşardı. İnsanların mânevî
hastalıklarını tek tek bildirir, onları tedâvî ederdi.
Hasedin, kıskançlığın ALLAH’ü Teâlânın gazâbına
sebeb olacağını şöyle anlatır:
Ey mümin! Ne oluyor ki, seni, komşunu; yemede, içmede, giymede ve
başka şeylerde kıskanır görüyorum. Bu nasıl iş?
Bilmiyor musun ki, bu senin îmânını zayıflatır.
Mevlânın yanında kıymetin kalmaz. Seni, ALLAH’ü Teâlânın
gazabına uğratır. Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve
sellem; "ALLAH’ü Teâlâ, hasetçi kimse
nîmetimin düşmanıdır," buyurdu." diye
bildirmiştir.
Resûl-i ekrem
sallallahu aleyhi ve sellem bir hadîs-i şerîfte; "Ateş odunu yiyip bitirdiği gibi, haset de iyilikleri
yer." buyurdu. Sen, haset ettiğin kimseyi, hangi ve ne hususta
haset ediyorsun. O’nun kısmeti için mi, yoksa kendi kısmetin
husûsunda mı haset ediyorsun? Eğer onu, ALLAH’ü Teâlânın ona
kısmet olarak verdiği şeyde haset ediyorsan, ona
HAKsızlık etmiş olursun. Haset ettiğin kimse, ALLAH’ü
Teâlânın kendisi için takdir ve taksim ettiği nîmetin içerisinde
bulunmaktadır. Sen onu, ALLAH’ü Teâlânın bu ihsânından
dolayı haset etmekle, ne kadar HAKsızlık ve cimrilik
yaptığını, ne kadar akılsızlık ettiğini
biliyor musun? Eğer onu, sana takdir edilenin O’nun eline
geçeceğinden endişe ederek kıskanıyorsan, bu senin çok
câhil olduğunu gösterir. Çünkü senin kısmetini başkası
yiyemez. MuHAK’kak ki ALLAH’ü Teâlâ sana zulmetmez. ALLAH’ü Teâlâ senin için
takdir ettiğini, sana nasîb olarak verdiğini, senden alıp
başkasına vermez.
BU İHTİYARI HİMÂYE
ETSİN!..
Gavs-ül-a'zam bir gün, İmâm-ı Ahmed bin Hanbel'in kabrini ziyâret
etti. Yanında evliyâdan bir cemâat da vardı. Kabrin başında
okudular. İmâm-ı Ahmed bin Hanbel kabirden çıktı, elinde
gömlek vardı. Gömleği verdi ve birbirlerinin boynuna
sarıldılar. Sonra İmâm-ı Ahmed; "Ey Seyyid Abdülkâdir!
Fıkıh, tasavvuf ile helâlin, haramın ilmi sana
muhtaçtır." buyurdu.
Bir gece Resûlullah efendimizi sallallahu aleyhi ve sellemi rüyâda gördü. Bu
arada İmâm-ı Ahmed bin Hanbel'i de gördü. Bir eliyle
sakalını tutmuş, Resûlullah efendimizden sallallahu aleyhi ve
sellemden ricâ ediyor ve; "Ey ALLAH Resûlü! Oğlun Muhyiddîn Seyyid
Abdülkâdir'e buyur da, bu zayıf ihtiyârı himâye etsin." diyordu.
Resûlullah efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem tebessüm buyurarak: "Ey Seyyid Abdülkâdir!
Bu şeyhin ricâsını kabûl et." buyurdu. Resûlullah'ın
sallallahu aleyhi ve sellemin emri ile, O’nun ricâsını kabûl etti ve
sabah namazını Hanbelîlerin namazgâhında kıldı.
Hâlbuki Hanbelî namazgâhında imâmdan başka kimse olmazdı.
Abdülkâdir-i Geylânî Hazretleri oraya gelince, pek çok kimse de ardından
gelip, mescidi doldurdu ve boş yer kalmadı. "Eğer
Gavs-ül-a'zam Hazretleri o gün, Hanbelî namazgâhında hazır
olmasaydı, Hanbelî mezhebi unutulacaktı." denilmiştir.
Bundan sonra Hanbelî mezhebine göre ibâdet etti.
BİZİM
YOLUMUZ
Oğlu Abdurrezzâk'a şöyle vasiyet eyledi:
Ey oğlum! ALLAH’ü Tealâ bize ve sana ve bütün müslümanlara tevfîk,
başarı ve muvaffakiyet ihsân eylesin! Sana ALLAH'tan korkmanı ve
O'na tâat üzere olmanı, dînimizin emir ve yasaklarına riâyet etmeni
ve hudûdunu gözetmeni vasiyet ederim.
Ey oğlum! ALLAH’ü Teâlâ bize, sana ve müslümanlara tevfîk versin! Bizim bu
yolumuz, Kitap ve Sünnet üzere bina edilmiştir. Kalbin selâmeti, el
açıklığı, cömertlik, cefâ ve ezâya katlanmak ve din
kardeşlerinin kusurlarını affetmek üzere kurulmuştur.
Ey oğlum! Sana vasiyet ederim! Derviş yâni ALLAH celle celalüh
adamlarıyla berâber ol. Meşâyıha, tasavvuf büyüklerine hürmeti
gözet! Din kardeşlerinle iyi geçin! Küçük ve büyüklere nasîhat üzere ol.
Dinden başka şey için kimseye düşmanlık etme!
Ey oğlum! ALLAH’ü Teâlâ bize ve sana tevfîk versin! Fakirliğin
HAKîkati, senin gibi olana muhtaç olmaman, zenginliğin HAKîkati ise, senin
gibi olandan bir şey istememendir.
Tasavvuf
hâldir, söz değildir, söz ile de ele geçmez. Dervişlerden, ALLAH'tan
başkasına ihtiyaç duymayan birisini görürsen, ona ilim ile
değil, rıfk, yumuşaklık, güler yüz ve tatlı söz ile
muâmele eyle! Zîrâ ilim onu ürkütür, rıfk, yumuşaklık ise çeker
ve yaklaştırır.
Ey oğlum! Zenginlerle sohbetin, görüşmen izzet ile, onlara değer
vermeyerek, fakirlerle görüşmen ise, kendine değer vermiyerek olsun.
İhlâs üzere ol! İhlâs, insanların görmesini hâtıra
getirmeyip, Yaradanın dâimâ gördüğünü unutmamaktır. Sebeplerde
ALLAH’ü Teâlâya dil uzatma. Her hâlde ALLAH’ü Teâlâdan gelene râzı ve
sükûn üzere ol. ALLAH celle celalüh adamlarının huzûrunda şu üç
sıfat üzere bulun: Alçak gönüllülük, iyi geçinmek ve kötülüklerden
arınmış bir kalb. HAKîkî yaşamak, nefsini öldürmenle,
nefsinin arzularını, haram ve zararlı isteklerini yerine
getirmemenle olur.
Önce kendini
düzelt…
Ey oğul!
Önce kendi nefsine öğüt ver, kendi nefsim düzelt. Sonra da
başkalarına öğüt ver, başkalarını düzeltmeye
çalış. Sana önce kendi nefsinin özelliklerini, kendi nefsinin ne
durumda olduğunu bilmen lazım. Kendinde ıslaha muhtaç bir hal
var oldukça başkalarını düzeltmeye, başkalarına
öğüt vermeye kalkışma. Eğer kendinde ıslaha muhtaç bir
hal bulunduğu halde bunu bırakır da başkasının
ıslahına kalkışırsan yazık sana!
Başkalarını
nasıl ve hangi hallerde kurtarabileceğini bilirsin. Sen kendin kör
isen, bir başkasının elinden tutup nasıl bir yere
götürebilirsin? Gözleri görmeyen birisinin bir başkasının
elinden tutup bir yere götürmesi mümkün olmadığı gibi, kendi nefsini
ıslah etmemiş birisinin de başkalarını irşat edip
ALLAH'a götürmesi mümkün değildir. Ancak kendi gözleri gören kişi
başkalarını bir yerden bir yere götürebilir.
Denize düşen
ve yüzme bilmeyen birisini ancak mahir yüzücü olan birisi kurtarabilir. Aynen
bunun gibi, ALLAH'a insanları ancak Onu tanıyan birisi götürebilir.
ALLAH'ı tanımayan kişiye gelince, Ona giden yolda bu kişi
insanlara nasıl rehberlik edebilir ki?
Sana ALLAH'ın
tasarrufundan bahsetme ihtiyacını duymuyorum. Sen O’nu seversin,
amellerini sırf O’nun rızası için yaparsın. Asla O’ndan
başkası için yapmazsın. O’ndan korkarsın, O’ndan
başkasından asla korkmazsın.
Takvaya sarıl…
Sana takva gerek. Takvaya sarıl, muttaki ol. Sana şeriat
gerek, şeriatın esaslarına sarıl. Nefse, şehevî
arzulara, şeytana ve kötü kişilere muhalefet etmeli ve onlara
uymamalısın. Mü'min kişi bu hususlarda devamlı cihat
halindedir. Öyle ki, başından miğferi hiç eksik olmaz,
kılıcı asla kınına girmez, atının
sırtı hiç eğersiz kalmaz. Uykuyu bile HAK erenlerinin
uyuduğu niyetle uyur. HAK erenleri düşmana galip gelebilmek için
zindelik kazanmak maksadıyla uyurlar. İhtiyaç dolayısıyla
yemek yerler. Ancak zaruret halinde konuşurlar. Mecbur kalmadıkça
âdetleri dilsizlik ve sükûttur. Onları ancak ALLAH'ın takdiri
konuşturur. Bu dünyada onların dilini ALLAH celle celalüh hareket
ettirir, konuşturur. Tıpkı yarın Kıyamet gününde
organlarını konuşturacağı gibi...
ALLAH'ı daima görür gibi ol …
Yalnızlık anlarında öyle bir takvaya ihtiyacın var
ve öyle bir takvaya sahip olmalısın ki, seni günahlardan ve günaha
sürükleyecek kaymalardan alıkoysun. Öyle bir murakabeye ihtiyacın
var, öyle bir murakebeye sahip olmalısın ki, ALLAH'ın daima seni
görmekte olduğunu sana hatırlatsın. İşte sen
yalnızlık anlarında böyle olmaya muhtaçsın, mecbursun.
Bundan başka, nefis, heva ve şeytanla harbetmeye muhtaçsın.
Gönülleri HAK’ka davet et
Büyük insanları yıkıp mahveden
küçük hatalar, sürçmeler ve kaymalardır. Zahitleri mahveden nefsanî
ihtiraslardır. HAK erenlerini mahveden yalnızlık
anlarındaki kötü düşünceler, hatıra gelen kötü fikirlerdir.
Sıddıkları mahveden bir anlık kötülüktür.
Onların bütün meşguliyetleri,
kalblerini uygunsuz düşüncelerden korumak ve muhafaza etmektir. Onlar
HAK’ka davet mevkiinde bulunan kişilerdir. İnsanları
ALLAH'ı tanımaya davet, ederler. Gönülleri HAK’ka davet etmekten bir
an bile geri durmazlar.
Nefsini itaat
altına al…
Bu zaman âhirzamandır. Nifak çarşısı
açılmıştır. Yalan çarşısı
açılmıştır. Münafık, yalancı, deccal
kişilerle oturmayınız. Yazık sana ki, nefsin
münafıktır, yalancıdır, kâfirdir, fâcirdir, müşriktir.
Böyle olduğu halde sen O’nunla nasıl oturuyorsun? Ona muhalefet et,
asla muvafakat etme. Onu bağla, asla salıverme. Onu hapset, zindana
at. Kendisine ancak zaruri olan haklarını ver. Fazla verme. Onu
mücahedelerle kahret, itaat altına al!
Dünya ile âhireti
biraraya getir …
Dünya ile âhireti biraraya getir. Her ikisini de aynı yere koy.
Kalbin dünya ve ahiret düşüncesinden arınmış olarak ve
çırıl çıplak bir şekilde Mevlan ile tek başına
ol. ALLAH'tan başka herşeyden arınmadıkça Ona yönelme.
Halka bağlanıp kalarak HAK’tan ayrı kalma. Bütün bu sebepleri
kopar, at. ALLAH'a giden yoldaki engelleri birer birer bertaraf et. Bütün
bunları yaptıktan sonra dünya ve âhireti
bıraktığın yere var. Dünyayı nefsine ver, âhireti
kalbine koy, Mevlâyı da özünde tut.
Tevbe ile günah elbiseni çıkar …
Nefis ile birlikte olma. Hevesinle birlikte olma. Dünya ile de birlikte
olma. Öyle ise hemen günahlarına tevbe et, bir daha işlememeye
azmeyle. Onlardan sıyrıl. Seri adımlarla Mevlana koş. Tevbe
ettiğin zaman hem dışın, hem de için tevbe etmiş
olsun. Tevbe, ALLAH'ın katında makbul kul olmanın temelidir.
Halis bir tevbe ile ve ALLAH'tan hakikaten haya etmek suretiyle üzerindeki
günah elbisesini çıkar, at.
Derdi sabırla
karşıla…
Sana herhangi bir dert geldiği zaman onu sabır eliyle
karşıla ve devası gelinceye kadar sakin ol. Deva gelince de onu
şükürle karşıla. Bu hale geldiğin zaman peşinen ebedi
zevkli safalı bir hayatta olursun.
Himmetin dünya
olmasın …
Dünyadaki himmet ve gayretin yemek, içmek, giymek, evlenmek, güzel ve
rahat evlerde oturmak, servet toplamaktan ibaret olmasın. Bütün bunlar
nefsin işidir, nefsin rağbet ettiği şeylerdir. Öyleyse
kalbe mahsus himmet ve gayret nedir?
Kalb, öz ve sır neye rağbet eder?
O’nun himmet ve gayreti ALLAH'ı aramaktır. Kalbin rağbet
edeceği tek şey budur. Senin himmet ve gayretin ve rağbet
edeceğin şey senin için en mühim olandır, sana ehemmiyet
verendir. Öyleyse senin rağbet edeceğin şey, Rabbin ve O’nun
nezdinde olmalıdır.
Ahiret için hazırlan…
Sen, ömründen sadece bir gün kaldığını farzet ve
ecel meleğinin geleceğini düşünerek ve ahiret için
hazırlan. Dünya HAK erenleri için bir kuvvet kazanma ve pişip
olgunlaşma yeridir.
Dünyada ebedî kalmak için
yaratılmadın …
Sen dünyada ebedî kalmak için yaratılmadın. ALLAH'ın
yoluna uymayan bir yaşayış içindesin. İçinde
bulunduğun bu hali hemen değiştir.
Kendini
ALLAH'ın takdirine teslim et. Sonra O’nunla birlikte ol. Nasıl bir
binanın önce bir temele, sonra da duvarlara ihtiyacı varsa, her
işin de önce bir temele sonra da bir yapıya ihtiyacı
vardır. Senin yolunun temeli, ALLAH'ın takdirine teslim olmak,
yapısı da O’nunla birlikte olmandır. Bu esasa yapış,
ömür boyu, gece gündüz buna devam et.
Tefekkür insanı ALLAH'a götürür…
Tefekkür kalbin yapacağı işlerdendir. Eğer kendin
için bir iyilik görürsen, bir iyiliğe nail olursan, ALLAH'a şükret.
Bir kötülük görürsen de ondan dolayı tevbe et. İşte bu tefekkür
sayesinde dinin ihya olur, dirilir, şeytanın da ölür.
Şöyle
denmiştir: "Bir saat tefekkür, bir gecelik ibadetten
hayırlıdır."
ALLAH'a ulaşma yolunda yine ALLAH'ın fiillerini delil getir.
Nasıl ki bir sanat eserinden sanatkâra intikal ediliyorsa, ALLAH'ın
muazzam bir sanatı olan bu kâinata bakmakla da ALLAH'a
ulaşılabilir. O’nun için ALLAH'ın sanatı üzerinde tefekkür
edersen ALLAH'a ulaşabilirsin.
Hakiki
imana sahip olan bir mü'minin iki dış gözü, iki de iç gözü
vardır. İki dış gözü ile ALLAH'ın yeryüzündeki sanat
eserlerini görür, iki iç gözü ile de ALLAH'ın göklerde yaratmış
olduğu eserleri görür. Bundan sonra O’nun gözünden perdeler
kaldırılır. Neticede ALLAH'ın yakın ve sevgili
kullarından olur. Sevgiliden hiçbir şey gizlenemeyeceğine göre,
ALLAH'ın sevgili kullarından olan bu kişiden de İlâhî
sırlar gizlenmez.
Dinini satarak
dünyalık elde etme …
Meşru yoldan ve helalinden alın teriyle
kazandığını ye. Dinini satarak dünyalık elde etmeye ve
bu yoldan kazanılmış şeylerle geçinmeye kalkışma.
Helalinden ve meşru yoldan kazan. Bu kazancınla başkalarına
ikram et. Onlara da yedir, içir. Ta ki aradaki sevgi ve kardeşlik
bağlarının devamına ve pekişmesine vesile olsun.
ALLAH'ı
kullarına şikâyet etme …
ALLAH'ı kullarına şikâyet etmeye kalkışma.
Kullara şikâyetçi olma. ALLAH'a şikâyetçi ol. ALLAH celle celalüh her
şeye kadirdir. Ondan başkası ise hiçbir şeye muktedir
değildir. İç sıkıntıları, maruz kalınan
musibetleri, mânevi dertleri ve verilen sadakalarla yapılan iyilikleri
gizli tutmak da iyilik hazinelerindendir. Sadakayı sağ elinle ver.
Sol elinin bundan haberdar olmaması için gayret et.
Dünya seni
yutmasın …
Dünya denizinden sakın. Onda çok kişiler boğulmuş,
ancak pek az kişi kurtulmuştur. O derin bir denizdir. Herşeyi
garkeder, kendinde boğar. Ancak ALLAH celle celalüh dilediği
kullarını ondan kurtarır. Tıpkı kıyamet gününde
mü'minleri Cehennemden kurtaracağı gibi.
Takva güneşiyle beraber ol…
Bütün fiil ve hareketlerinde tevhid güneşi, şeriat
güneşi ve takva güneşi ile beraber ol. Zira bu güneş, heva ve
hevesin; nefsin, şeytanın ve mahlukata dayanmanın sebep
olduğu şirk tuzağına düşmekten seni muhafaza eder. Bu
güneş seni ALLAH celle celalüh yolunda ilerlerken aceleci olmaktan
alıkor.
Aceleci olma …
Aceleci olma. Zira acele eden hataya düşer, teenni eden de isabet
eder, hedefine ulaşır. Acele etmek şeytandandır,
şeytanın işidir. Teenni etmek de ALLAH'tandır. Çok kere
seni aceleciliğe sevkeden şey, dünyalık toplama
hırsıdır. Rızık ve dünyalık hususunda kanaat
sahibi ol. Zira kanaat tükenmez hazinedir.
Sadece
kısmetine ve eline geçene razı ol. Kısmetinde olmayandan da geri
dur. Helal ve meşru olandan ayrılma. İşte o zaman zengin
olursun. ALLAH'tan başka hiçbir şeye ihtiyaç duymazsın. Kalbin
mutmain olur, sükûnete kavuşur, özün saflaşır,
berraklaşır. Zararlı duygu, temayül ve ihtiraslardan
arınırsın. Böylece dış gözünde dünya, kalb gözünde
ahiret, sır gözünde ALLAH'tan başkası değersiz olur.
Aklını
kullan …
Akl-ı selim sahibi ol. Aklını kullan. Acele etme.
Şurası muhakkak ki. acele etmekle eline bir şey geçmez. Acele
etmekle ne vaktinden önce akşamı edebilirsin, ne de sabahı.
İstediğini elde edebilmek için sabırla akşama kadar
çalışmıyor, didinmiyor musun?
ALLAH CELLE CELALÜH
korkusu her kapının anahtarıdır …
Ey oğul!
Önünde kapalı bir kapının kalmamasını istersen
izzet ve celâl sahibi olan ALLAH'tan kork. Zira ALLAH CELLE CELALÜH korkusu her
kapının anahtarıdır, her kapıyı açar.
Amellerini güzel
yap…
Ey oğul!
Güzel ameller işlemekte tembellik etme. Zira tembellik edenler
ebediyen mahrum kalırlar. Bu arada daimi bir pişmanlık da
peşlerini bırakmaz. Amellerini güzel yap. Unutma ki, ALLAH celle
celalüh hem dünya hayatı ile, hem de ahiret hayatı ile sana
karşı cömertlik etmiş, ikramda bulunmuştur.
ALLAH'ın rızasına dön…
Dua ipini uzat. ALLAH'ın rızasına dön. Kalbin itiraz
ettiği halde dilinle dua eder duruma düşme. Dilinle
yaptığın duaya kalbin de inansın ve iştirak etsin.
Kötü kişilerle
arkadaşlık etme…
Kötü kişilerle arkadaşlık etmen, iyi kişiler
hakkında kötü düşüncelere sürükler. Hep kötü insanlarla beraber
oldukça iyi ve salih kişiler seni kötü bir insan olarak görürler.
Dine sarıl …
Başkaları
tarafından uyandırılmadan önce uyan. Dine sarıl. Dinine
sahip kişilerin arasına katil. Onlarla birlikte ol. Asıl insan
olanlar dinine sarılmış olanlardır. İnsanların en
akıllısı, ALLAH'a itaat eden, O’nun dinine, kitabına
sarılan ve yaşayışını ALLAH'ın ahkâmına
uygun geçiren insandır. İnsanların en cahili de ALLAH'a isyan
eden, yaşayışını O’nun dinine, kitabına ve
ahkâmına uygun olarak geçirmeyen kişidir.
Ey oğul! İki adım vardır ki, eğer bu iki adımı atabilirsen HAK’ka ulaştın demektir. Eğer kalbin ve ruhunla, dünyayla ahiretten birer adım, nefsinle diğer insanlardan da birer adım uzaklaşabilirsen, HAK’ka ulaşmış olursun. Sen, kalbin ve ruhun ile bu zahirleri terket. İşte o zaman önce başlangıçta, sonra da sonda HAK’ka vâsıl olursun. Sen önce başla. İlk adımı at. Onu tamamlamak, Aziz ve Celil olan ALLAH’a düşer. Başlamak senden, bitirmek de Aziz ve Celil olan ALLAH’tan.
Öyle
yatağında, yorganının altında ve kapalı
kapılar ardında miskin miskin durma. İş ara.
Çalışmak istediğini söyle.
Eğer
bina sağlam bir temel üzerine oturtulursa, yıkılmaz. Yerinde
karar kılar. Sağlam bir temel üzerine oturtulmadığı taktirde
ise, kısa zamanda çöker, yıkılır. Tıpkı bunun
gibi, eğer sen de kendi halini dinin zahir hükümleri üzerine oturtursan,
hiç kimse ona noksanlık veremez, herhangi bir yerinde gedik açamaz. Fakat
eğer dinî hayatını onun zahir hükümleri üzerine oturtmazsan,
durumun sağlam olmaz. Dinî hayatının bir tarafında bir
gedik açılabilir. Temel çürük olduğu için, bir mertebeye de
ulaşamazsın.
ALLAH
celle celalüh yolunda halka hitab etme yetkisi insanlardan, onların da
salihlerinden, pek ender kişilere nasib olur. Salihlerin adeti susmak,
sükut etmek, mümkün mertebe konuşmamak, daha çok dinlemek ve tefekkür
etmektir. Gerçi konuşmakla görevlendirilenleri de vardır. Böyleleri,
istemeyerek ve her türlü meşakkatlere katlanarak konuşurlar. Bu
konuşmalardan sonra, hakikatler aşikar hale gelir. İmam-ı
Ali Efendimiz, bu konularla ilgili bazı sözlerinde şöyle der:
-
Eğer perde kaldırılmış olsa, imanımdaki kesinlik
ve sarsılmazlıkta hiçbir artış olmaz. (İmanım o
derece sağlam, kavi ve sarsılmaz bir noktaya gelmiş ki, hakikatlerin
önündeki perdenin kalkmasının bile imanıma vereceği bir
sağlamlık yok.)
-
Görmediğim Rabbe ibadet etmem. (İbadet sırasında Rabbimi
görüyorum.)
-
Kalbim bana Rabbimi gösterdi.
İlim,
kâmil âlimlerin ağzından öğrenilir. Âlimlerin meclislerinde hüsn-ü
edeple oturunuz. Onlara itiraz etmeyiniz. Onların meclislerine, ilim ve
irfanlarından yararlanmak maksadıyla gidiniz. Başka maksatlarla
gitmeyiniz. Ta ki, ilimlerine siz de nail olasınız. İlim ve
irfanlarının bereketi size de gelsin. Faydaları, size de
şamil olsun.
Ariflerin
yanında, sükut ederek oturunuz. Zahidlerin yanında, onlara
rağbet edip ilgi göstererek oturunuz.
Arif,
içinde bulunduğu her anda, ALLAH’a, bir önceki andan daha
yakındır. Arifin, İzzet ve Celâl sahibi Rabbine karşı
beslediği huşu, tevazu ve alçakgönüllülük, her gelen an yenilenir. O,
gaipten değil, hâzırdan korkar. Yani onun nazarında Rabbi, her
an hâzır ve nâzırdır, gaib değildir. Huşusunun
artması, Rabbine olan yakınlığının artması
nisbetindedir. Rabbinin huzurunda dilsizliğinin artması, O’nu
müşahedesinin artması kadardır.
Kim
ki Aziz ve Celil olan ALLAH’ı tanırsa nefsinin, hevasının,
tabiatının, âdetinin ve bedeninin dilleri tutulur, dilsiz olur. Buna
karşılık kalbinin, özünün, halinin, makamının dilleri
açılır. Onlar tutulmaz, dilsiz olmaz. Nail olduğu nimetleri
açığa vurarak konuşurlar. İşte bunun içindir ki
arifler, daha çok sükut ederek otururlar. Ta ki, kendilerinden
faydalanılabilsin. Kalplerinden fışkıran irfan şarabından
içilebilsin.
Kim
ki İzzet ve Celâl sahibi ALLAH’ı bilenlerle haşır
neşir olmayı arttırırsa, o, nefsini bilir. Rabbine
karşı da daha çok mütevazi olur. İşte bunun içindir ki,
şöyle denir:
-Nefsini bilen, Rabbini bilir.
Nefs,
kul ile Rabbi arasında bir perdedir. Nefsini tanıyan, ALLAH’a da,
yaratıklara da mütevazi davranır. Nefsini tanıyan, ondan
sakınır. Onu tanıdığı için ALLAH’a şükreder.
Bilir ki, ALLAH celle celalüh ona nefsini, sırf kendisinin dünya ve ahiret
iyiliğini istediği için tanıtmıştır.
Arifin
zahiri ALLAH’a şükür ile, bâtını da O’na hamd ile
meşguldür. Zahiri yükselmekte, bâtını toparlanmaktadır.
Neşesi içindedir, kederi dışındadır. Bu, sırf
halini gizlemek için böyledir. Arif, müminin aksine bir hal içindedir. Zira
müminin kederi kalbinde, yani içindedir, sevinci ise yüzünde, yani
dışındadır.
Nefsini
bilen, bütün hallerinde müminin aksi bir halde bulunur. Mümin, hal sahibidir. Hal, değişikliklere uğrar.
Arif ise makam sahibidir. Makam değişikliklere uğramaz,
sabittir.
ALLAH
celle celalüh dostlarının mecnunluğu, tabii adetleri, nefsani ve
hevaî fiilleri terketmek ve şehvani, nefsani zevklere karşı
koyar olmak demektir. Yoksa, aklını kaybetmiş deliler
anlamında mecnunlar değillerdir.
ALLAH’ın rahmeti üzerine olsun, Hasan Basri Hazretleri şöyle
der: “Eğer siz ALLAH
dostlarını görmüş olsaydınız, onların deli
olduklarına hükmederdiniz. Onlar da sizi görmüş olsalardı, bir
an bile ALLAH’a inanmamış olduğunuza hükmederlerdi.”
Bence,
iyiliği emredip kötülükten sakındırma görevini yapan kişi,
inzivaya çekilmiş bin abidden daha hayırlıdır. Zira abid,
nefsi kendisini helâke sürüklemesin diye inzivaya çekilmiş, böylece
O’nunla mücahedeyi, bir bakıma terketmiş demektir. Eğer nefsi
kalbe ve öze tâbi olduğu bir halde inzivaya çekilmişse, bu makbuldür.
Zira bu durumda nefs, onlara tâbi olur. Onların görüşünden
çıkmaz. Onlarla birlik olur, aralarında fark kalmaz. Kalp ile özün
emrettiğini, nefs de emreder. Onların
yasakladığını o da yasaklar, onların seçtiğini o
da seçer. Bu taktirde nefs, nefs-i mutmainne haline gelir. Kalp, öz ve nefs,
hepsi de bir gayede ve bir hedefte birleşirler. Nefs bir mertebeye
erdiği zaman, onunla mücahede gevşetilebilir.
Kur’an Yaratık Değildir
Ey
ahali! ALLAH’ın kitabına hürmet ediniz. O’nunla edepleniniz, O’nunla
ahlâklanınız. O, ALLAH celle celalüh ile sizin aranızda yegane
vuslattır. ALLAH celle celalüh ile sizi birbirinize bağlayan yegane
bağdır.
Kur’an’ı
mahlûk, yani sonradan varedilmiş bir şey saymayınız. O,
sonradan yaratılmış herhangi bir varlık değildir.
Bilakis, ALLAH’ın ezelî, ebedî kelâmıdır. İzzet ve Celâl
sahibi ALLAH celle celalüh, Kur’an için, “Bu benim kelâmımdır,” deyip
dururken, siz, “Hayır, o SEN’in kelâmın değildir,” demeyin.
İmam Şafii ile İmam Ahmed (b. Hanbel) şöyle derlerdi:
“Kalem mahlûktur, sonradan var olmuştur. Fakat kalemin mushaflara yazdığı,
mahlûk değildir. Kur’an’ı ezberleyen kalp, zihin, mahlûktur, sonradan
varolmuştur. Fakat ezberlenen şey, mahlûk değildir.”

Gizli Şirk (Putperestlik)
Ey
oğul! Sen hiçbir şey üzerinde değilsin. Senin
müslümanlığın da sıhhatli değil. İslam, üzerine
bina kurulan temelin ta kendisidir. Senin şehadet getirmen de tam
olmamış, eksik. Zira dilinle Lâ ilâhe illallah: “ALLAH’tan başka
ilâh yoktur” diyorsun, fakat kalbinle bunu yalanlıyorsun. Kalbinde, içinde
birçok ilâhlar var. Senin, devlet büyüklerinden ve mahalli idarecilerden
korkman, içinde birer ilâhtır. Kendi çalışmana, kendi
kazancına, kendi gücüne kuvvetine, kendi kulağına, kendi gözüne,
kendi zorbalığına güvenmen, içinde birer ilâhtır. Zararı,
faydayı, bir nimete nail olmayı, bir nimetten yoksun kalmayı
insanlardan bilmen, içinde birer ilâhtır. İnsanların çoğu,
kalpleriyle, işte bu saydıklarımıza güvenirler,
dayanırlar. Fakat kendilerine sorarsan, ALLAH’a dayanıp
güvendiklerini söylerler.
Lâ
ilâhe: “Hiçbir ilâh yoktur,” dediğin zaman, bununla toptan bir reddi
(nefyi) onaylıyorsun. İllallah: “ancak ALLAH vardır,”
dediğin zaman ise, yine ALLAH celle celalüh için toptan bir kabulü
(ispatı) onaylamış oluyorsun. Bu durumda, her ne zaman kalbin,
HAK’tan gayrı bir şeye dayanır, güvenirse; o zaman yukarıdaki
külli ispatında yalancı durumuna düşmüş, yani kendi kendini
yalanlamış oluyorsun. Kendisine dayanıp güvendiğin o
şey de, senin ilâhın oluyor. Gerçek ve fiili durum budur. Zahire
itibar yoktur.
Kalbinde
birçok ilâh varken, sen nasıl Lâ ilâhe illallah: “ALLAH’tan başka
ilâh yoktur,” diyebilirsin? ALLAH’tan başka güvenip
dayandığın her şey, senin putundur. Kalbinde şirk,
yani ortak koşma bulunduğu müddetçe, dilinle Kelime-i Tevhid’i
söylemen sana fayda vermez. Kalp pis oldukça, bedenin temiz olması sana yarar
sağlamaz.
Tevhid ehli, şeytanını
ezer. Şirk ehlini ise şeytanları ezer. İhlas,
sözlerin de, amel ve fiillerin de özüdür.
Zira gerek sözler, gerekse fiil ve ameller ihlastan, içtenlikten yoksun
bulundukları an, özü olmayan birer kabuk, birer posa haline gelirler.
Kabuk ve posa ise ancak ateşte yanmaya yarar; ateşte yandıktan
sonra iş görecek hale gelir.
Ey
ahali! Nefsleriniz uluhiyet (ilâh olma) iddiasında. Fakat sizin bundan
haberiniz yok. Zira nefsleriniz, HAK’ka karşı büyükleniyorlar,
kibirleniyorlar. Onlar, ALLAH’ın muradının gayrını
istiyorlar. Onlar ALLAH’ı sevmiyorlar, bilakis, O’nun düşmanı
lanetlik şeytanı seviyorlar. ALLAH’ın ezelde takdir ettiği
kaderleri gelmeye ve vuku bulmaya başladığı zaman, olanlara
boyun eğmiyorlar, teslim olmuyorlar, sabredip tahammül göstermiyorlar.
Bilakis itiraz ediyorlar, kaderle çekişiyorlar. İslam’ın
hakikatinden onların haberi bile yok.
Senin
kendisine güvenip ümit bağladığın her şey, senin
ilâhındır, mabudundur. Kendisinden korktuğun veya kendisine ümit
bağladığın her şey, senin ilâhındır,
mabudundur. Esas sebep olan ALLAH’ı tamamen unutarak, zararın da,
faydanın da kendisinden geldiğini kabul ettiğin her şey,
senin ilâhındır, mabudundur. Fakat kısa bir süre sonra görürsün
sen. ALLAH celle celalüh, Kendisini bırakıp da güvendiğin ve
bağlandığın ne varsa hepsini alır.
Şu hususu iyi bil ki, bütün
eşya, sadece ALLAH’ın hareket ettirmesiyle hareket eder,
durdurmasıyla durur. O’nun iradesi ve kuvveti olmadan, ne duran bir şey harekete geçebilir, ne de
hareket etmekte olan bir şey durabilir. Kişi bu hususu böylece bilip
kabul eltiği zaman, artık insanları ve diğer
varlıkları ALLAH’a ortak tanıma yükünden ve suçundan kurtulur.
ALLAH’a şirk koşmaz.
Melekler
içinde resim, suret bulunan eve girmezlerse, içinde bir sürü suretlerle putlar
bulunan senin kalbine ALLAH celle celalüh nasıl girer? ALLAH’tan
gayrı her şey bir puttur. Öyleyse sen, putları kır. Evi
temizle.
Ey
dünyaya kulluk edenler! Ey ahirete kulluk edenler! Siz, ALLAH’ı da,
dünyayı da, ahireti de bilmiyorsunuz. Kiminizin putu dünya. Kiminizinki
ahiret. Kiminizinki insanlar. Kiminizinki zevkler, nefsani arzular. Kiminizinki
övülme, halktan tasvip görme, alkış toplama.
ALLAH
celle celalüh dışında her şey, bir puttur. Kişi
ALLAH’tan gayrı neye bağlandı ve neye gönül verdiyse, o onun
putudur.
Senin
bütün umudun insanlar. Her şeyi onlardan bekliyor, onlardan umuyorsun.
Korkun da onlardan. Hep onlardan korkuyorsun. Bu hal, Rabbine şirk
koşmaktır, ortak tanımaktır.
Bu
zaman, ahir zamandır. Bu zamanda çoğu insanların mabudu, paradan
ibarettir. Bu zaman insanlarının çoğu, Musa Aleyhisselam’ın
kavmine benzedi. Yahudilere benzedi. Onlar, altın buzağıyı
kendilerine mabud edinmişlerdi. Bu zamanın insanının
altın buzağısı da paradır. Parayı kendine mabud
edinmişsin, Rab edinmişsin.
Hükümdarlar,
devlet büyükleri ve ikbal sahipleri, halktan birçoğunun nazarında
birer ilâhtır. Dünyevî imkânlar, zenginlikler, sıhhat, afiyet, kuvvet
ve kudret, birçok insanların nazarında birer ilâhtır.
İnsanların birçoğu, bunlara ve benzeri şeylere taparlar...
Dünya
zorbalarına, zenginlerine, firavunlarına ve hükümdarlarına
saygı gösterip ALLAH’ı unuttuğun ve O’na saygı
göstermediğin takdirde, senin hakkındaki hüküm de, putlara tapanlar
hakkındaki hüküm gibidir. Sen de putuna saygı gösterenlerden olursun.
Putlara kulluk etme, onları yaratana kulluk et. İşte o zaman,
putlar sana boyun eğecektir.
Sen,
namazda iken bile yalan söylüyorsun. Mesela namaza dururken ve gene namaz
sırasında, “ALLAH’u Ekber” (ALLAH celle celalüh her şeyden
büyüktür) diyorsun. Böylece yalan söylemiş oluyorsun. Çünkü senin
kalbinde, ALLAH’tan başka bir ilâh vardır. Kendisine güvenip
bağlandığın her şey, senin ilâhındır,
mabudundur. Kendisinden korktuğun ve kendisine ümit beslediğin her
şey, senin ilâhındır, taptığındır.
Kendisinde
ALLAH’tan başka bir şey bulunduğu müddetçe, senin kalbin için
kurtuluş yoktur. Eğer sen, taşlar üzerinde ALLAH’a bin yıl
secde etsen, değil mi ki kalbinle O’ndan başkasına yöneliyorsun,
sana bu secdeler hiçbir fayda vermez. Mevlâsından başkasını
sever oldukça, o kalp için iyi bir akibet yoktur. ALLAH’tan başka her
şeyi kalbinden yoketmedikçe, saadete eremez, bahtiyar olamazsın.
Nefs
Ya
İslam’ın bütün şartlarını hakkıyla yerine getir,
ya da aksi halde, “Ben müslümanım,” deme. Sen nefsinle beraber olmaya
devam eltiğin müddetçe, bu mevkiye erişemezsin. Sen, nefsinin
heveslerini, arzularını ve zevklerini kendisine vermeye devam
ettiğin müddetçe onun kaydındasın, onun ipine
bağlısın. Nefsinin hakkını ver, fakat heveslerine,
arzularına ve zevklerine engel ol. onun bekası, kendisine
haklarının verilmesiyledir. Helâkı ve mahvolması da,
hazlarının, heveslerinin ve arzularının verilmesiyledir.
Nefsin hakları, ihtiyaç miktarınca
yiyecek, içecek, giyecek ve meskendir. Hazlar ise zevk aldığı
şeyler ve şehvetler, heveslerdir. Onun haklarını
şeriat elinden al, yani şeriatın ölçüleri dahilinde kendisine
haklarını ver. Hazlarını, ALLAH’ın ilmindeki ilâhi
takdire bırak. Ona daima helâl şeyler yedir, asla haram yedirme. Aza
kanaat et. Yeter ki helâl olsun. Nefsini buna alıştır. Eğer
ilâhi takdirde senin için daha fazlası varsa ve gelirse, o da senindir.
Eğer
felah, kurtuluş istersen, Rabbine itaat konusunda nefsine muhalefet et,
karşı gel. Eğer nefsin ALLAH’a itaate yönelirse, muvafakat et.
ALLAH’a karşı günah işlemeye yönelirse muhalefet et,
karşı koy.
Nefsinle
beraber olmaya devam ettiğin müddetçe, insanları ve diğer
varlıkları tanıyamazsın. İnsanlarla beraber olmaya
devam ettiğin müddetçe de, İzzet ve Celâl sahibi HAK’kı
tanıyamazsın.
Nefs,
daima kötülüğe meyillidir. Bu onun fıtratıdır,
yaratılışıdır, tabiatıdır. Nefsle bütün
hallerde mücahede et. Nefsi mücahede ile yumuşat, erit. Zira o,
eridiği ve serkeşliğini yitirdiği zaman, akl-ı selime
ve kalbe teslim olur. Sonra kalp, sırr’a, öze teslim olur. Öz de,
İzzet ve Celâl sahibi HAK’ka teslim olur. Böylece hepsinin
kaynağı, oraya dayanır. Nefsi yumuşatıp eritme
işini tamamladığın zaman, sana kalbin yönünden şöyle
seslenilir:
“Nefslerinizi
öldürmeyiniz. Hiç şüphe yok ki, ALLAH ziyadesiyle merhametlidir,” (Nisa,
4:29).
Sen,
nefsin boş ve bâtıl emellerini kır. İşte o zaman, o
sana itaat edecek, senin istediğin noktaya gelecektir.
Nefsini
tedavi etmeye çalış. Ona de ki:
-
Yaptığın iyilikler kendi lehine, kötülükler de gene kendi
aleyhinedir. İyilik de yapsan, kötülük de yapsan, sonucu kendine
dönecektir.
Nefsine
karşı mücahede et. O’nun kötü duygularını söküp atmak için
savaş. Ta ki doğru yolu bulana kadar.
İzzet
ve Celâl sahibi ALLAH celle celalüh şöyle buyurur: “Bizim uğrumuzda
mücahede edenlere gelince, onları elbette doğru yolumuza
eriştiririz,” (Ankebut, 29:69). Ve gene, “Eğer siz ALLAH’ın
dinine yardım ederseniz, O da size yardım eder,” (Muhammed, 47:7).
Nefse
asla genişlik verme, müsamaha gösterme. onun isteklerine uyma.
İşte o zaman felah bulur, kurtulursun. Onun yüzüne hiçbir zaman
gülme. Bin sözünden ancak bir tanesine cevap ver. Ta ki ahlâkça
güzelleşinceye, sükunet buluncaya ve kani oluncaya kadar. Eğer senden
zevklerle ve hevaî arzularla ilgili bir şey isterse, hep ileriye at, tehir
et ve kendisine de ki:
-
Heveslerini cennete sakla!
Onu,
mahrumiyetin acılığına sabrettir. Ta ki lütuf ve ihsan
gelsin. Eğer onu sabrettirirsen ve o da sabrederse, Aziz ve Celil olan
ALLAH celle celalüh, O’nunla beraber olur. Zira, şanı yüce olan ALLAH
celle celalüh şöyle buyurur: “Hiç şüphesiz, ALLAH sabredenlerle
beraberdir,” (Bakara, 2:153).
Nefsinin
hiçbir sözünü kabul etme. Zira o, mutlaka şerre meyleder. O’nun senden
yapılmasını isteyeceği şey, mutlaka şerdir.
Eğer isteğine cevap verecek olursan, cevabın mutlaka menfi
olsun. Nefse muhalefet etmek, onun düzelmesine vesile olacak bir harekettir.
Nefs
ile HAK, bir arada bulunmaz. Dünya ile ahiret bir arada bulunmaz. Kim ki nefsi
ile birlikte ise, o, Cenab-ı HAK’la beraberliği
kaçırmıştır.
Sabırlı
ol. ALLAH’ın emirleri ve yasakları doğrultusunda hareket etmekte
tahammül göster. Eğer sabrın tam ve kâmil olursa, rızan da
tamamlanır, kemâle erer. Menfi hareket ve davranışlardan
sıyrılmışlık halin ortaya çıkar. Senin
yanında, her şey güzel olur. Her hareket ve davranış,
ALLAH’a şükre dönüşür. ALLAH’a uzaklık, yakınlığa
dönüşür. ALLAH’a şirk koşma, ortak tanıma halleri, tevhide
dönüşür. Artık insanlardan ne zarar görürsün, ne de fayda. Senin için
zıtlıklar kalmaz. Tersine, kapılar ve yönler birleşir.
Sadece bir tek yön görürsün. Bu nokta öyle bir haldir ki, insanların büyük
çoğunluğu onu anlayamaz, idrak edemez. Diyebiliriz ki bu seviye,
ancak milyonda bir insana nasip olur. Ve son nefesine kadar devam edebilir.
ALLAH’ın
huzurunda, bu seviyeye erişmiş olarak ölmeye çalış. Daha
ruhun bedenden çıkmadan önce, sen nefsini öldürmeye gayret et. Onu,
sabırla ve hevai isteklerine karşı gelerek öldür. Yakında,
böyle hareket etmenin faydasını ve güzelliğini göreceksin.
Sabrın
biter. Yani sabretme zamanları sınırlıdır. Sabretme
süresi tamamlandıktan sonra, ardından mükâfatını toplama
faslı başlar. Sabrın mükafatı bitmez.
Ben,
sabrettim. Sabrın sonunun da daima güzel olduğunu gördüm. Önce öldüm.
Sonra beni diriltti. O’nunla beraber oldum, O’nunla beraber malik oldum. Seçim
ve iradenin terki hususunda nefsimle cihad ettim, savaştım. Sonuçta,
benim için yukarıda bahsettiğim haller hasıl oldu.
Önce
bana gel. Beni ziyaret et. Sonra da Kâbe’ye git, orayı ziyaret et. Ben
Kâbe’nin kapısıyım. Bana gel, ta ki nasıl
haccedeceğini sana öğreteyim.
Sen,
mânâya, muhtevaya ve öze değil, şekle rağbet ettin,
şekilciliğe ilgi gösterdin. Benim sohbetimi isteyen, kendisine
söylediklerimi kabul etsin, onların gereği ile amel etsin. Ben
nasıl hareket ettiysem, o da öylece hareket etsin. Aksi halde, benim
sohbetime katılmasın: Zira bu şekilde hareket etmeyen, kârdan
çok zarar eder.
Ben
bir ziyafet sofrasıyım. Fakat kimse benden bir şey yemiyor.
Kapı açık, fakat oraya kimse girmiyor. Ben size hakikatleri kaç
kereler söyledim. Fakat siz beni dinlemiyor, sözlerime kulak vermiyorsunuz. Ben
bu söylediklerimi sizin için, sizin iyiliğiniz için söylüyorum. Kendim
için söylemiyorum.
Ben
ne zaman ki kalbimden dünya sevgisini çıkarıp attım, işte o
zaman bu mertebeye ulaştım. Senin tevhidin nasıl doğru
olabilir? Sen Resulullah’ın sallallahu aleyhi ve sellemin şu sözünü
hiç duymadın mı ki: “Dünya sevgisi, her hatanın
başıdır.” Çıkarını sağlama ve zararları
defetme evinden çıkmadıkça, senin konuşmaya hakkın yok.
Hızla
esasa gel, temele koş. Temeli sağlamladığın an,
binayı yapmaya koyul. Temelin harcı fıkıhdır
(İslam hukukudur). Fıkıh dedimse bundan maksadım, ilmihal
ve fıkıh kitaplarında yazılan, bedenle ve zahirle ilgili
fıkıh değildir. Bilakis, kalp fıkhıdır. Kalp
fıkhı, seni ALLAH’a yaklaştırır. Zahirle ve bedenle
ilgili fıkıh ise, halka yakınlaştırır,
hükümdarlara ve devlet ileri gelenlerine yakınlaştırır.
Zamanını
ilim öğrenmekle geçiriyorsun, fakat öğrendiklerinle amel etmiyorsun.
Sen, HAK’kın huzurunda susmalı, sükut etmeli ve dilsiz
olmalısın. Ta ki, O’ndan konuşma izni gelinceye kadar.
Konuşma izni gelince de, gene O’nun kudreti ile konuşursun, kendi
kudretinle değil. Bu durumda senin konuşman, kalplerin
hastalıklarına deva, özlere şifa, akıllara da
ışık olur.
Nefsinle
cihad konusunda sana yardım edenle arkadaş ol. Onun sohbetinde bulun.
Nefsinin azmasına yardım edenle arkadaş olma. Eğer cahil,
ikiyüzlü (münafık), heva ve hevesler peşinde giden bir şeyh,
mürşid ile arkadaş olur, onun sohbetinde bulunursan, o senin nefsinin
azmasına yardımcı olur. Bu tip şeyhlerin, mürşidlerin
sohbeti, senin aleyhine olur.
Senin
yapacağın doğru hareket, nefsinin istek ve arzularına cevap
bile vermemek, onun söyleyeceği sözlerle arana bir duvar çekmektir: Onu, tıpkı
bir deliyi dinler gibi dinle. Sözlerine asla iltifat etme. Şehevî,
bâtıl ve faydasız zevk ve arzularına kulak asma. Senin mahvolman
da, onun mahvolması da onun istek ve arzularını kabul
etmendedir. Eğer onun bâtıl isteklerini kabul eder ve yerine getirirsen,
işte o zaman her ikiniz de mahvolursunuz. Senin kurtuluşun da, onu
kurtuluşu da onun istek ve arzularına karşı gelmendedir.
Nefs
ALLAH’a itaat ettiği zaman, onun rızkı her yandan bol bol gelir.
İsyan ettiği ve kibirlendiği zaman ise, rızka sebep olan
vasıtalar ortadan kalkar.
Siz,
işin aslına yapışmalısınız. Kolayına
kaçmamalısınız. İşin esası ve zor kısmı
tehlikelerle ve zahmetlerle doludur. Şu nefsi kendine hizmetkâr yap. Onu
işin esasına sevket. İşin zor yanını ve
aslını yapmayı, onun alışkanlığı haline
getir. Zira o, senin kendisine ne yüklersen onu taşır, onu yüklenir.
onun tepesinden sopayı hiç eksik etme.
Eğer
sopayı eksik edersen hemen uyur. Sırtındaki yükleri de
kaldırıp yere vurur. Ona tebessüm bile etme. O, ancak sopa korkusuyla
iş gören kötü huylu bir köle gibidir. Onu hiçbir zaman doyasıya
yedirme. Meğer ki, tokluğun onu azdırmayacağını
ve tokluk karşılığında
çalışacağını bilmiş olasın.
Nefslerinizin
üzerinden mücahede sopasını eksik etmeyiniz. Onun hilelerine
aldanmayınız. Uyur gözükmesine aldanmayınız.
Yırtıcı hayvanın uyur gözükmesine ve uyuşukluğuna
aldanmayınız. Zira o, kendisini size uyur gösterir, uyuşuk
gösterir. Gerçekte ise fırsat kollamaktadır. Bunu, tabiatındaki
yırtıcılığın gereği olarak yapmaktadır.
İşte
nefs de, tıpkı yırtıcı hayvanlar gibidir. Kendisini
uyur ve uyuşuk gösterir. Fırsat bulunca ise hemen harekete geçer. Bu
nefs, dışarıya karşı uysallık, alçakgönüllülük,
itaat ve hayırlara muvafakat gösterişi yapar. Halbuki içinde,
bunların tamamen aksini gizlemektedir. Onun için, onun bitirdiği ve
görünürde boyun eğdiği konularda kendisine karşı gayet
dikkatli ol, sakın.
Ölmeden Evvel Ölmek
Rabbin ile aranda, sen kendin
varsın. Kendini aradan çıkar. İşte o zaman, O’nu görürsün!
Nefsine
muhalefet ederek, onunla savaşarak ve onun heves ve arzuları
karşısında sağır kesilerek kendini aradan çıkar.
Nefsinin zevklerini, hevaî arzularını ve
budalalıklarını asla yerine getirme. İşte o zaman,
mahviyete razı olur ve senin kalbinin yüzünden uzaklaşır. Nefs-i
emmarenin çıktığı yere nefs-i mutmainne girer. Nefs,
mutmainne hale geldiği ve hakkı kabule müsait olduğu zaman, ona
daha önceki ruhtan başka bir ruh üfürülür. Bu ruh Rububiyet ruhudur,
akıl ruhudur.
İki çeşit ölüm vardır.
Bunlardan biri, avam tabakasının bildiği ölümdür. Bu, ruhun
bedenden ayrılması demek olan ölümdür ki, herkesçe bilinmektedir.
Bir de havas, yani seçkinler tabakasınca
bilinen bir ölüm vardır ki, bu da hevai duyguların, nefslerin, kör
tabiatların ve kötü âdet ve alışkanlıkların ölmesi ve
yokolması demektir. Bu tür ölümde kalp dirilir, hayat bulur.
Ölmeden
önce öl. Hem kendinden geç, hem de ALLAH’ın gayrı şeylerden.
İşte o zaman dirilir, hakiki hayata kavuşursun. O zaman, HAK ile
birlikte ebedî hayata kavuşursun. Görünüşte ölü gibi olursun, fakat
kaderin eli sende olur. Onu istediğin tarafa çevirirsin. O el,
çabasız, gayretsiz olarak nasibini alır.
ALLAH celle celalüh, kulu bütün menfi
duygu ve halleri ile yok olduktan sonra, onu yeniden yaratır. Başka
bir yaratışla onu hayata iade eder. Önce yokluk (fena) eli ile
yokeder. Sonrada varlık (beka) eli ile hayata iade eder.
Nefs,
ALLAH celle celalüh ile kullar arasında bir perdedir. Onları ALLAH’a
karşı perdeler. O ortadan kalkınca, perde de kalkmış
olur. Bayezid-i Bestami Hazretleri demiştir ki:
-
Rabbimi rüyada gördüm. Dedim ki: “Sana ulaşmanın yolu nedir,
Yarabbi?” Bana cevaben buyurdu: “Nefsini bırak, gel.” Bunun üzerine ben
de, tıpkı yılanın kılıflarından
sıyrılması gibi, nefsimden sıyrıldım.
Arifler, seçkinler kıyametlerini
daha dünyada iken vuku buldurmuştur, daha dünya hayatında nefslerinin
tepesine kıyameti dikmişler ve azap gelmeden önce,
ağlamasını bilmişlerdir.
Sizin
hiçbiriniz, “Kıyamet ne zaman kopacak?” diye bir soru sormasın.
Kıyametin kopmayacağı zannına kapılmasın. Zira
unutmasın ki, kendisi öldüğü an, kıyameti kopmuş
demektir. Kim ki ölürse, O’nun kıyameti kopmuştur.
Senin
nefsin, sevgilindir. Sen, nefsine aşıksın. Halbuki eğer
onun, senin düşmanın ve katilin olduğunu bilseydin, mutlaka
kendisine karşı çıkar, yemesine içmesine bile engel olur, ancak
ihtiyaç miktarı gıdasına izin verirdin. Esasen ihtiyaç
miktarı yiyecek, onun hakkıdır.
Nefsinle
savaş. Hem de o, menfi ve kötü duygularıyla birlikte ölünceye, yok
oluncaya kadar. onunla savaşıp, kötü duygularıyla birlikte
kendisini öldürdükten sonra, tekrar dirilt. Bu sefer o, fakih, âlim ve hakikat
ihtirasına ermiş olarak dirilecektir.
Kader
Kaderi
bahane etmek, tembellerin dayanağıdır. Tembeller, “Ne
yapalım, kader böyle imiş,” derler ve daha çok güzel ameller
işlemekten kendi kendilerini yoksun bırakırlar. Biz ALLAH celle
celalüh dostları, tembeller gibi hareket etmeyiz. Bilakis orta, vasat yolu
tutar, çalışır çabalar ve güzel ameller işleriz. Biz, “O,
şöyle dedi. Biz, şöyle dedik. Niçin? Nasıl?” gibi tartışmalara
girmeyiz. Sadece çalışır ve gayret sarfederiz.
ALLAH
celle celalüh ise dilediğini işler. Nitekim, “ALLAH,
yapacağından mesul olmaz. İnsanlar ise yapacaklarından
sorumlu tutulurlar,” buyuruyor. (Enbiya, 21:23).
ALLAH’a
yakın bir kapıda adın yazılmış olmakla beraber,
buna mağrur olup da kendini koyuverme. Zira hiç şüphe yok ki onu
yazan, silmeye ve yok etmeye de kâdirdir. Binayı yapan, yıkmaya da
muktedirdir.
Daima
taat, korku ve çekinme ayağı üzerinde ol. Ta, ölüm gelinceye ve dünyadan
ahirete, selamet ayağı üzerinde varıncaya kadar. İşte
ancak o zaman, ALLAH’a yakın kapı üzerinde yazılı o iyi
halinin, kötü bir hale dönmeyeceğinden emin olabilirsin.
ALLAH
celle celalüh, peygamberlerine indirmiş olduğu kitaplardan birinde
şöyle buyurur:
-
Ben ALLAH’ım. Benden başka ilâh yoktur. Kim Benim hükmüme teslimiyet
gösterir, vereceğim belâlara sabreder ve nimetlerime şükrederse,
katımda onu sıddıklar topluluğundan yazarım. Kim de
Benim hükmüme teslimiyet göstermez, belâlarıma sabretmez ve nimetlerime
şükretmezse, kendisine Benden başka bir Rab arasın.
Kaza
ve kadere razı olmadığın, belâlara sabretmediğin ve
nimetlere de şükretmediğin zaman, senin için Rab yoktur. Kendine
ALLAH’tan başka bir Rab ara. Halbuki O’ndan gayrı Rab da yok.
Sana isabet edecek olan mutlaka
isabet eder. Sen sakınmakla ondan korunamaz ve kurtulamazsın. Sana
isabet etmeyecek olan da isabet etmez. Sen kendi gayret ve çalışmanla
onu kendine getiremezsin.
İçi Düzeltmek
Ey
sofilere mahsus elbiselere bürünmüş kişi! O elbiseyi önce özüne,
sonra kalbine, sonra nefsine, en sonra da bedenine giydir. Zühd ve takva özden
başlar, bâtından başlar, içten başlar. Zahire doğru
gider. Zahirden başlayıp bâtına doğru gitmez.
İlk
düzeltilecek şey, evin içidir. Evin içinin düzeltilmesini
tamamladığın zaman, kapısının düzeltilmesine
yönelebilirsin. Bâtınsız zahir olmaz. Yaratansız yaratılan
olmaz. Ev olmadan kapı olmaz.
Önce
İslam’ı olduğu gibi ve doğru olarak anla, gör. Sonra al.
İslam, istislam’dan türemedir. Bu, “kayıtsız şartsız
teslimiyet ve itaat” demektir. Kendisinde ihlas, içtenlik bulunmayan her amel,
içi boş bir cevizdir, özü bulunmayan bir kabuktur, kurumuş bir
ağaçtır, ruhsuz bir cesettir, mânâ’sız bir surettir. Bu,
münafıkların amelidir.
Lafsız
amel ol. Riyasız ihlas ol. Lafını edeceğine amel işle.
İnsanlara gösteriş yapacağına ALLAH celle celalüh için yap.
Şirksiz tevhid ol. Sessiz zikir ol.
Tasavvuf
kelimesi, safa’dan türemedir. Yani bu kelimenin aslı, safadır ki bu,
halis, safî, temiz demektir.
Kişi Rabbini Nasıl Görebilir?
Kulun kalbi bütün fanilerden boşaldığı ve orada
ALLAH’tan başka hiçbir şey kalmadığı zaman, ALLAH
celle celalüh dilediği şekilde kendisini ona gösterir.
Nasıl ki başkalarını
zahiren gösteriyorsa, kendisini de bâtınen gösterir. Nasıl ki Mirac
gecesinde Peygamber Efendimiz’e sallallahu aleyhi ve selleme gösterdiyse,
tıpkı bunun gibi, o kuluna da gösterir. Nasıl ki bu kul uykuda
iken, gözleri kapalı olduğu halde gördüğü rüyada kendi kendisini
görüyorsa, aynen bunun gibi, ALLAH’ı da görebilir. Gerçekten insan rüyada,
o anda gözleri kapalı bulunduğu halde, kendi kendisini aynen ve
birçok şekillerde görebiliyor. Tıpkı bunun gibi, ALLAH celle
celalüh o kuluna öyle bir mânâ ihsan eder ki, onunla Rabbini görür. O’na
yakınlığını görür. Sıfatlarını görür.
Lütuflarını, fazlını ve ihsanını görür.
Hediyelerini görür. Tecelli yerlerini görür.
Benim
söylediklerimi anlamaya çalışınız. Onları
arkanıza atmayınız. Ben, HAK içinde HAK’kı söylüyorum.
Tecrübelere dayanarak konuşuyorum. Birçoğunuz müslümanlık iddiasında.
Fakat yanlarında, İslam’ın hakikatinden eser bile yok.
Vah
sizlere! Üzerinizde İslam’ın yalnızca ismi var. Bu isim
müslümanlığı size fayda vermez. İslam’ın
şartlarını sadece zahirî yönüyle işliyorsunuz, zahirî
yönüyle yaşıyorsunuz. Bâtın yönüne ise hiç girmiyorsunuz.
Amelleriniz hiçbir şeye denk değildir.
İmtihan
Sınanma ve denenme, mutlaka
gereklidir. Özellikle de ALLAH dostluğunda iddialı olanlar için.
Eğer sınav ve imtihan olmasaydı, her önüne gelen evliyalık
iddiasında bulunur, ALLAH celle celalüh dostu olduğunu söylerdi. İşte bunun içindir ki, büyüklerden biri
şöyle demiştir:
“Belâ,
velayete vekil tayin edilmiştir. Ta ki, her önüne gelen evliyalık
iddiasına kalkışmasın.”
Halktan
gelen eza ve cefalara sabredip katlanmak ve onların kusurlarından
vazgeçmek de, evliyalığın alâmetleri cümlesindendir.
İşin
kolay olduğunu sanmayınız. Sizin birçoğunuz, ihlaslı
birer mümin olduklarını iddia ederler. Halbuki onlar, gerçekte birer
münafıktırlar. Eğer imtihan olmasaydı, ihlaslı mümin
olma iddiaları çoğalırdı. Herkes, kendisinin ALLAH celle
celalüh dostu olduğunu iddia ederdi.
Kim ki kendisinin hilim (yumuşaklık) sahibi olduğunu
iddia ederse, biz de onu, kendisini öfkelendirme yoluna başvurarak imtihan
ederiz. Aynı şekilde, cömertlik sahibi olduğunu iddia edeni,
kendisinden bir şeyler isteyerek imtihan ederiz. Hasılı, her
kimki bir şey iddia ederse, biz de onu iddia ettiği şeyin
zıddı ile imtihan ederiz.
Kul
Marifetullah’a eriştiği zaman, ALLAH celle celalüh onun kalbini bütünüyle kendisine
yaklaştırır. Vereceklerini bütünüyle verir. Onu bütünüyle
kendisine dostluk ettirir.
Bütünüyle aziz kılar. Kişinin bütün
bu ilâhi lütuflara tamamen sahip olduğu bir anda, -Hz. Eyyüb’e
yaptığı gibi- onları birdenbire elinden alır.
Kendisini fakir düşürür. Nefsini başına tekrar musallat eder.
Onunla arasına bir perde koyar. Bütün bunları yapmakla ALLAH celle
celalüh, kulunu denemek, nimetler elinden gidince nasıl hareket
edeceğini bizzat kendisine göstermek ister.
Eğer
kul, halinde sebat eder ve ALLAH celle celalüh yolundan ayrılmazsa,
perdeleri kaldırır ve daha önceleri, sırf denemek için geri
aldığı nimetleri ve ilâhi lütufları kendisine gene
bahşeder.
Belâdan kaçma. Zira, sabırla
karşılandığı takdirde belâ, her hayrın
esasıdır, temelidir.
Peygamberliğin de, risaletin de, evliyalığın da,
marifetullah’ın da, muhabbetin de esası, belâdır.
Belâlara sabredip tahammül göstermediğin takdirde, senin için temel yok
demektir. Halbuki herhangi bir bina, ancak temel olursa ayakta durabilir.
ALLAH
celle celalüh seni kendisine yakınlaştırır. Seni yedirir,
içirir. Sana hakikatlerin kapılarını açar. Seni kendi lütuf ve
yakınlık sofrasına oturtur. Önüne nimetler serer. Buna
karşılık, senin de bu
hayatta asla eminlik içinde bulunmamanı ister.
Bu
dünya, hüzün yeridir. Şimşek, bir parlayıştan ibarettir.
Çoğu kez, peşinden hemen yağmur gelir.
Hazreti Musa aleyhisselam ve Ateş
Musa
Aleyhisselam şiddetli hüzün, keder ve darlığa düşünce, daha
önce gizli kalmış olan sarsılmaz iman ve inancı ortaya
çıktı. Gece karanlığının ve
karısının çekmekte olduğu acının basmasıyla,
ALLAH celle celalüh ona alâmetlerini belli etti, gösterdi. Bunun üzerine Musa
Aleyhisselam, yanındakilere şöyle dedi:
-
Siz burada durun. Ben, bir ateş gördüm, (Ta-Ha, 20:10).
Hazreti
Musa aleyhisselam, şunları demek istiyordu:
-
Ben bir nur, bir ışık gördüm. Benim özüm, kalbim,
sırrım ve mânâm bir ışık gördü. Ezelde hakkımda
takdir edilen hüküm geldi. Hidayetim geldi. İnsanlardan gına geldi.
Bana velilik ve halifelik geldi. Bana, asıl olan geldi. İkinci
derecedeki gitti. Bana hükümdarın bizzat kendisi geldi. Hükümdarlık
ise benden gitti. Firavun korkusu benden gitti. Şimdi bu korku, Firavun’a
geçti. Artık o korksun.
Hazreti
Musa aleyhisselam, aile efradına bunları söyledikten sonra, onlara
veda etti. Onları Rabbine teslim ederek, bir nur olarak gördüğü ilâhi
tecelliye doğru yola çıktı...
İşte,
mümin de böyledir. ALLAH celle celalüh onu kendisine
yakınlaştırdığı ve zatına yakınlık
kapısına çağırdığı zaman, onun kalbi
sağa, sola, öne, arkaya bakar ve ALLAH’a giden yönden başka bütün
yönlerin kapalı olduğunu görür. Bunun üzerine nefsine, hevasına,
uzuvlarına, âdetine, aile fertlerine ve daha ilgisi bulunan neler varsa,
hepsine hitaben şöyle der:
Ben,
kalbin nurunu gördüm. Onunla dostluk peydah ettim. O, Aziz ve Celil olan
Rabbimden geliyor. İşte ben hemen ona gidiyorum. Eğer dönmek
mümkün olursa, size gelirim.
Bunları
söyledikten sonra dünyaya ve ondakilere, bütün sebeplere, bütün heva ve
heveslere veda eder. Bütün varlıklara veda eder. Sonradan var olan, yani
ezelî ve ebedî olan ALLAH’ın dışındaki her şeye veda
eder. Ve Yaratan’a gitmek üzere yola çıkar. Şüphesiz ALLAH celle
celalüh, onun aile fertlerinin ihtiyaçlarını karşılar.
Kendilerine yardım eder. Bütün sebepleri, onların
ihtiyaçlarının karşılanması için vesile kılar.
Bu
iş, gündüz oruç tutup gece namaz kılmakla olmaz. Nefs, heva, kötü
tabiat, cehalet ve kalpte ALLAH’tan gayrı şeylerin sevgisi var
oldukça, sırf kaba elbiseler giymek ve değersiz yemekler yemekle
olmaz. Bunlarla hiçbir şey olmaz.
Sır,
sırrın sırrıdır.Hazreti Musa Aleyhisselam, Sina
Dağı tarafında bir ateş görünce, aile fertlerini hemen o
anda, bulunduğu yerde bıraktı. O, ne görmüştü? Kafa gözü
bir ateş, kalp gözü de bir nur görmüştü. Kafa gözü bir fani
görmüş, Kalp gözü ise HAK’kı görmüştü. Şanı yüce olan
ALLAH celle celalüh, Hazreti Musa’nın kalbinin ağacından
ışıldayan bir ateşi, O’nun nefsine, hevasına,
sebeplere ve maddi varlığına göstermişti.
Yağmur ve Toprak
Yüce
ALLAH celle celalüh şöyle buyurur:
“Hiçbir
şey yoktur ki, hazineleri Bizim nezdimizde bulunmasın. Biz
onları belli bir miktar dışında indirmeyiz,” (Hicr, 15:21).
Yağmur,
gökten yere iner. Sonra, ondan da bitkiler biter. Bizim bahsettiğimiz bu
hususlar da gene gökten iner. Fakat arza, yere değil, kalplerin
toprağına iner. İnen bu ilâhi nefhalar ve tecelliler sonucunda
kalpler titrer, ürperir. Herbirinde bir hayır biter, çimlenir. Sırlar
çimlenir, hikmetler çimlenir, Tevhid çimlenir. ALLAH’a yakınlık
çimlenir. O zaman bu kalpte yemyeşil ağaçlar bulunur, meyvalar bulunur.
O zaman bu kalp, insanların, cinlerin, meleklerin, ruhların toplanma
yeri olur, içtima yeri olur.
Hazreti Yusuf Aleyhisselam…
Yusuf
Aleyhisselam, kardeşleri tarafından kuyuya
atılmıştı. Daha sonraları da zindana
düşmüştü. Bütün bu sıkıntılara katlandı. Sonunda
hepsinden kurtulup düze çıkınca ve her şey elinin altına
gelince, kardeşlerine şöyle dedi:
-
Bütün aile efradınızı bana getirin, (Yusuf,12:93).
O,
bu sözleri, başına zenginlik ve devlet kuşu konunca ve
sıkıntılar gidip ferahlık, genişlik gelince söyledi.
Daha önceleri ise, içine atıldığı kuyuda ve zindanda bir
dilsiz idi. Oradan kurtulunca açık ve seçik olarak konuşmaya
başladı.
Hazreti İbrahim Aleyhisselam…
İbrahim
Aleyhisselam, ateşe atılmak üzere mancınığa
konduğu zaman, bütün fani vasıta ve yardımcılardan
sıyrıldı. Rabbinin dışında hiçbir şeye meyil
vermedi, gönül bağlamadı. İşte bunun içindir ki, o anda
ALLAH celle celalüh, ateşe şöyle emir verdi:
-
Ey ateş, İbrahim’e karşı serin ve selamet ol, (Enbiya,
21:69).
Kul,
Rabbini tevhid ettiği ve ALLAH celle celalüh için tam bir ihlas sahibi
olduğu zaman, bazen O’nun yarattığı bir varlık olarak
Tekvin (kevnetme, yaratma) sıfatının çerçevesine girer. Bazen de
Tekvin sıfatı, kendi yetkisine verilir. Bütün bunlar, ALLAH celle
celalüh kullarının seçkinleri (havas) içindir.
Cennete
giren herkes, bir şey için “Ol” diyebilir, o da olur. Bu, ALLAH’ın
Tekvin sıfatının kul tarafından kullanılması
demektir. Bu, yarın değil, bugün olabilen bir husustur.
Kıtmir
ALLAH
celle celalüh dostları, nefslerini erittiler. Öyle ki, mânen öldüler,
yokluğa erdiler. Kader denilen ölü yıkayıcısı da
onları bir sağ yanlarına, bir sol yanlarına döndürüyor.
Ashab-ı Kehf’in Kıtmir’i misali, köpekleri de iki ön ayaklarını
ileri doğru uzatmış, yatıyor. Nefsin
kalıntıları, kader eşiğinin altına serilmiş,
yatıyor. Yani onların nefslerinin kalıntıları, kader
karşısında hareketsiz duruyor.
İlim
İlim,
amel içindir. Yoksa sırf ezberlemek ve insanlara anlatmak için
değildir.
Önce
öğren ve öğrendiğinle amel et. Sonra da başkasına
öğret. Önce öğrenir, sonra da öğretirsen, sendeki ilim
konuşur. Sen sussan ve konuşmasan bile, ilim, amel diliyle
konuşur. Yani ilminle işlediğin amel, ilmin amel olarak
konuşması demektir.
Sen,
önce zahir ilmini öğren, sonra da zahir ilminden bâtın ilmine atla.
Sen, önce şu zahir ilmi ile amel et, zahir ilmini tatbik et. Ta ki onunla
yaptığın amel, seni yapmadığın şeyin ilmine
götürsün.
Sen
zahir ilmi ile amel et ki, o, seni bâtın ilmine ve bâtın ameline
götürsün. Şu zahir ilmi, zahirin ışığıdır. Bâtın
ilmi de bâtının ışığıdır. Bâtın
ilmi, Rabbinle senin aranda bir ışıktır. Her ne zamanki
ilminle amel edersen, yolun ALLAH’a yaklaşır.
Peygamber
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyururlar:
-
Âlimler, peygamberlerin vârisleridir.
Âlimler,
peygamberlerin ilimleri ile amel edince, onların halifeleri, vârisleri ve
naibleri, vekilleri olurlar.
İlim
kışırdır, kabuktur. Amel ise özdür, usaredir. Kabuk, özün
muhafazası için korunur. Öz, tohum ise, kendisinden yağ çıkarmak
için korunur. Kabuğun içinde öz bulunmayınca, o ne yapılır
ki? Özün yağı bulunmadıktan sonra, o neye yarar ki? İlim
gitmiş, ziyan olmuştur. Çünkü ilimle amel edilmeyince, yani amel
gidince, hiç şüphe yok ki ilim de gider. Bunun için Peygamber Efendimiz
sallallahu aleyhi ve sellem, şöyle buyurmuşlardır:
-
İlim,
kendisiyle amel edilmesi için çağrıda bulunur. Eğer kendisiyle
amel edilirse, ne âlâ. Aksi halde, ilim geçer, gider.
Amel
Benim
söylediklerimle amel etmeyen, onları anlayamaz. Ancak amel ederse anlar.
Çalış. İleri atıl.
Ara. Zira hiçbir şey, sana kendiliğinden gelmez. Nasıl
ki, rızık elde etme hususunda külfete katlanıyorsan, aynen bunun
gibi, salih ameller işlemek için de külfete katlanman gerekir.
Senin
amellerinin suret ve şekli değil, bilakis mânâsı makbul ve muteberdir.
Amellerde esas olan şekil ve suret değil, tersine mânâ ve ruhtur.
Akıllı
kişiler olunuz. Akıllı kişiler gibi hareket ediniz. Siz,
amellerinizle ALLAH’a karşı âdeta övünüyorsunuz. Halbuki
ALLAH’ın nazarında sizin o amellerinizin bir sinek kanadı kadar
değeri yoktur. Meğer ki gerek halvet, yalnızlık
anlarınızda ve gerekse bütün diğer hallerinizde ALLAH’a
karşı hep ihlasla, içtenlikle hareket etmiş olasınız.
Hiç tükenmeyen hazine
sıdktır, doğruluktur, ihlastır, İzzet ve Celâl sahibi
ALLAH’tan korkmaktır, yalnız ve ancak O’ndan ummak ve her ahvalde
O’na dönüp, O’na teslim olmaktır.
Unutma
ki, ilim ve bir de bilmediğin hususlarda teslimiyet, İslam’ın ta
kendisidir.
İnsanlarla,
hem ilme, hem amele, hem de ihlasa sahip bir dille konuş. Amelsiz, sadece
ilme sahip bir dille konuşma. Zira böyle bir dil ne sana fayda verir, ne
de yanındakilere.
Amelsiz
ilmin bereketi gider. Kendisi ise senin aleyhinde delil olarak ortada
kalır. İlmine meftun bir âlim olursun. İlmin ağacı
senin yanında kalır, meyvası ise yok olur gider. Çünkü onun
meyvası ameldir. İlminle amil olmayınca, meyva yok demektir.
ALLAH’tan,
kendi huzurunda senin için bir hal ve makamı nasip etmesini iste.
Eğer sana bu makamı nasip ederse, bu sefer de onu gizlemeyi iste.
Zira ALLAH celle celalüh ile arandaki bir şeyi açığa vurmaktan
hoşlanman, senin mahvolmana sebep olur.
Neticesinden
emin olmadıkça ve ALLAH’tan kalbine kesin bir işaret gelmedikçe
konuşma, bir cümle bile sarfetme. Düşün bir kere: Eğer evinde
yiyecek bir şeyler hazırlamamışsan, bir kısım
insanları orada yemeğe nasıl davet edebilirsin? Nasıl ki
bir bina inşa edileceği zaman önce temele ihtiyaç varsa ve bina ancak
temelin üzerinde yükselebiliyorsa, tıpkı bunun gibi, ALLAH celle
celalüh dostları kervanına katılabilmek için de önce bir temele
ihtiyaç vardır.
Önce
kalp arazini kaz. Ta, ondan hikmet suyu fışkırıncaya kadar.
Sonra ihlas, mücahede ve salih amellerle binayı yap. Ta, köşkün
yükselinceye kadar. İşte bundan sonra da insanları oraya
çağır, davet et.
ALLAHım;
bizim amellerimizin ruhsuz cesetlerini Senin ihlasının ruhu ile ihya
et, dirilt.Amin.
Halk
senin kalbinin içinde olduktan sonra, onlardan ayrı kalmak ve halvete
çekilmek sana ne fayda verir ki?
Uzuvların
ilacı, onların günah işlemesine engel olmaktır. Uzuvlarının
günah işlemesine meydan bırakmayan kişi, onların
devasını vermiş demektir. Mesela sen, elini haramdan,
başkalarının hakkına uzanmaktan, başkalarına
zulüm ve haksızlık etmekten alıkoyarsan, işte o zaman onun
devasını vermiş olursun.
Fakirlere Sadaka
Bir şey istemek üzere sana
başvuran fakirleri önce araştır. İhtiyacı olmadığı halde
fakirlik gösterişi yapan yalancı, düzenbaz, münafık birisinin
hile ile senden bir şey almasına fırsat vermemeye
çalış.
İhtiyaç içinde olmadığı
halde, ağlayıp sızlanarak yardım dilenen böyleleri, sonra
gerçek fakirlere yapılacak yardımlara da engel olurlar. Fakirlik
gösterişi yapan bu tip insanlardan birisi senden bir şey
istediği zaman, önce bir an dur. Kalbine danış. Belki de o,
ihtiyacı olmayan, zengin birisidir. Zihnini şöyle bir topla. Kalbine
danış. Fetvacılar fetva vermiş bulunsa bile, sen gene de
kalbine danış.
Paylaşmak
Şu
senin elindekiler, senin değildir. Tersine, müşterektir,
ortaktır. Komşuların senin ortaklarındır. Onlara
ikramlarda bulunmalı, elindeki imkânlardan onları da
yararlandırmalısın.
ALLAH’ın
size verdiği rızıklardan, O’na vekaleten siz de muhtaçlara
verin. Yedirin, içirin. ALLAH celle celalüh size birçok nimetler veriyor. Sizin
bu nimetler karşısında nasıl hareket edeceğinizi ve ne
gibi ameller yapacağınızı, bizzat sizlere göstermek
istiyor.
Çalışmak
Sana
hiçbir şey kendiliğinden gelmez. Senin mutlaka çalışman,
çaba ve gayret göstermen gerekir.
Takdir-i ilâhi budur deyip oturmak ve
iman ve ibadet yolunda çalışmamak caiz değildir. Bilakis;
çalışmak, hamle yapmak ve takdirdekini elde edebilmek için
uğraşmak, didinmek ve gayret sarfetmek gerekir. Belki de ALLAH celle
celalüh, hiçbir uğraşmaya ve didinmeye lüzum kalmadan o imanı
bize bahşedecektir. Ancak, ne olursa olsun, imanı ve bilgiye dayanan
sarsılmaz inancı elde edebilmek için, bizim mutlak surette
çalışmamız gereklidir.
Hiç şüphe yok ki,
çalışmadan eline bir şey geçmez.
Helâl
rızkını elde etmek için çalışmadın, didinmedin,
gayret göstermedin. ALLAH celle celalüh yolunda mücahede et. Miskin miskin
oturma. Çalışmadan, yorulmadan ve emek sarfetmeden hazıra
konmayı düşünme.
Sen işe başla.
Çalışmaya koyul. Senden başkası gelir, meşgaleni
tamamlar.
ALLAH celle celalüh
korkusu ve Sevgisi
Cennet
ve cehennemi yaratmamış olsa bile, İzzet ve Celâl sahibi ALLAH
celle celalüh, korkulmaya ve ümit beslenmeye lâyıktır. Sırf
Zatını ve rızasını taleb ederek O’na itaat ediniz.
Üzerinizde ne O’nun lütuf ve ihsanının düşüncesi bulunsun, ne de
azabının endişesi. O’na kulluk; emirlerine boyun eğmek,
yasaklarından kaçınmak ve takdirlerine karşı
sabırlı olmakla mümkündür. O’na dönünüz. Bir daha işlememek
üzere günahlarınıza tövbe ediniz. O’nun huzurunda
ağlayınız. Hem gözlerinizin yaşları, hem de kalp
gözlerinizin yaşları ile O’nun için tevazu gösteriniz. O’nun
huzurunda kendinizi hakir görünüz. Ağlamak, bir ibadettir. Ağlamak,
tevazuda mübalağa demektir.
Sana
dünyada da, ahirette de O’nun muhabbeti gerek. O’nun sevgisi gerek. O’nun
muhabbetini kendin için en mühim şey addet. Muhabbet, yani ALLAH celle
celalüh sevgisi, sana behemehal lâzım. Sana faydası dokunacak yegane
şey odur. Her insan, seni gene kendisi için, kendi menfaati için arar,
ister. İzzet ve Celâl sahibi HAK ise seni bizzat senin için murad eder,
senin için taleb eder.
Kimin
ki umudu korkusuna galip ise, o zındık olur. Kimin de korkusu umuduna
galip ise, o da ALLAH’ın rahmetinden ümit kesmiş duruma
(kâfirliğe) düşer. Yani mümin, aynı derecede hem ALLAH’tan
korkmalı, hem de O’nun rahmetine umut bağlamalıdır.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve
sellem şöyle buyururlar: “Eğer müminin ALLAH celle celalüh korkusu
ile, O’nun rahmetine olan ümidi tartılsa, ikisi birbirine denk gelir.”
HAK’ka
talip olan kimse, O’nun cennetini istemez. Cehenneminden korkmaz. Bilakis,
sadece O’nun cemâlini ister, O’na kavuşmayı diler. O’ndan, sadece
yakınlığını bekler. O’ndan uzak kalmaktan ise korkar,
endişe eder.
Kul,
dünyanın, ahiretin ve ALLAH’tan başka bütün varlıkların
sevgisini silip attığı ve kalbi, ALLAH’ın lütuf, minnet ve
yakınlık evinde karar kıldığı zaman, ALLAH celle
celalüh onu her çeşit rızık kazanç ve endişesinden muaf
kılar. Kalbini böyle şeylerle meşgul olmaktan kurtarır.
ALLAH celle celalüh onu kendisinden başka hiçbir kimseye muhtaç etmez.
HAK’kı Görmek
Kim
ALLAH’ı seven birisini görürse, o, kalbi ile ALLAH’ı gören ve özü ile
de O’nun huzurunda olan kişiyi görmüş demektir.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve
sellem , şöyle buyururlar:
-
Siz Rabbinizi, tıpkı güneşi ve ay’ı gördüğünüz gibi
göreceksiniz. Öyle ki, O’nu görmede hiçbir noksanlığınız
olmayacak. O’nu net ve açık şekilde göreceksiniz.
Şanı yüce olan ALLAH celle
celalüh, bu dünyada kalp gözü ile görülür. Yarın ahirette ise, kafa gözü
ile görülür. O’nun benzeri bir şey yoktur.
Bir
defasında, salihlerden birine soruldu:
-
Rabbini görebiliyor musun?
Salih
kişi, buna cevaben dedi ki:
-
O’nu görmesem, yerimde duramam.
Soranlar
dediler:
-
Nasıl görüyorsun?
Salih
cevap erdi:
-
O’nun varlığı gözlerimi kaplar. Böylece gözlerim, Rabbimi görür.
Tıpkı cennette kullara kendisini göstereceği gibi, burada da
gösterir. Kişinin kalbi, Rabbinin sıfatlarını görür.
İhsanını görür. İyiliğini görür, rahmetini görür,
bereketini görür.
Peygamber
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem , yedinci kat göklere yükseltildi. Rabbi
O’nunla konuştu. O da Rabbini hem kafa gözüyle, hem de kalp gözüyle gördü.
İşte
kalbi, mânevi ve ahlâki sağlığa kavuşan herkes, böyledir.
Bu mertebeye gelmiş herkesin kalbi, Rabbini görebilir. Böyle hallerde,
O’nunla gökler arasındaki perdeler kalkar. Özler ve gayretler, geceleyin yolculuk eder. İlâhi
sırları seyreder.
Arif
ALLAH’ı tanıyan kişiye en
zor gelen şey, insanlarla konuşmak, onlarla birlikte
bulunmaktır. İşte bunun içindir ki, bin arif arasından
ancak birisi, insanlar içinde konuşabilir. Ne var ki bu bir kişi de,
peygamberlerin sahip oldukları güç ve kuvvete muhtaçtır. Nasıl
muhtaç olmasın ki? O, her sınıf insanla
karşılaşmak ve bir arada olmak durumundadır. O, aklı
erenle de, ermeyenle de; düşünebilenle de, düşünmeyenle de hemhal
olur. Kâh bir münafıkla, kâh bir müminle bir arada oturur. Arif, büyük
zahmet ve meşakkatlerle karşı karşıyadır.
Hoşlanmadığı çirkin şeylere de sabreder, tahammül
gösterir. Bununla beraber o, içinde bulunduğu sıkıntı,
meşakkat ve tehlikeler karşısında mânevi koruma altına
alınır. Çünkü o, HAK’kı söylemekle vazifeli
kılınmıştır.
Arif
kişi, ahirete hitaben şöyle der: “Ey ahiret tasası, benden uzak
ol. Çünkü ben, HAK’kın kapısına talibim. Benim nazarımda
senin de, dünyanın da birbirinizden farkınız yok. Dünya beni
senden alıkoyuyor, sen de Rabbimden alıkoyuyorsun. Beni Rabbimden
alıkoyan hiçbir şeyde, bence hayır yoktur.”
Arifin
ahirete hitaben söylediği bu sözlere iyi kulak veriniz. Zira bu sözler,
ALLAH’ı bilmenin özüdür. ALLAH’ın, mahlûkattaki iradesinin özüdür.
Bu, aynı zamanda peygamberlerin, resullerin, evliyanın ve salihlerin
de halidir.
İnsanların
herbiri bir şeyle meşguldür. Kimisi mevkiinin ve parasının
kuludur. Kimisi devlet ileri gelenlerinin kuludur. Kimisi nefsinin, giyim
kuşamının kuludur.
Gene
insanların herbiri, bir şeyle meşguldür ve bir şeyine
güvenmektedir. Kimisi oruç tutmaktadır ve orucuna güvenmektedir. Kimisi
çok namaz kılmakla meşguldür ve namazına güvenmektedir, vs.
Bütün
bunlardan başka öyle kişiler de vardır ki, kalbi ALLAH celle
celalüh için çarpar. ALLAH celle celalüh ile beraberdir. ALLAH’a
bağlıdır. Fanilere asla bağlanmaz. ALLAH’ın dininin
ayakta durması için çalışır.
Dünya
hayatı, bir bakıma müminin zindanıdır. Mümin olarak
kaldıkça, dünya O’nun zindanıdır. Fakat takva hali devam
ettikçe, ALLAH celle celalüh onu oradan çıkarır. Zindanından,
darlıktan çıkarır, ferahlığa kavuşturur.
Müminin
beden yumurtasının kabuğu çatlar. Başka bir şekle
inkılab eder, dönüşür. Bu suretle o, hikmet tanelerini toplar. ALLAH
celle celalüh onun göğsüne, kendisine yakınlık kanatlarını
takar. Artık o, yemek tabaklarının sahibidir. Sofranın
sahibidir.
Sen
uykudasın. Resulullah Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle
buyururlar:
-
İnsanlar uykudadır. Ölünce uyanırlar.
Ancak
ölümden sonra uyanabilen kişinin hali, ne kötüdür!
Mürşid
Kimin
ki, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e bağlılığı
gerçekten sabit olursa, ALLAH celle celalüh Resulü ona bir zırh giydirir,
başına bir miğfer çeker, kendi kılıcını
kuşatır. Kendi edep ve terbiyesinden, kendi şemailinden, kendi
ahlâkından ona bir şeyler tahsis eder. Kendi elbiselerinden
bazılarını ona bizzat giydirir. Daha sonra da, ümmeti içinde onu
kendisine vekil, rehber ve ümmetini ALLAH celle celalüh yoluna davetçi yapar.
Böylece o da, ALLAH celle celalüh Resulüne vekaleten, Hazreti Muhammed
sallallahu aleyhi ve sellem ümmetinin içinde, ALLAH’a götüren kılavuz ve
davetçi olur.
Kalbini
bir mescit yap. Orada, ALLAH’tan başka hiçbir şeye yer verme. Nitekim
ALLAH celle celalüh, şöyle buyurur:
-
HAKikatte mescitler, ALLAH’ındır. O’nun için, ALLAH ile birlikte
hiçbir şeye tapmayın, (Cin, 72:18).
Kalbini
bir mescit yaptığı ve orada ALLAH’tan başka hiçbir
şeye yer vermediği zaman, bir kulun derecesi yükselir. İslam’dan
imana, imandan sarsılmaz bilgi ve inanca, oradan marifete, marifetten
ilme, ilimden muhabbete, muhabbetten mahbubiyete yükselir. Daha sonra ise,
talep eden ve arayan durumundan, talep olunan ve aranan durumuna yükselir. Kalp
aynası saflaşmış, temizlenmiştir. Peygamberinin daimi
uyanıklık haline vâris olmuştur. Zira ALLAH celle celalüh
Resulünün sallallahu aleyhi ve sellemin gözleri uyurdu, fakat kalbi asla
uyumazdı. Önünü gördüğü gibi, arkasını da görürdü.
Her
insanın uyanıklığı kendi halincedir. Hiçbir kimse,
Resulullah Efendimizin sallallahu aleyhi ve sellem uyanıklığı
seviyesine erişemez. Gene hiçbir kimse, ALLAH celle celalüh Resulünün
sallallahu aleyhi ve sellemin hususiyetlerine denk hususiyet sahibi olmaya
muktedir olamaz. Şu var ki, O’nun ümmetinin abdalları ile velileri,
ondan kalan yiyeceklerle içeceklerin üzerine gelirler.
Mürid’e behemehal bir kılavuz,
bir rehber lâzımdır.
Zira o öyle bir çöldedir ki, orada
akrepler, yılanlar, âfetler vardır. Susuzluk vardır.
Yırtıcı, vahşi hayvanlar vardır. İşte
kılavuz, onu bu âfetlerden korur. Su bulunan yerleri gösterir.
Meyvalı ağaçların bulunduğu bölgelere götürür. Halbuki tek
başına, kılavuzsuz olduğu takdirde, yırtıcı
hayvanların, akreplerin, yılanların, âfetlerin bulunduğu
bölgelere düşer. Perişan olur, mahvolur.
ALLAH
celle celalüh yolunda bir rehber bulduğun an, ona hemen yapış.
Hiç şüphe yok ki, mânâ onun dışında değildir,
içindedir. Onun çevrendeki bütün diğer insanlardan daha faziletli ve üstün
bil. Her yönüyle mürşidine bağlı ol.
Ey
gerçeklerden kaçan kişi! Bana yılda bir defa, ayda bir defa yahut
haftada bir defa uğramazsın. Gel. Haftada, yahut ayda, yahut
yılda bir defa olsun bana uğra. Hem de bomboş olarak. Sakın
bir şey istediğimi sanma. Bir şey getirme. Gel. Benim
meclisimden alacağını, karşılıksız olarak
al. Bugün benden aldığın bir şey, yarın milyon olur.
Ben
senin yükünü yükleniyorum. Sen sanıyorsun ki, buna karşılık
ben de yükümü sana yükleyeceğim. Hayır, öyle değil. Sana hiçbir
şey yüklemeyeceğim. Aziz ve Celil olan ALLAH celle celalüh bana
yeter.
Benden
bir kelime öğrenmek için, bin senelik mesafede olsan bile gelmelisin.
Kaldı ki, aramızda sadece birkaç adımlık bir uzaklık
var…
Resûlullah’a
sallallahu aleyhi ve selleme tabi olmak...
Dünya bir çarşıdır, bir pazar yeridir.
Yakında kapanır, dağılır. Size yalnız fânileri
gösterecek ve onlara bağlanmanıza sebep olacak kapıları
kapatınız. ALLAH’ın kudretini görmenize ve yalnız O’nu
sevmenize vesile olacak kapıları açınız.
Şahsınıza mahsus özün ALLAH’a
yakınlığı ve kalblerin günah kirlerinden temizliği
hallerinde sebepler ve iktisab kapılarını kapatınız.
Bunu, başkalarına şâmil olan hususlarda yapmayınız.
Meselâ âile efrâdınızın fertleri gibi. Kazancınız
sizden başkası için olsun. Faydası sizden başkası için
olsun. Elde etmesi sizden başkası için olsun. Siz onların
beşeri ihtiyaçları için çalışınız,
kazanınız. Fakat iktisab ve sebepler kapısını kendi
şahsınıza kapalı tutunuz. Kendi şahsınıza
mahsus olanı ALLAH’ın fazlından isteyiniz. Nefslerinizi dünyâ
ile bir araya oturtunuz. Kalblerinizi ahiret ile bir araya oturtunuz.
Sırlarınızı - özlerinizi de Mevlâ ile bir araya oturtunuz.
ALLAH celle celalüh dostları,
Peygamberlerin bedelleridir. Peygamberlerden sonra onların yerine kaim
olan kişilerdir.
Öyleyse, onların size söylediklerini kabul
ediniz. Emirlerini yerine getiriniz. Zira hiç şüphe yok ki onlar, size
ancak ALLAH’ın ve Resulünün sallallahu
aleyhi ve sellemin emirleri ile emrederler, nehiyleri ile nehyederler.
Onlar,
ALLAH’ın konuşturmasıyla konuşurlar. ALLAH’tan verileni
alırlar. Kendiliklerinden tek bir harekette bile bulunmazlar. ALLAH’ın
dininde, hevai hareketleri ile O’na ortak olmazlar. Gerek sözlerinde ve gerekse
fiil ve hareketlerinde, Resulullah’a sallallahu
aleyhi ve selleme tâbi olurlar. Çünkü Aziz ve Celîl olan
ALLAH’ın bu husustaki kavline kulak vermişlerdir. Şanı Yüce
olan ALLAH celle celalüh buyurur ki:
“Peygamber size ne
emrettiyse ona sarılın; size neyi yasak ettiyse ondan da
sakının.” (Haşr Sûresi; Âyet 7)
ALLAH celle celalüh yolunun
yolcuları, Resulullah’a sallallahu aleyhi ve selleme
tâbi oldular. Öyle ki, O da onları kendisini Peygamber olarak gönderene,
yani ALLAH’a götürdü. Onlar ALLAH’ın Resulüne yaklaştılar; O da
onları, Aziz ve Celîl olan HAK’ka yakınlaştırdı. Onlar
için nezd-i İlâhi’den ünvanlar, hil’atler ve halk üzerinde emirlik
salâhiyetleri çıkardı…
Ey
münafıklar!
Siz, dinin rafa kaldırıldığını,
emirlerinin de kendi haline terk edildiğini sandınız. Sizin ne
kendinizde izzet-i nefs var, ne şeytanlarınızda, ne de kötü
arkadaş ve yakınlarınızda…
ALLAH’ım! Benim de, onların da
günahlarımızı bağışla. Onların
münafıklık zilletinden ve şirk bağından halâs eyle,
kurtar.Amin.
Aziz ve Celîl olan ALLAH’a ibadet ediniz. Helâl
kazançlarınızla O’na kulluk etmek için yardımını
isteyiniz. Zira hiç şüphe yok ki Aziz ve Celîl olan ALLAH
celle celalüh, kendisine itaat eden ve helâl kazancından
yiyen mümin kulunu sever.
O, helâlinden
yiyen ve güzel amel ve hareketlerde bulunan kulunu sever. Sadece yiyip içen ve
amel etmeyeni ise sevmez. Kendi helâl kazancından yiyeni sever. İki
yüzlülükle kazanıp yiyene ve halka yedirene ise gazaplanır. Kendisini
birleyeni, yani muvahhidi sever. Kendisine şirk koşup ortak
tanıyana ise gazaplanır. Kendisine teslim olanı sever. Teslim
olmayıp daima Kendisiyle çekişip durana ise gazaplanır…
Muhabbet -
sevginin şartlarından biri sevdiğine itaat etmek ve isteklerini
yerine getirmektir. Seven, sevdiğine boyun eğer.
Adâvet - düşmanlığın gereklerinden biri ise daima muhalefet
etmek, hep karşı koymaktır. Kişi, düşman
bildiğine daima karşı çıkar.
Siz, ey müminler!
İzzet ve Celâl sahibi Rabb’ınıza teslîm olunuz. Dünyâ ve
ahirette, O’nun idâresine, tasarruflarına rıza gösteriniz.
Vaktiyle bir musîbete maruz kalmış, Aziz ve Celîl olan
ALLAH’a dua ederek bu musîbetten beni kurtarmasını istemiştim.
Ne var ki benim bu isteğimden sonra, maruz kaldığım o
musîbet kalkmadığı gibi, üstelik bir musîbet daha gelmişti.
Ben ise bu duruma fevkalade hayret etmiştim. Bu hayret içinde bocalarken
bir gün birisinin bana şöyle seslendiğini duydum:
- Sen bu yola girerken, Bize hep teslimiyet içinde
bulunacağını söylememiş miydin ?…
Hâtiften (gizliden) kulağıma gelen bu sesi
işitince kendimden utandım, teeddüp ettim ve sustum…
Vah sana ki, ALLAH’ı sevdiğini iddia ediyorsun; fakat
O’ndan başkasını seviyorsun. ALLAH’ın sevgisi
saflığın, temizliğin ve hâlisiyetin ta kendisidir. O’nun
gayrısı ise temiz ve safi olmamak, kirliliktir. Sen, ALLAH’ın
sevgisi ve hâlis safiyeti başkalarının sevgisi ile kirletirsen
sen de kirlenirsin.
ALLAH’ın
Dostu Hazreti İbrahim aleyhisselam ile Hazreti Yakup aleyhisselamın
başına gelen senin de başına gelir. Vaktiyle onlar,
kalplerindeki birer ateşle evlatlarına meyl etmişler, onlara
sevgi ile bağlanmışlar ve malum musîbetlere dûçâr
olmuşlardı.
Yine vaktiyle Peygamberimiz Muhammed Mustafa sallallahu
aleyhi ve sellem, kızının oğulları Hazreti
Hasan ile Hazreti Hüseyin radıyallahu anha karşı kalbinde bir
sevgi duymuştu. Bir ara Cebrail aleyhisselam geldi ve ALLAH’ın
Resul’üne sordu:
- Onları seviyor musun ?
Buyurdular:
- Evet, seviyorum.
Bunun üzerine Cebrail aleyhisselam dedi ki:
- Onların biri zehirlenecek, diğeri de şehit
edilecek…
Bu hadiseden sonra ALLAH’ın Resulü sallallahu
aleyhi ve sellem o iki torununun sevgisini kalbinden
çıkardı. Orayı bütünüyle Aziz ve Celîl olan Rabb’ine tahsis
etti. Onlar sebebi ile olan sürur ve neş’esi de hüzün ve kedere
dönüştü…
Aziz ve Celîl
olan ALLAH
celle celalüh, Peygamberlerinin, Velilerinin ve salih
kullarının kalplerine gayret-i İlâhi ile nazar eder. Orada,
kendisinden başkalarına yer verilmesini istemez.
Ey dünyaya nifak ve iki yüzlülükle talip olan kişi!
Avucunu aç, bak. Orada hiç bir şey göremeyeceksin.
Yazık sana ki, alın teri ile çalışıp
kazanacağın yerde, oturmuş, dinini vasıta edinerek
halkın malını yiyorsun. Sanat ve alınteri ile kazanmak,
bütün Peygamberlerin işidir. Bütün Peygamberler çalışarak,
alın teri ile kazanmışlar ve yemişlerdir. Hiç bir Peygamber
yoktur ki, behemehal bir sanatı, bir mesleği bulunmasın.
Ahirette de İzzet ve Celâl sahibi HAK’kın izni ile halkdan alırlar.
Ey dünyanın şarapları, nefsani arzuları ve
hevesleri ile sarhoş olanlar!
Pek yakında mezarlarınızda uyanacak,
ayıkacaksınız.
Emirler ve
Yasaklar...
Emri edâ et, yerine getir. Nehiy (menedilen şey) den uzak
dur. Şu musîbetlere sabret, tahammül göster. Nafilelere sarıl,
onlarla ALLAH’a yaklaş. İşte bu şekilde hareket edersen,
“İntibâha gelmiş, gaflet uykusundan uyanmış kişi”
olarak çağrılır ve, İzzet ve Celâl sahibi Rabbinin tevfîkini
istemek için amel eden kişi sayılırsın. Hem de
çalışmanla ve amel kapısında huzur arama külfetini terk
etmekle beraber. Bununla birlikte, O, yani ALLAH celle celalüh,
seni kendisine vâlî edinmiştir. O’ndan iste ve huzurûnda tevâzû göster. Tâ
ki, kulluk yapabilme sebep ve vesîlelerini senin için hazırlasın.
Zîrâ hiç
şüphe yok ki, O seni bir iş için murâd ettiği zaman, ona seni
hazırlar. Kullukta senin süratli hareket etmeni emretmiştir. Kendi
zâviyesinden de, sana tevfîk vermesi, yani seni muvaffak kılması,
adeti ilahîsi cümlesindendir...
Emir zâhirdir, apaçıktır. Tevfîk, yani ALLAH’ın
vereceği muvaffakiyet ise batındır, âşikâre değildir.
Günahlardan nehîy, zâhirdir. Günahlardan kaçınmak, apâşikâre
emredilmiştir. Günah işlemekten hicâp duyarak onlardan uzak durmak
ise bâtındır. Sen ancak ALLAH’ın tevfîkine tutunabiliyor, O’nun
vermiş olduğu utanç duygusu ile ve O’nun korumasıyla
günahları terk edebiliyor ve O’nun verdiği kuvvet sayesinde
sabredebiliyorsun...
Benim yanımda usluca durunuz, sebât gösteriniz, hâlis niyet
sahibi olunuz, kararlı olunuz. hakkımda töhmette
bulunmayınız. Bilakis hüsn-ü zanda bulununuz. İşte benim
söylediklerim size ancak bu taktirde faydalı olur. Ancak bu taktirde,
benim sözlerimin ma’nalarını kavrayabilirisiniz...
Ey beni ithâm eden kişi! Benim içinde bulunduğum bütün
haller, yarın sana zâhir olacak. İçinde bulunduğum hallerden
ötürü beni sıkıştırma. Kalbin mağlup olur.
Dünyanın ağırlıkları
başımın üstündedir. Ahiretin ağırlıkları
kalbimdedir. İzzet ve Celâl sahibi ALLAH celle celalüh
ile alâkalı bütün ağırlıklar ise özümdedir,
ruhumdadır. Benim bir yardımcım var mı ki? Kim ki hüsn-ü
niyetle benim önümde diz çöker ve başını rehin
bırakırsa işte o, İzzet ve Celâl sahibi ALLAH’a
hamdedebilir. Benim, İzzet ve Celâl sahibi HAK’tan başka hiçbir
kimsenin yardımına ihtiyacım yok.
Akl-ı selîm sahibi
olunuz, aklınızı kullanınız. Tasavvuf ehline
karşı edepli olunuz. Onlar hakkında sû-i zanlarda
bulunmayalım.
Zirâ hiç şüphe yok ki, onlar, ALLAH’a giden yolun
âşıkları, beldelerin ve insanların muhâfızları ve
koruyucularıdır. Dünya ancak onların yüzü suyu hürmetine ayakta
durur. Yoksa; sizin riyânız, iki yüzlülüğünüz ve şirkiniz neyi
ayakta tutmağa yarar ki ey münâfıklar, ey, İzzet ve Celâl sahibi
ALLAH’ın ve Resulünün
sallallahu aleyhi ve sellemin düşmanları, ey cehennem
odunları!....
ALLAH’ım, Sen benim tevbemi de, onların tevbesini de
kabul buyur! ALLAH’ım, Sen, beni de onları da gafletten uyandır!
Bana da onlara da merhamet et! Kalplerimizi ve diğer
uzuvlarımızı Senin sevginin dışında her
şeyden boşalt. Onları yalnız ve sadece kendine hasret.
Eğer Senin hâricinde bir şeyle meşgul olurlarsa veya
olmaları gerekirse, bu takdîrde diğer uzuvlar, dünyâlık
husûsunda aile efradının geçimine hasredilsin. Kalb ve öz de yalnız
ve sâdece Sana hasredilsin, ey Rabbimiz! Âmin...
-Ey benim sohbetimde bulunmak ve benden istifade etmek
isteyen kişi! Ben öyle bir hal içindeyim ve öyle bir âlemde
yaşıyorum ki, onda ne fânî insanlar vadır, ne dünya vardır
ne de âhiret. Benim içinde bulunduğum bu âlemde, ALLAH'dan başka hiç
bir şeye, gönüllerde yer yoktur. Kim ki, benim söylediğim gibi tevbe
eder, benim sohbetimde bulunur, benim sözlerime hüsnü zan besler ve benim
dediklerimle amel ederse, inşallah o da benim içinde bulunduğum bu
âleme girer ve oradaki insanlar gibi olur.
Aziz kardeşlerim…Bu bilgiler çeşitli
kaynaklardan derlenmiştir. Bütün emeği geçen
kardeşlerimden,
karşılık beklemeden elindekini milletin hizmetine
sunanlardan ALLAH’ım razı olsun…Amin…
Biz
dahi aynı niyetle bu yoldayız. Ki, nasibi olanlar doğru
öğrensin, doğru yaşasın ve inşallah HAK yolda
kazansın…Başarı diama ALLAH’tandır…
...............................................................................................