TARİKAT

 

TARİKAT… Sahibi gibi eşsiz olan… bu harika dini, birinci derece takva, vera, merhamet, doğruluk, temizlik edep ve titizlikle yaşamaya çalışmaktır…

 

TARİKAT…HAK dostları, gönül sultanları, aşıklar, sadıklar, mürşitler ve yüksek ahlak sahibi, temiz kullar yetiştirme mektebidir…

 

TARİKAT… Tatsız meyve veren gönül ağacının, kökünden sökülüp, şuurlu bir dost eliyle, verimli araziye dikildiği, nefsin ve şeytanın kahra uğratıldığı, alçak heveslerin kırıldığı, insan tabiatında yeşermiş zehirli otların ayıklandığı, kalbi ziyan eden kirlerin temizlendiği ve yücelerden huzur yağmurunun yağdığı müstesna bir alemdir

 

 Nasıl ki… Her toprak gül yetiştirmeye müsait değilse… Her insan da tarikata ehil ve münasip değildir...

 

Hayatın binbir çilesinden, acılarından tatmış, dünya ve insanların eziyetleriyle sabır sınırları zorlanmış, kalbi kırık, gönlü yaralı, gözleri yaşlı, temiz kalpli, merhametli ve yüksek gayeleri olan kimselerden, bu mektebe ezelden layık görülenler davet edilir. Zira onlar, bu aziz yola ve yolculuğa lazım gelen manevi teçhizatla doğmuşlardır…

 

 Tarikat…Her isteyenin, hemen kabul edileceği sıradan bir mahalle mektebi değildir…Çünkü, tarikattan HAK dostları, İrfan sahipleri, marifet çiçekleri yetişir.

 

Hakiki tarikatlar asla birbirinden ayrı düşünülemez. Her ne kadar isimleri farklı olsa da; hedefleri bir, edepleri aynı, şeraitleri bu ulvi dindir…yalvardıkları MEVLA hepsini duyar. Kadiri, Nakşibendi, Rufai gibi isim almalarının sebebi, bir düzen ve zikir tertibi getiren zatlardan dolayıdır.

 

Aziz Hocam Abdülkadir Geylani Hazretleri, belli zikir, fikir, edep, disiplin ve zikretme şekli meydana getirmiş, bu usullerle müridleri terbiye etmiştir. Bir düzenle yapılan bu terbiye şekline, kurucusu olduğu için kısaca “Kadiri-Kadiriyye Tarikatı, Kadiri Yolu” gibi isim verilmiştir.

 

Mühim bir husus ise… Kadiri yolu, Nakşibendi yolu misalinde olduğu gibi asla, Şeriatten-Dinimizden ayrı bir takım tatbikatlar anlaşılmasın…Yol birdir…ALLAH celle celalüh yoludur. Farzlara, sünnetlere, edeplere riayet ederek, en yüksek seviyede güzel yaşayıp, ALLAH’ın razı olduğu kulluk makamına ermektir muratları.

 

Bütün hakiki tarikatların tek hedefi vardır…HAK Dostu, güzel ahlaklı insanlar yetiştirmek.

 

 Günümüz kelimesiyle tarikatlar,  aynı merkeze giden otoyoldaki yan yana sıralanan şeritler gibidirler…Sadece terbiye şekli ve zikir yapma yönünden ufak farklılıklar görülür.

 

Şöyleki; Kadiri yolunda açıktan (cehri) zikir yapılırken, Nakşibendi yolunda içinden (hafi) zikir yapılır.Hepsinde kelimei tevhid çekilir, hepsinde Yüce ALLAH’ımın Esma ül Hüsna’sından seçilen mübarek isimler zikredilir.Cehri zikir Hazreti Ali radıyallahu anh efendimizin yaptığı zikir… Hafi zikirde ise, Hazreti Ebu Bekir Sıddık radıyallahu anh efendimiz, O mübarek misal alınmaktadır.

 

İsmi ne olursa olsun…Hakiki tarikatların ana gayesi, kulu terbiye ederek ahlakını güzelleştirmek, kalbini temizlemek, nefsini disiplin altına alarak, farzlara-sünnetlere çok dikkat ederek yaşamayı öğretmek ve neticesinde HAK’ka yaklaşmayı temine çalışmaktır.

 

Günümüzde, sıradan bir dünyalık ilim öğrenmek niyetiyle, üniversite adı verilen yüksek okullara girmek isteyen talebeler, ne imtihanlarla, ne büyük eziyet ve masraflarla nasıl zorlanmaktadır.

 

Tarikatta ise HAK ilmi, Ledünni İlim, İrfan, Marifetullah gibi ancak o yücelere layık görülüp tadanların anladığı, sadece seçme kulların bildiği muhteşem güzelliklere erilir.

 

Bir tek dünyalık ilim için, her gelenin layık görülmeyişine rağmen, tarikata her isteyeni incelemeden nasıl alabilirsiniz…

 

Tarikat, tasavvufun düzenlenmiş ve müesseseleşmiş şeklidir. Tarîkatlar, hakikatlerin yollarıdır. Tarîkatlar, şeriatın birer delili, ab-ı hayat dağıtan bir kevser kaynağıdırlar. Asırlardır nice ehl-i iman, bu menba’dan içmiş, bu muazzam hazineden istifade etmiştir.

 

TARÎKAT:
Tasavvuf yolu; insanları mânen olgunlaştırmak, terbiye etmek, yetiştirmek için, tasavvuf büyüklerinin tâkib ettikleri yol.

 
Hicrî beşinci asırdan îtibâren müesseseleşmeye başlayan tarîkatların fert ve cemiyet hayâtında büyük te'sirleri olmuştur.

 

 İnsanlara; her şeyin ALLAH celle celalüh rızâsı için yapılması gerektiğini anlattılar.Riyâ ve gösterişten uzak, yüksek karakterli insanlar olmalarına yardımcı oldular. Benlik dâvâsından ve kendini beğenmişlikten kurtardılar.

 

 Birlik ve berâberliğe kavuşmuş cemiyetler meydana getirdiler. İslâmiyet'in yayılmasında bilfiil hizmet gören tarîkat mensûbu zâtlar, dünyânın birçok yerlerine dağılıp, insanların İslâmiyet'le tanışmalarına sebeb oldular.

 
Tarîkatların çeşitli isimler alması, başka başka olmalarından değildir. Aynı mürşidin (yol gösteren, rehberlik eden âlimin) talebeleri, birbirlerini tanımak ve mürşidleriyle tanınmak için bulundukları yola mürşidlerinin (hocalarının) ismini vermişler dir. (Abdullah-ı Dehlevî)

 
Son zamanlarda tarîkat diyerek birçok şeyler uyduruldu. Hakîkî İslâm âlimlerinin ve Peygamber efendimizi sallallahu aleyhi ve sellemi görüp, O'nun sohbetinde yetişen Eshâb-ı kirâmın bildirdikleri doğru yol unutuldu. Dinde câhil olanlar, hattâ İslâmiyet'in emirlerine açıkça uymayanlar, şeyh ve tarîkatçı ünvânı alarak, zikir ve ibâdet adı altında, dînimizin yasak ettiği birçok günâhları işlediler. (Abdülhakîm Arvâsî)

 

Tarikat Çeşitleri…

Terbiye usulleri bakımından tarikatlar ana hatlarıyla üçe ayrılır. 1- Nefsani tarikat.  2- Ruhani tarikat.   3-İkisinin karışımı olan tarikat.

 

Nefsani tarikat…

Abdülkadir Geylani Hazretleri hocamın tatbik ettiği, nefsin terbiyesine, onun zehirli dallarının ve köklerinin kurtulmasını esas alan terbiye etme şeklidir.Kadiri tarikatı nefsani bir tarikattır.

Nefsani tarikat, nefsin terbiyesini öne aldığı için terbiye ederken çok çetin manevi ıstıraplarla nefsin beli bükülür, saçları ağartılır, bir daha geri yeşermeyecek şekilde zararlı ne varsa kurutulup, yok edilir.

Bu sebeple nefsani tarikat terbiyesine giren kimselerin, çok sabretmeyi öğrenmeleri icap eder. Ayrıca nice kardeşimizin yolculuğu dört, sekiz, onaltı sene ve daha fazla sürebildiğinden kiminin de tamamlamaya ömrü yetmemektedir.

Fakat…En mühim tarafı şudurki…Bir kere nefs terbiye edilince bir daha geri dönüşü olmamaktadır….Yani tekrar eski terbiye edilmemiş kötü hallere düşmesi yoktur. Neticesi kesin zaferdir…Zira yeşerecek dal bırakılmamıştır. Onun için bu tarikatta ermek, uzun zaman alsa da kaybetmek muhaldir (imkansızdır) denilmektedir.

 

Ruhani Tarikat…

Ruhun terbiyesini öne alarak, nefsin hükümdarlığını yıkmayı esas alan bir terbiye şeklidir. Nakşibendi tarikatı ruhani bir tarikattır. Daha yolun başında güzel çalışanlar nice manevi güzelliklere ererler, sırlar dünyasından manzaralar seyrederler.

Lakin…Ruh güzellikleri tadarken, nefs köşeye sıkıştırılmış aslan gibi beklemektedir. Ruha gelen kuvvetler karşısında sinmiştir. Uyur görünür.

Ne zaman ki kul, biraz gevşer, dikkati bırakır…O an nefs kafesinden fırladığı gibi ruhu tekrar yere serer, kalbi eline alır…Ve o güzel diyarları gezen, nice lezzetleri tadan kardeşin elinde eski acı günler kalır.

Sanki hiç terbiye olmamışcasına geriye döner. Tekrar aynı çalışmalara devam etmesi, yeniden başlaması gerekir. Ancak çok uzun yıllar ısrarla ve dikkatle devam edenler kalıcı neticeye ulaşırlar.

 

İki tarikatın karışımı…

İki tarikatın usullerinden, bazı tatbikatları alarak terbiye etmeyi hedefleyen tarikat erbabı da vardır. Onlar da nice güzel dost kazandırmışlardır bu yola.

Bütün güzel tarikatlar elinden pek çok harika insan yetişip, HAK gülleri dağıtmışlardır aleme. Ne mutlu o mübarek dostları tanıyıp sevenlere, talebe olanlara, onlara yardım edenlere…

 

 Rabıta…

Rabıta, “bağ, münasebet ilgi, alâka, bağlılık, mensub olmak...” gibi manalara gelir. Kendi şahsiyetinden sıyrılıp, şeyhin veya Resulullah’ın sallallahu aleyhi ve sellemin şahsiyetiyle bütünleşme, bir sevgi bağı kurma şeklinde uygulanır.

 

Tasavvufta Çile…

Tasavvuf yolu, bir çile yoludur. Kaba demir kızgın ateşe atılmadan şekillendirilemez. Öyle de, çilesiz nefsi arıtmak mümkün değildir. Saadet sarayına meşakkat yolundan varılır. Tasavvuftaki “çile” ifadesi “kırk gün” manasında Farsça bir kelime olup, Hz. Musa Aleyhisselamın Tur-i Sina’da Tevrat’ı almak için kırk gün riyazette kalmasından alınmıştır.

 

Tasavvufta Aşk…

Aşk, şiddetli sevginin adıdır. Tasavvuf dilinde, Allah’a muhabbet manasında kullanılır. İnsan, aşkı ya mecazi kullanır, ya da hakîkî. Mecazî aşk, fanilere gönül bağlamaktır. Hakiki aşk ise, Allah’ı sevmektir.

İslâmiyet, ana hatlarıyla iman, ibadet ve ahlaktan ibarettir. Kelâm ilmi imanı, fıkıh ilmi ibadeti, tasavvuf ilmi de ahlakı ele alır. Tasavvuf, İslâmı derûnî bir şekilde yaşamaktır. Ruhî ve vicdanî bir duyuşun mahsulüdür. Şekilden mânâya geçmek, kabuktan öze ulaşmaktır. Kâlin hâl olmasıdır.

 

Tasavvuf, İslâmın bildirdiği hedeflere ulaşmada etkili bir yoldur. Bu hedeflerden bir kısmını şu şekilde sıralayabiliriz: Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmak. Yani kalp ve ruhunu, Cenab-ı Hakk’ın razı olduğu sıfatlarla donatmaya çalışmak. İlahi ahlak, en kısa ifadesiyle, “Kur’an ahlakıdır:”

 

Tasavvufta Dünyayı terk etmek…

Tasavvufun mühim esaslarından biri, dünyayı terk etmektir. Şüphesiz bu terk, kesb (çalışma) yönünden değil, kalp yönündendir. Mahiyetine hem madde, hem mânâ derc edilen insan, maddenin mahkumu olmamalıdır. Zira madde, ancak mânâya hizmetkar olabilir.

HAK yolda olanın bilakis en güzel şekilde helal lokma kazanmaya çalışması muhakkak şarttır. Çünkü ibadetlerin kabulü için DOĞRULUK ve HELAL LOKMA ilk sırada yer alır.

 Sade bir müslümana şart olan doğruluk ve helal lokma, tarikat erbabına mutlak lazımdır, ki bunlar olmadan HAK yolda yaşayamazsınız. Sizden bir şey kabul edilmez.

Yine tarikat yolunda başkalarına yük olmak yasaktır. Tam aksine başkalarının yükünü hafifletmek kulu HAK’ka yaklaştırır. Bunun içindir ki çalışmak ve helal kazanmak müslümanın yüce bir vazifesidir.

Bu yolda tembellere yer yoktur. Azimli, zorluklara tahammüllü, çalışkan, yüksek ahlaklı, iradesi çelikleşmiş kullara,  bu kapı daha çabuk açılmaktadır.

Dünyayı terk, yetecek kadarıyla iktifa etmek, fazlasını dağıtmak, kalben dünyalığı sevmemek, kaybettiğinde derin üzülmemek ve gönlü dünyalık işlerle meşgul etmemektir. Fakat sağlığı yerinde ise lokmasını helal yoldan kazanmak için çok gayret göstermelidir.

 

Ledünni İlim…

Ehl-i tasavvuf, duyu, akıl ve tecrübe dışında, bir de ilm-i ledün kabul ederler. İlm-i ledün, vehbî bir ilimdir. Hz. Hızır’ın ilminden bahseden ayetteki “Ledün” kelimesinden hareketle, bu isim verilmiştir. (Kehf Sûresi, 65). Böyle bir bilgi, özel bir bilgidir. Bu bilgi, olayların iç yüzüne vukufiyeti sağlar. Bir çeşit gayb bilgisi, sırlar bilgisidir.

 

Seyru Sülûk

Seyr u sülûk, tasavvufta bir terbiye disiplinini ifade eder. Okumadan âlim, gezmeden seyyah olunamadığı gibi, mücadele ve murakabe olmadan tasavvufta yol alınamaz.

 

ZİKİR…

Zikir, Allah’ı anmaktır. Kur’ân’ın sarih emirlerindendir. “Beni anın, ben de sizi anayım” (Bakara Sûresi, 152), “Allah’ı çokça zikredin ki, felaha eresiniz” (Enfal Sûresi, 45) ayetleri, bu konudaki pek çok ayetten sadece ikisidir.

 

       ÖNEMLİ TARİKATLER VE KURUCULARI

         Bu bölümde büyük tarikatlerin ve vaktiyle Türkler arasında yaygın olanların pîrlerinin terceme-i hallerini ve bizler için faydalı olan sözlerini zikrederek bu hususta muhtasar bir malumat verilecektir.
        Tarikat şeyhleri hakkında müridleri tarafından pek çok menkıbevî eserler yazılmış ve neşredilmiştir. Fazla bilgi edinmek isteyenler bu gibi kitaplara müracaat edebilirler.

   1-KÂDİRİYYE TARÎKATİ
   1. Cüneyd Bağdadî, 2. Ebû Bekr eş-Şibli, 3. Abdurrahman et-Temîmî, 4. Ebû'l-Hasan Ali bin Muhammed el-Kureyşî el-Hünkarî 5. Ebû Saîd el-Mahzûmî, 6. Abdü'l-Kadir Geylanî.

   ABDÜLKADİR GEYLÂNÎ
Künyesi Muhyiddin Ebû Muhammed bin Ebi Salih'dir. GavsA'zam diye şöhret bulmuştur.
Evliyaullahın büyüklerindendir ve Kâdiriyye tarikatinin pîridir. Nesebi İmam Hüseyin bin Ali bin Ebîbekr hazretlerine vâsıl olur.
   470 (1077-78) tarihinde İran'ın Gîlan-Geylan kasabasında dünyaya gelmiştir. Genç yaşında tahsil için Bağdad'a gitmiştir.
   Kadı Ebû Saîd Mahzûmî'den fıkıh, Ebû Bekr bin el-Muzaffer ile diğer meşhur muhaddislerden hadis dinlemiş, bilahare va'z ve tedrise başlamıştır. Hanbelî mezhebinin zayıflaması üzerine bu mezhebe geçmiştir.
Sonraları Ebû Zekeriyya et-Tebrîzî'den edebiyat okumuştur. Tahsilini tamamlayıp, bir müddet daha Bağdad'da va'z u nasihatte bulunduktan sonra, halvete çekilip, riyazetle yaşamaya başlamıştır.  Mücahede-i nefse ve sahralarda ikametle, zühd ve ibadete koyulmuş, o sıralarda Şeyh Ahmed Debbâs'la sohbet edip, kendisinden ahz-ı tarikat etmiştir.
   528 (1134) tarihinde Ebû Sa'd Medresesi'nde ders verirken, aynı zamanda usûl-i fıkıh ve tasavvufa ait bazı kitaplar yazmıştır.
   561 (1166) tarihinde Bağdad'da vefat etmiştir.
   Abdü'l-Kadir'in telifâtı umumî olarak dinî mevzulara aittir ve ekserisi va'z ve hutbelerden ibarettir:
   1. El-Gunyet-üt Talibin Tarîki'l-Hakk: Sülûk ve ahlaka ait bir risaledir. Kahire'de 1288 (1871) tarihinde tab' edilmiştir.
   2. El-Fethu'r-Rabbânî: 545-546 (1150-1151) yılları arasında verdiği altmış iki va'zdan ve bir zeyilden ibarettir. Bu kitap da 1302 (1885) tarihinde Kahire'de basılmıştır.
   3. Fütûhu'l-Gayb: Oğlu Abdürrezzak'ın topladığı çeşitli mevzular hakkında babası tarafından verilmiş yetmişsekiz va'azı havidir. 1304 (1887) tarihinde basılan "Behcetü'l-Esrar"ın kenarındadır.
   4. Hizbü Beşâiri'l-Hayat: Tasavvufî evraddan ibarettir. İskenderiye'de 1304 (1887)'de basılmıştır.
   5. Cilau'l-Hâtır min Kelami'ş-Şeyh Abdi'l-Kadir: Keşfü'z-Zünûn, c.1, s. 592'de zikredilmiştir.
   6. El-Mevâhibu'r-Rabbaniyye ve'l-Fütûhu'r-Rabbaniyye fi Meratibi'l-Ahlaki's-Seniyye ve'l-Makamati'l-İrfaniyye: Ravza-tü'l-Cennat, s. 441'de zikredilmiştir.
   7. Yevakîtü'l-Hikem: Keşfü'z-Zünûn, c. 2, s. 2053'de zikredilmiştir.
   8. El-Füyûzatü'r-Rabbaniyye fi'l-Evradi'l-Kadiriyye: Bu eser de 1303 (1886) tarihinde Kahire'de basılmıştır.
   9. Behcetü'l-Esrâr ve diğer terceme-i hal eserlerinde mevcut olan mev'izalarından ibarettir.
   Eserlerindeki mev'izaların umumî mevzuları şudur.
   Müridin bir müddet çile devresini geçirerek, dünyadan tamamiyle el çekmesi ve bundan sonra tekrar dünyaya dönüp, ondan haz ve nasibini alarak, başkalarını irşad etmesi.

   2-YESEVİYYE TARİKATİ
   1. Cüneyd Bağdadî, 2. Ebû Ali Rudbârî, 3. Ebû Ali Kâtip, 4. Ebû Osman Mağribî, 5. Şeyh Ebû Kasım Kürkanî, 6. Ebû Ali Faremedî, 7. Hoca Yusuf Hemedânî, 8. Ahmed Yesevî.

   HOCA AHMED YESEVÎ
   Ahmed Yesevî, ilk tahsil yıllarını Yesi'de geçirdikten sonra Maveraünnehr'in büyük İslam merkezi olan Buhara'ya geldi. Buhara o sırada İslam kültürünün çok mühim bir iliydi.
   Ahmed Yesevî, Buhara'da devrin en ileri gelen alim ve mutasavvıflarından Şeyh Yusuf Hemedanî'ye intisap ederek, onun nüfuzu altında kaldı ve onunla beraber birçok yerleri gezdi. Şeyhinin büyük teveccühünü kazanarak onun üçüncü halifesi oldu. Ahmed Yesevî ilk iki halifeden sonra 555 (1160)'de Buhara'da şeyhin postuna geçti; bilahare Yesi'ye döndü. 562 (1166)'de ölümüne kadar bu şekilde kuvvetli bir tasavvuf çalışması  yaptı.
Ahmed Yesevî, Sir-Derya havalisinde, Taşkent ve mülhakatında, Seyhun ötesindeki bozkırlarda büyük bir nüfuz kazandı.
   Bütün İslam tarikatlerinde mevcut olan bir usul gereğince Ahmed Yesevî de henüz hayatta iken bazı halifelerini çeşitli memleketlere göndermiştir. Bugün bu halifelerinden çoğu o memleketlerde yadedilmektedir.
   Bu arada halkın kolayca anlayabileceği tarzda, hece vezni ile ve Türkçe, sofiyane manzumeler yazdı. Bu manzumeleri biraraya getirilip "Divan-ı Hikmet" ismi verilen bir kitapta toplanmıştır.

 

   3-RUFÂİYYE TARİKATI
   1. Cüneyd Bağdadî, 2. Ebû Muhammed Rüveym Bağdadî, 3. Ebû Saîd Yahya, en-Neccarî el-Vâsıtî, 4. Ebû Mansûr et-Tayib, 5. Şeyh Mansûr el-Betayihî er-Rabbanî, 6. Ahmed Rufaî.

   AHMED RUFÂÎ
   Bazı müelliflere göre 500 yılının Muharrem'inde (Eylül 1106), diğerlerine göre 512 (1118)'de Basra bölgesinde Hasan köyünde doğmuştur. Babasını yedi yaşında iken kaybetmiştir. Seyyid Ahmed'i dayısı Mansûr büyütmüştür.
   Mansûr, yeğenini Basra'ya göndererek Şafiî alimlerinden olan Ebû'l-Fadl Ali el-Vâsıtî ile dayısı Ebû bekr el-Vâsıtî'den ders okutmuştur. Yirmi yedi yaşında tahsilini bitirip Ebû'l-Fadl'dan icazet aldığı vakit Ümmü Âbide'ye yerleşmiş, dayısının ölümünden sonra da tarikat şeyhi olmuştur 540 (1145).
   Ebû'l-Hüdâ'ya göre Ahmed Rufaî hazretlerinin şu eserleri mevcuttu:
   1. 577 (1181) ve 578 yıllarında irad etmiş olduğu iki hitabe,
   2. Kasidelerinden teşekkül eden bir divan.
   3. Dua, vird ve hizibleri ihtiva eden bir mecmua,
   4. Bazı vesileler ile söylemiş olduğu birçok sözler ki, bunlardan bazıları meviza denilecek kadar uzundur.
   Ahmed Rıfaî önce Mansûr'un yeğeni Hatice ile evlenmiş, onun vefatından sonra Muhammed bin el Kasımiyye'nin kızı Nefise'yi nikahlamıştır. Bu hanımından birçok çocuğu olmuştur.
   İbn Celal "Cilâu's-Sadâ" isimli kitabında Ahmed Rufaî'yi:
   "Muaşereti güzel, maişeti kolay ve sade, nefsi gani, ilmi çok, ketum, sözünde duran, kusurları örten, fukara ile düşüp kalkan, ezaya sabır gösteren, düşmana bile nasihat eden insanların sevinç ve üzüntülerine iştirak eden" bir zat olarak tavsif ediyor.
   "Sahibu'l-Berâhin" isimli kitabında ise Ahmed Rufai'nin:
   "Sözünde duran, şehvete düşkün olmayan, kanaatkar, eline geçeni bezleden, kötü söz asla söylemeyen, az yiyip içen, insanların her işlerine koşan, onlara faydalı olmaya çalışan" kimse olduğundan bahsetmiştir.

   4-MEDYENİYYE TARİKATI
   1. Cüneyd Bağdadî, 2. Ebû Ali Rudbarî, 3. Ebû Ali Hüseyin bin Ahmed el-Kâtib, 4. Ebû Osman el-Mağribî, 5. Ebû Kasım Ali bin Abdi'l-Vahid el-Kürkânî, 6. Ebûbekr bin Abdillah et-Tûsî, 7. Ebû'l-Fütûh Necmüddin Ahmed Gazzalî, 8. Ebû'l-Fadl Muhammed Bağdadî, 9. Ebû'l-Berekât Ali Bağdadî, 10. Ebû Ya'za el Mağribî, 11. Ebû Saîd Mağribî, 12. Ebû Medyen Şuayb bin el-Hüseyn el-Mağribî.


   EBÛ MEDYEN ŞUAYB
   Meşhur Endülüs mutasavvıfı, İşbiliyye civarındaki Cantillana kasabasında doğmuş, 594 (1197-1198) tarihinde vefat etmiş ve Tilemsen yaknıında el-Ubdâd'a defnedilmiştir.
Fakir bir aileye mensuptu. Henüz küçük yaşlarında Kur'an-ı Kerim'i ezberlemiş ve yine o sıralarda dokumacılık san'atını da öğrenmiştir.
   Daha sonra tahsil için Fas'a gitmiş, orada tasavvufa meyletmiş ve Şeyh Ebû Ya'san'dan faydalanmıştır. Dünyayı ve ona karşı olan muhabbeti terkederek tasavvufî mertebeleri aşmış ve kutubluk makamına yükselmiştir.
   Fas'da birkaç senelik ikametten sonra Mekke'ye gitmiş ve rivayete göre orada meşhur Abdülkadir Geylani ile buluşmuştur. Mekke'den ayrılıp Becâye şehrine yerleşmiş, orada büyük şöhret kazanmıştır.
   Neşrettiği akideler Sultan Ebû Yusuf, Ya'kûb'u kuşkulandırmış ve Merakeş'e celbedilmiştir. Ancak bu seyahat sırasında yolda vefat etmiş ve Rabiatü'l Ubbâd'a defnedilmiştir. Ubbâd köyündeki mezarı halen ziyaretgahdır.
   İbnü'l-Arabî, FütûhatMekkiyye'sinde ondan pekçok bahsetmiş ve birçok hikayeler nakletmiştir. Fakat bununla beraber onu hiç görmemiştir.
   Ebû Medyen tarafından ta'lim edilen akide Yahya bin Haldûn'a göre onun ekseriya tekrar ettiği şu beyitte hülasa edilmiştir.
   "Eğer hakikî hedefe ulaşmak istiyorsan, Allah'tan başka maddî ve maddeye bağlı bulunan herşeyi terket".
   Ebû Medyen'in eserleri bazı tasavvufî ve dinî şiirler ile, bir vasiyye ve bir akideden ibarettir. Bu yazmalar Paris ve Cezayir milli kütüphanelerinde, arapça yazmalar kısmında mevcuttur.8

   5-KÜBREVİYYE TARİKATI
   1. Ebu Necib Abdü'l-Kahir Zıyaüddin Sühreverdî, 2. Rûzbihan Baklî, 3. İsmail Kasrî, 4. Ammâr Yasir, 5. Necmüddin Kübrâ.

   NECMÜDDİN KÜBRÂ
   Kübreviyye veya Zehebiyye tarikatinin kurucusu olup, XII, XIII. asır İran sofîlerinin en mühim şahsiyetlerinden biridir. İsminin tamamı Ahmed bin Ömer Ebû'l-Cennab Necmüddin Kübrâ el-Hivakî el-Harezmî'dir.
   Sofîliğin gelişmesinde rolü pek büyük olmuştur. Onun birçok talebeleri arasında tasavvufî akidenin büyük mümessillerini bulmaktayız.
   Münazara ve mübaheseyi çok sevdiğinden ve her münazarada hasımlarını yendiğinden kendisine, "et-Tammetü'l-Kübra" ismi verilmiştir. Bu isim sonraları çok meşhur olmuş, zamanla baştaki kelime de unutularak sadece "Kübra" denmiştir.
   Necmüddin Kübrâ 540 (1145) senesinde dünyaya gelmiş, genç yaşta seyahatlere çıkmış ve Mısırda meşhur Şeyh Rûzbihan el-Vezzah el-Mısrî ile tanışmış, onun müridi olmuş ve şeyhinin nezareti altında son derece sıkı riyazet geçirmiştir. Bu sırada şeyhin teveccühünü kazanmış ve kızı ile evlenmiştir. Necmüddin birkaç sene Mısır'da kalmış, bu zaman zarfında iki oğlu dünyaya gelmiştir.
   Bir gün İmam Ebu Nasr Hafza'nın Tebriz'de "sünne" hakkında güzel dersler verdiğini duymuş, bunun üzerine hemen oraya hareket ederek Sermeydan mahallesinde Zahide hankâhında oturan mezkur kelam aliminin derslerine devam etmiştir.
   Necmüddin "Şerhü's-Sünne ve'l-Mesalih" adında mukaddime mahiyetindeki kelama dair eserini burada yazmıştır.
   Bundan sonra Şeyh Necmüddin AmmarYasir'e intisap etmiş, onun tavsiyesi üzerine tam bir sofî olabilmek için, İsmail Kasrî'nin mektebine girmiştir. Buradan ikinci hırkayı (hırkayı teberrük) almış ve şeyhinin yanına dönmüştür.

   ___________________
   
              Ey Evladım…

Bu yayınlarımızdaki esas maksat HAK yolunun inceliklerini, özünü tanıtmak olduğundan; dini bilgilere, hayat hikayelerine, hizmetlere ayrıntılı olarak fazla yer veremiyoruz. Zira, internette DİN yazıp, arasanız binlerce sayfa bulursunuz.

Fakat tarikat, tasavvuf, ALLAH dostu (celle celalüh), evliya, mürşidi kamil gibi…ancak o  diyarlarda yaşamış, o yollardan gidip-gelmiş kimselerin bildiği ilimden, bir miktar güzellikler sunmak istiyoruz.

Şunu hiç unutmayın…ŞERİATI, yani bu yüce DİNİ iyice öğrenmeden…hakiki bir mürşidi kamil bulmadan… asla tarikat-tasavvuf yoluna girmeye kalkışmayın…Yol,  muazzam düşmanlar ve tuzaklarla doludur. Bilmeyene, rehberi olmayana acımazlar…

 

Aziz kardeşlerim…Bu bilgiler çeşitli kaynaklardan derlenmiştir. Bütün emeği geçen kardeşlerimden,  karşılık beklemeden elindekini milletin hizmetine sunanlardan ALLAH’ım razı olsun…Amin

Biz dahi aynı niyetle bu yoldayız. Ki, nasibi olanlar doğru öğrensin, doğru yaşasın ve inşallah HAK yolda kazansın…Başarı diama ALLAH’tandır

 

 ...........................................................................................................