![]()
TASAVVUF… Yüce dağ
başında çiçek açan… yabani çalının…harika bir bahçıvan
tarafından alınıp… münbit bahçeye dikilerek… güzel kokular
saçan… dikensiz gül haline getiririlmesidir…
Tasavvuf, ebedî
saadete nâil olmak için nefsi tezkiye, ahlakı tasfiye, zâhir ve
batını tamir hallerinden bahseden bir ilimdir.
Tasavvufu kâlden ziyade bir hâl ilmi olarak da
ifade edebiliriz. Her ilim gibi tasavvuf ilminin de tarifi
yapılmıştır. Tasavvuf, diğer ilimlerden farklı
olarak, mutasavvıflarca çeşitli şekillerde tarif
edilmiştir.
Bu tariflerin, her sofînin işgal
ettiği makama, kendi derecesine göre yapıldığını
gözden uzak tutmamak gerekir.
TASAVVUF:
Tasavvuf, kalbi sâf yapmak, kötü huylardan temizlemek ve iyi
huylarla doldurmak
demektir. Tasavvuf hâl işi olduğu için, yaşayan bilir, ta'rîf ile, anlatmakla anlaşılmaz.
Tasavvuf ilmi, kalb ile yapılması ve sakınılması
lâzım olan şeyleri ve kalbin, ruhun temizlenmesi yollarını öğretir. Buna (Ahlâk ilmi) de denir.
Tasavvuf, dînin emirlerine uyup, yasaklarından kaçarak kalbi kötü
huylardan temizleyip,
iyi huylarla doldurmak demektir.
Tasavvuf, sünnet-i seniyyeye yapışmak ve bid'atlerden kaçmaktır.
Tasavvuf, nefsin îmân ve itâ'at etmesi, bütün ibâdetlerin ve bütün
hayırlı işlerin hakîkî ve kusursuz olmasıdır. ALLAH’ü Teâlânın lütf ve ihsanı
ile daha yükseklere çıkanlar da olur.
Tasavvuf, fâni olan herşeyden yüz çevirip, bakî olana
bağlanmaktır.
Tasavvuf, islâm ahlâkı ile süslenmektir.
Tasavvuf, ölmeden önce ölmektir.
Tasavvuf Edeb Demektir
Tasavvuf, baştan başa edebdir, tamamen edebden
ibarettir
Tasavvuf, kadere rızâdır.
Tasavvuf, HAK Teâlâya inkıyaddır, kayıtsız
şartsız teslimiyettir.
Tasavvuf, emeli bırakıp, sâlih amele devam etmektir.
Tasavvuf, kalbi kötü huylardan temizlemek ve iyi huylarla
doldurmaktır.
Tasavvuf, namaz, oruç ve geceleri ibâdet etmek demek değildir.
Bunları yapmak
her insanın kulluk vazifesidir. Tasavvuf, insanları incitmemektir. Bunu yapan, vâsıl olmuş, ya'nî
maksada kavuşmuştur.
Tasavvuf, insanı, ibâdetlerde
lâzım olan ihlâsa ve insanlara
karşı lâzım olan güzel ahlâka
kavuşturan yoldur, insana bu yolu
mürşid-i kâmil öğretir.
Tasavvuf, her sözünde, her işinde, dine yapışmaktır.
Tasavvuf, ızdırâb çekmektir.
Sükûn ve rahatlıkta, tasavvuf olmaz.
Ya'nî,
âşıkın ma'şûku aramaya çalışması,
ma'şûktan başkası
ile rahat etmemesi lâzımdır.
Tasavvuf, Resûlullahın
sallallahu aleyhi ve sellemin mübarek
kalbinden çıkıp, evliyanın
kalblerine gelen bilgilerdir.
Tasavvuf, kendi nefsinin ayıplarını, kusurlarını
anlamaktır ve dîne uymakta kolaylık ve lezzet hâsıl olmaktır ve gizli
olan şirkten, küfürden kurtulmaktır.
Tasavvuf, herkese merhametli olmak ve ruhsat olan ameli terk etmektir.
Ağlıyan
bir kimse görsek, hangi üzücü şeyin bu kimseyi ağlattığını bilemeyiz. Eğer ayağına diken
battığı için ağlıyorsa, diken bize batmadığı için, ona
verdiği ızdırâbı
anlıyamayız.
Bir
delinin, ne için güldüğünü bilemeyiz. (Şunun için gülüyorum) dese bile, o hâdise deliye te'sîr ettiği gibi
bize te'sîr etmez. Âşığın hâli bir başkadır.
Tasavvuf da böyle
bir hâl işi olduğu için biz bilemeyiz.
Tasavvuf
Tasavvuf bir ahlâktır:
"Tasavvuf
güzel ahlâktır". "Tasavvuf, ALLAH'ın ahlâkı ile ahlâklanmaktır".
Tasavvuf, şimdi—burada yaşamaktır: "Tasavvuf, zamana hakim olmaktır." "Tasavvuf, her
zaman, İçinde bulunulan vakte uygun
şeylerle meşgul olmaktır." Bu nedenle Mevlana, sûfî
İçin İbnu'l-Vakttir/Vaktin
oğludur" der.
Tasavvuf
kalbin arındırılmasıdır:
"Tasavvuf
muhalefet etme hallerinden kalbin tasfiye edilmesidir." "Ferag-i kalb denilen, gönlün
dünya arzu ve
düşüncesinden hâli olması Tasavvuf yolunun temelidir".
Tasavvuf nefsin isteklerini terk etmektir: "Tasavvuf, nefsin tüm nazlarını ve arzularını
terk etmektir."
Tasavvuf dünya hayatına gönül vermemektir: "Tasavvuf, dünya sana
yöneldiği zaman onunla sevinmek, dünya sırtını döndüğü zaman üzülmemek,
dünya için sevinme ve üzülme düşüncesine kalpte yer vermemektir."
Tasavvuf zorlu ve çetin bir
yolculuktur.
"Tasavvuf, çiledir,
sıkıntıdır; ıstırap ve çilenin olmadığı yerde tasavvuf yoktur." Sühreverdi şöyle açıklıyor: "Ruh, Cenab-ı
HAK'kın kahrına doğru cezbolunur.
Sufûıin ruhu, kurb-i İlahî cihetine çekilir. Nefs ise, aşağı çökme özelliği sebebiyle
kendi aleminde (dünyada) kalmak
ister, ancak daha sonra ruhtaki değişmelere tâbi olur." Tasavvuf fizyolojik
süreçleri kontrol altında tutmaktır:
"Tasavvuf şu üç
şey üzerine kurulmuştur:
Zaruret olmadıkça yememek, uykuya
mağlup olmadan uymamak ve mecburiyet olmadıkça konuşmamak."
"Tasavvuf, duyu organlarını zabt, nefeslerini denetim altına almaktan
ibarettir."
Tasavvuf, insanlara bağımlı
olmamaktır-. "Tasavvuf,
hakikatleri almak, İnsanların elindekinden ümit kesmektir."
Tasavvuf
peygamberâne yaşayıştır:
Cüneyd hazretleri (909): Tasavvuf, su sekiz haslet üzerine
kurulmuştur, der: "Seha, rıza , sabr, işaret, gurbet, suf
giyme, seyahat ve fakr.
Seha, Hazreti İbrahim aleyhisselam,
rıza Hazreti İshak aleyhisselam, sabır Hazreti Eyyub aleyhisselam, işaret
Hazreti Zekeriya aleyhisselam, gurbet
Hazreti Yahya aleyhisselam,
suf giyme hazreti Musa aleyhisselam, seyahat Hazreti İsa aleyhisselam ve
fakr Hazreti Muhammed
aleyhisselam'a sallallahu aleyhi ve
selleme aittir".
Tasavvuf, sûffnin kendini insanlığa
adayışıdır. Cüneyd hazretleri: "Sûfî üzerine iyinin de
günahkarın da bastığı toprak gibidir (halkın yükünü sırtında
taşır) altında her şeyin gölgelendiği buluta ve her
şeyi sulayan yağmura benzer.
Tasavvuf seyr-i sülük
yoludur.
Tasavvuf bir din ve ruh eğitimidir:
"Tasavvuf,
Önemi, Kur'an ve Hadisle belirtilen kalb-i selim ve takva ile sevgi ve kulluk dolu bir gönül
sahibi olarak ve çeşitli zikirler ve mürşidlerin eğitim ve
denetimi altında yapılan bir din ve ruh eğitimidir."
Tasavvuf, sûfînin üzerinde ALLAH Teala'dan başka kimsenin bilmediği bir
takım fiillerin cari olması ve ALLAH'tan başka kimsenin
bilmediği şekilde sufînin ALLAH celle celalüh ile
olmasıdır.
Tasavvuf,
ALLAH'ın sendeki seni öldürüp, Kendisiyle yaşatmasıdır.
Olmadan evvelki gibi
olmaktır. Tasavvuf, yakıcı bir şimşektir. Tasavvuf, kevni görmekten masum
olmaktır.
Tasavvuf gamsız olarak ALLAH Teala'nın huzurunda oturmaktır.
"Tasavvufa sahip olan
zahiren de batinen de kendini görmez,
herşeyi HAK için ve (HAK'ka ait olarak) görür.
"Sufilik, imanın samimiliğidir. Bunun nihai
sonucu ise Vahdet-i Vucüd'dur. Tasavvuf o andır ki, işte o anda
İnsan, "ALLAH'ın ruhundan ona üflediğinin"
(Hicr: 29; Secde: 9; Sâd: 72) şuuruna erer.
Yenme
gücünü yalnız ALLAH'tan aldığının farkına varır:
"Okları attığın zaman da sen atmadın, fakat ALLAH attı". (Enfal: 8 / 17).
Sühreverdi
Hazretleri: "Tasavvuf ilmi saf gönüllere,
ihlaslı kalplere inen Rabbani bir HAK vergisidir.
İşaretle onun künhüne vanlamaz…
Sufî tâifesinin efendisi Cüneyd Hazretleri buyurdular ki:
«-Tasavvuf, HAK’ın seni sende
öldürmesi ve kendisiyle diriltmesidir.»
tasavvuf nedir, diye
sorulduğunda:
«- Başkasına alâkasız kalarak ALLAH celle celalüh ile
olmaktır.» cevabını aldılar. Bundan maksat,
«masiva-dış dünya»dan sevgi alâkasını kesip, ancak o
alâkayı ALLAH’a hasretmektir.
«- Tasavvuf, içtima ile zikir, istima (dinleme) ile vecd, ittiba ile ameldir.»
Yani, toplulukla zikir, Kur’an dinlemekle vecd ve Peygambere sallallahu aleyhi
ve sellem uymakla amel etmektir.
«- Tasavvuf, şeriat yasaklarına ve kötü ahlâka karşı
sürekli mücâhededir.»
Ruveym Bin Ahmed Bağdadî Hazretleri dedi ki:
«-Tasavvuf, yalnız, ALLAH’a acz ve ihtiyaçla sığınmak,
mahlûkatın ihtiyaçlarına koşmak, Şeriat yasakları
dışında taarruz ve mücadeleyi terketmektir.»
Şibli Hazretleri, tasavvufu: «her türlü endişe ve düşünceden
uzak, ALLAH celle celalüh ile olmaktır,» şeklinde tarif
etmiştir.
«- Sûfî, kalple halktan kopan ve sürekli HAK’la olandır.»
«- Tasavvuf, yakıcı şimşek...»
Ebu Muhammed Cerirî Hazretleri, tasavvufun tarifinde dedi ki:
«- Tasavvuf, her düşük ahlâktan çıkmak, her yüksek ahlâka ermek...»
Maruf Kerhi Hazretleri:
«- Tasavvuf, sevgilinin
kapısından kovulunsa da orada yerleşmektir.»
«- Tasavvuf, uzaklığın kederinden sonra,
yakınlığın safasıdır.»
"Tasavvuf, gerçekleri almak,
mahlûkatın elinde olan şeylere gönül bağlamamaktır.1
Gerçekleri almak, hak ve hakikat
olmayan, yani doğru olmayan her şeyi bırakıp, ancak ilahî
hakikatleri edinmeye çalışmaktır.
"Tasavvuf, eşyanın
hakikatine bakıp, halkın bildiğini terketmektir."
Eşyanın hakikatine bakmak,
mahiyetini tetkik etmek, sebeb-i hilkatini düşünmek, neye
yaradığını araştırmak, nasıl istifade
edileceğini öğrenmek demektir. Zira halk, yalnız görülen
evsaftan bazılarını görür geçer; ârif tetkik ile mükelleftir.
Ebu Turâb Hazretleri:
«- Sûfî odur ki, hiç bir şeyden kederlenmez ve herşeyde safa bulur.»
Zünnun Mısrî Hazretleri:
«- Tasavvuf ehli, ALLAH’ı herşeye tercih eden, ALLAH’ın da
onları herşeye tercih ettiği topluluk...»
Ebu Yakup Hazretleri:
«- Tasavvuf, öyle bir haldir ki, bütün beşerî sıfatları yok
eder.»
Ebu Hüseyin Hazretleri:
«- Tasavvuf, kalbe gelen nurların, İlâhî mânâların keyfiyetinden
ibarettir; yoksa, ALLAH’ı anmanın kemmiyeti değil...»
Ebu Sehl Sa’lûkî Hazretleri:
«- Tasavvuf itirazdan vazgeçmektir. Yani, mukaddes Şeriat’in
yasakladığı şeyler dışında itirazı
terketmek...»
Bazıları da şöyle dediler:
«- Sûfî’nin hali değişmez; değişse de kederlenmez.»
Hasılı, tasavvuf, beşerî sıfatlardan çıkıp;
meleklik sıfatlarına bürünmeye ve İlâhî Ahlâk ile ahlâklanmaya
hizmet eden bir haldir.
Tasavvufta Makamlar
Tasavvuf
erbabından Mevlânâ Abdür-rahmân
Cami hazretleri
buyuruyor ki:
Tasavvufta, makamların sonuna varan mutasavvıflar iki
çeşittir:
Birincisi, Peygamber aleyhisselâmın izinden giderek, kemâle erdikten sonra, insanları
irşâd için halk derecesine indirilmiş irşâd
ehli olanlardır.
İkincisi, yükseldikleri derecelerde
bırakılıp insanların
yetişmesi ile vazifeli olmıyanlardır.
Tasavvuf yolunda yürüyen mutasavvıflar da iki
kısımdır:
Birincisi, ALLAH’ü Teâlâdan başka her şeyi unutup,
yalnız O'nu ister. [Yunus Emre-nin
"Bana Seni gerek Seni" demesi gibi.]
İkincisi de Cenneti istiyen talihlerdir.)
İmâm-ı Rabbâni hazretleri buyurdu ki:
(Tasavvuf
ehlindeki hâller ve ma'rifetler, muhabbetin fazla olmasından hâsıl oluyor. ALLAH’ü Teâlânın
sevgisi, bu büyükleri o
kadar kaplıyor ki, başka şeylerin ismi ve cismi hatırlarına
gelmiyor. Başka bir şey görmüyorlar, ister istemez, sevgi sarhoşluğu ile, üzerlerini bu
hâlin kaplaması ile, başka şeyleri yok biliyorlar. ALLAH’ü Teâlâdan
başka bir şey görmüyorlar.
[Hallâc-ı Mansûr'un "Enel-HAK" demesi gibi.] Bu
hâllerin ve rna'rifetlerin ötesinde başka kemâller ve üstünlükler vardır ki, o, kemâ-lâtın yanında bu hâller
ve ma'rifetler, okyanus
yanında bir damla gibidir.)
İmâm-ı Mâlik hazretleri buyurdu ki:
(Fıkhı öğrenmeden
tasavvuf ile uğraşan dinden çıkar, zındık olur.
Fıkhı öğrenip tasavvuftan haberi olmıyan
bid'at sahibi, sapık olur. Her ikisini
edinen hakikate kavuşur.)
Ahlâk ve kalb ilmi. Kalbi kötü huylardan
temizleyip, iyi huylarla doldurmak. Kalbde îmânın vicdânileşmesi,
yâni Ehl-i sünnet îtikâdının kalbde sağlamlaşması ve
şüphe getirici te'sirlerle sarsılmaması, nefs-i emmâreden
doğan tenbelliklerin ve sıkıntıların giderilip,
ibâdetlerde kolaylık ve lezzet hâsıl olması. ALLAH’ü Teâlâ ile
olmak, iyi ahlâk edinmek ve dînin emirlerine uymak.
Tasavvuf büyüklerinin hepsi, Ehl-i sünnet îtikâdında idi. Bid'at
sâhiplerinin hiçbiri, ALLAH’ü Teâlânın ma'rifetine
yaklaşamamıştır. Evliyâlık nûrları bunların
kalblerine girmemiştir. (Abdullah-ı Dehlevî)
Tasavvuf ehlinin üç vasfı vardır. Toprak gibidir, iyiye de, kötü
kimseye de verir. Bulut gibidir, her şeyi gölgeler. Yağmur gibidir,
sevilen kimseyi de, sevilmeyen kimseyi de sular. (Harkûşî Abdülmelîk bin
Muhammed)
Tasavvuf hâldir, söz değildir, söz ile ele geçmez. (Seyyid Abdülkâdir-i
Geylânî Hazretleri)
Tasavvuf, Resûlullah efendimizin sallallahu aleyhi ve sellemin sünnet-i
seniyyesine uymak, fazla konuşmayı, fazla yemeği ve fazla uykuyu
terk etmektir. (Alâüddevle Semnânî)
Tasavvuf, insanı ALLAH’ü Teâlâdan uzaklaştıran şeylerin
hepsini terketmektir. (Ali bin Sehl)
İnsana lâzım olan önce Ehl-i sünnete uygun inanmak, sonra
şerîate (dînin emir ve yasaklarına) uymak, daha sonra tasavvuf
yolunda yükselmektir. (Muhammed Bâkî-billah)
Şimdiye kadar yedi yüz velî, tasavvufun târifinde türlü sözler
söylemişlerdir. Bu sözlerin özü, şu noktada toplanabilir: Tasavvuf,
vakti, en değerli olan şeye harcamaktır. (Ebû Saîd Ebü'l-Hayr)
Tasavvuf…
İslâmiyet, ana hatlarıyla iman,
ibadet ve ahlaktan ibarettir. Kelâm ilmi
imanı, fıkıh ilmi ibadeti, tasavvuf ilmi de ahlakı ele
alır. Tasavvuf, İslâmı derûnî bir şekilde
yaşamaktır. Ruhi ve vicdanî bir duyuşun mahsulüdür.
Şekilden mânâya geçmek, kabuktan öze ulaşmaktır. Kâlin hâl
olmasıdır.
TASAVVUFUN
GAYESİ
Tasavvufun gayesi, kötü ahlâk ve maddî-mânevî düşük vasıflardan
arınmak; iyi ahlâk ve üstün vasıflarla donanmaktır. Şöyle
ki:
«Ben üstün ahlâk değerlerini tamamlamak için gönderildim» meâlindeki
hadisin işaretlerinden, en üstün Peygamberin sallallahu aleyhi ve sellemin
gönderilişi ve peygamberliğindeki gayenin, yüksek ahlâkı
tamamlamak olduğu anlaşılmış oluyor.
Bu yola bağlı olan taifenin de maksatlarının en
yükseği ve isteklerinin gaye noktası, her şeyde Peygamber’e tam
anlamıyla ittiba (uyma)dır. Zahirde ve batında mahlûkatın
en faziletlisi olan ALLAH celle celalüh Resûlüne sallallahu aleyhi ve selleme
hakikatiyle vâris olmaktır. Demek ki, tasavvufun ve dolayısiyle
velâyetin de gayesi bu olmak lâzım gelir.
Tasavvuf, İslâmın bildirdiği hedeflere
ulaşmada etkili bir yoldur. Bu hedeflerden bir kısmını
şu şekilde sıralayabiliriz: ALLAH’ın ahlakıyla
ahlaklanmak. Yani kalp ve ruhunu, Cenab-ı HAK’kın razı
olduğu sıfatlarla donatmaya çalışmak. İlahi ahlak, en
kısa ifadesiyle, “Kur’an ahlakıdır:”
Biline ki, hakikat üçtür:
Birincisi; üstün, tek, faal olan mutlak hakikattir ki, bu bizzat «Vâcib’ul
Vücûd»tur. Bu da bizzat Mevlâ’nın hakikati...
İkincisi, süflî, münfail ve mukayyet hakikatlerdir ki, bunlar feyz ve
tecellî ile «vacip hakikat»ten bir lûtuf olarak sunulan, varlık halinde
kalmaya müsteit hakikatlerdir. Bu da küçük âlem olan insanın
dışındaki âlemlerin hakikatidir.
Üçüncüsü; itlak (mutlak) ve takyit (bağımlı olma), fiil ve
infial, tesir ve teessür arasını birleştiren; bir yönüyle
mutlak, bir yönüyle mukayyet, bir yönüyle faal ve bir yönüyle de münfail olan
hakikattir. Bu da insanın hakikati... İşte bu hakikat,
başlangıç itibariyle büyük başlangıç; ve bu yola girdikten
sonra da büyük netice mertebesini haizdir. Bu hakikat, büyük âlemin bir
nüshası ve bütün hakikatlerin toplayıcısı olmak
bakımından İlâhî hilâfet makamına istidat sahibi, küçük
âlem olarak bilinen insandır ki, ilk hakikati itibariyle üstün
vasıflara, ikinci hakikati itibariyle de düşük ahlâka, süflî
vasıflara sahiptir.
Görüldüğü gibi, avamdan insanda, iki itibar vardır. Birinci
itibarın yüksek vasıfları, bu çeşit insanda, zayıf ve
örtüktür. Hattâ bazan avamlık o derece galip gelir ki, o insanda, iyi
ahlâka sadece bir istidat baki kalır.
İnsan, avamlık
derecesinden yavaş yavaş, ilâhî yakınlık derecelerine
yükseldikçe, ilk hakikati galip duruma yükselerek, düşük
vasıfları ve iyi ahlâkı eksilir; üstün vasıfları ve
iyi ahlâkı da artar. İşte bu terakkî derecelerine
ulaşıldıkça, avamlıktan kurtulup; havaslık, yani
seçkinlik, üstünlük o derece galip gelir ki, bu kez insanda, kötü ahlâka
yalnızca bir istidat baki kalır. Büyük velîler gibi... Bazan isitidat
bile kalmaz. Peygamberlerde olduğu gibi...
İnsanın kendisinde topladığı hakikatlerin birincisi;
«de ki, ruh, Rabbimin emrindedir» ve «ona ruhumdan nefhettim» gibi, meâldeki
âyetlerden anlaşılan ve İlâhî Zât’ın emrinden olup O’nun
tarafından insana nefhedilmiş olan «ruh»tur.
İkincisi ise, insanın çamurdan, topraktan
yaratıldığını bildiren âyetlerin işaretinden ortaya
çıkan hakikattir ki, unsurları, âlemin parçalarından olması
bakımından bizzat, süflîdir; aşağı hakikattir.
Ulvî ve süflî... bu iki zıt hakikatten teşekkül edici birlik
heyetinin azasından olan rûhun, letâfetinden dolayı, unsurların
kesâfetini alması üzerine, sözkonusu «birlik heyeti»nin kötü ahlâka meyli
artar -ve o zıt hakikatlerin birliği içinde mağlûu ruhun
icâbından olan- iyi ahlâka da meyli azalır.
Heyetinde, zıt
hakikatleri birleştiren insan, tasavvuf yoluna girip de, ruhun hakikatine uygun
zikirle meşgul olunca, «kim bir şeyi severse, onu çokça anar» ve «kim
bir şeyi çok anarsa, onu daha çok sever» ölçüsüne göre, ALLAH celle
celalüh Lafzı ve Tevhîd Kelimesinin altı lâtifesi üzerinde, hayâl
yoluyla gidip gelişinden, İlâhî aşk ve muhabbet hissine
yükselir. Bu, aşk ve muhabbeti artıran İlâhî zikir,
ALLAH’ın emrinden olup insana nefhedilmiş bulunan ruha da kuvvet
verir ki, böylece ruh, teşekkülüne aldığı beşerî
alışkanlıkları terketmek sûretiyle, unsurların, yâni
kesafetin gereği olan katılık ve şiddet, zayıf
düşer; böylece de ulvî hakikat galip ve süflî hakikat büsbütün mağlûp
olur.
Öyle ki, avam, nasıl
kötü ahlâkın gereği olan işleri yapmaktan geri kalmazsa,
kendisinde ulvî hakikatin galip geldiği havas da, seçkinleri de, öylece,
iyi ahlâkın gereği olan işleri yapmaktan asla geri kalmazlar ve
onları tam bir mükemmellik ve kolaylık içinde vecdle yaparlar.
Yine o derece ki;
nasıl avamın, nefsini ancak zorlayarak, bir iyi işi yapması
mümkün olabilirse, seçkinler de öylece nefslerini cebrederek, ancak kötü
huylardan birini işlemeye imkân ve istidat bulabilirler. ALLAH’ın
lûtuf ve inayetiyle ondan da mahfuz kalırlar.
Hakikat olan ruhun galebesiyle, insanın kazandığı, güzel
ahlâktan bazılarının alâmetleri, İbn-i Hacer Heytemî’nin
«Zevacir»inde şöyle anlatılmıştır:
«Bazıları güzel ahlâkın alâmetlerini şu şekilde
belirttiler: Hayâsı çok, ezası az; iyiliği çok, kelâmı az;
ameli çok, boş işi az; sözü doğru, hatası az olmak; yine
iyi, sabırlı, vakûr, şefkatli olmak ve alaycı, söğücü,
lâf taşıyıcı, gıybet edici, aceleci, kinci, cimri ve
haset edici olmamak; güler yüzlü ve hassas olmak, ALLAH celle celalüh için
sevmek ve öfke duymak, ALLAH celle calalüh yolunda her şeye rıza
göstermek ve yerinde kızgın olmak... İşte bunlar, güzel
ahlâktandır.
Kötü ve yerilmiş hasletler cümlesinden olan "hırs, haset, kibir,
ucup-gurur», gizli düşmanlık, kin, buğz, adavet, haklı
işlerde ölçüsüz ve gereğinden fazla inat, husumet, riyakârlık,
çekişme, sinsilik, gevezelik, sövmek, emanete hıyanet etmek, zem ve
gıybet etmek, lüzûmundan fazla medh etmek, kişiyi yüze
karşı övmek, faydasız suâlin lüzumsuz cevabını
vermek..."
İşte bu kötü vasıflar da süflî hakikatin galip olmasıyla
insanda ortaya çıkarlar.
Övülmüş iyi hasletlerin kazanılmasını ve
kınanmış kötü huy ve davranışların yok
edilmesini, bilhassa, tasvvuf yoluna girmekle daha rahat, daha kolay ve daha
hızlı bir şekilde gerçekleştirmek mümkündür.
Netice; tasavvufun gayesi kısaca, en üstün Peygamber’in sallallahu aleyhi
ve sellemin ahlâkını kazanmak, İlâhî Ahlâk ile sıfatlanmak,
Şer’î amelleri kolaylık ve rahatlıkla ifa etmektir.
TASAVVUFUN MEVZUU
Tasavvufun mevzuu, keşf ve müşahede yoluyla; belki, vecd ve vicdan
yoluyla; Zât, İlâhî Sıfatlar, oluşlar, tecelliler; ALLAH’ın
İsim ve filleridir.
Kâinatın Efendisi sallalahu aleyhi ve sellem, vârisleri olan hakikî
âlimlere iki çeşit miras bırakmışlardır: Bir zâhir
ilmi, diğeri bâtın ilmidir.
Zâhir ilmi, o faydalı ilimdir ki, üstün Sahâbiler, onu en yüce
Peygamber’in sallallahu aleyhi ve sellem
söz ve davranışlarından almışlardır.
Tâbiler zümresi, müçtehidler ve salihlerin selefleri de o ilmi
araştırıp, öğrenmiş onunla amel kılmış
ve insanları da ona memur etmişlerdir. Bu ilmin çerçevesi, Kitap,
Sünnet, Tefsir, haberler ve bunların dalları olan itikâdî ve
fıkhî ilimlerdir.
Madenler ilmi, yer tabakalarını araştıran ilim, nebatat ve
hayvanat ilmi, sulara dair ve azanın faydalarına dair ilim,
teşrih ilmi, tıp ilmi, hesap ilmi, hendese ilmi, riyaziye ilmi ve
diğer ilim kısımları zahir ilimlerinden olan hikmetli
ilimlerdir.
Bunlar, Şeriat ve nakil yoluyla alınmış olmasalardı
bile beşerin doğru ve sıhhatli aklı onları meydana
çıkarmaya kâfi gelirdi.
Kâinatın Efendisi’nin sallallahu aleyhi ve sellemin, bu gibi ilimlerde de
tam anlamıyla bir bilgi sahibi olduğu, «öncekilerin ve sonrakilerin
ilmi bana öğretildi» sahih hadisiyle; yine Taberânî’nin rivâyet
ettiği, «ALLAH, beni dünyanın üstüne kaldırdı; böylece ben
onu ve kıyamate kadar orada olacakları gördüm, tıpkı
şu elimi gördüğüm gibi...» Yine Ebû Davut’un ra,
«- ALLAH’ın Resûlü bir yerde bizimle birlikteydi ve Kıyamete kadar ne
olacaksa, hepsini bize anlattı.» haberiyle de sabittir.
Batın ilmine gelince; o, öyle bir mânâlar âleminin marifetleridir ki, hiç
bir vasıta olmaksızın gayb âleminden, «Makâm-ı evednâ- En
yüksek makam»da, mahlûkatın en bilgini olan Peygamberler Peygamberi’nin
yüksek ruhlarına ilâhî bir lûtuf olarak sunulmuştur.
«(ALLAH) kuluna vahyetti, vahyettiğini..» meâlindeki İlâhî ifadeden
apaçık ortaya çıktığı gibi, Resûller Resûlünün sallallahu
aleyhi ve sellem bilgisi, mahlûkattan
gizli olan yüce bir bâtın irfanıdır.
Nübüvvet ve velâyet meşrebinin o dopdolu olan irfan kadehinden, İlâhî
yakınlık talibi olanların, vuslat aşkından
yanmış yüreklerine bir yudumcuk dökülmüştür.
Malûm, yani mevzu, ne kadar şerefli ve yüksekse, ilim de o kadar
yüksektir. Bunun içindir ki, batın âlimlerinin nasibi ve mevzuu olan ve
ALLAH’ın Zât’ından ibaret bulunan tasavvuf ilmi,
zahir âlimlerinin nasibi olan aklî ve naklî diğer fenlerden daha
şerefli ve daha üstündür.
Her ilmin, kitabı, öğretmeni ve öğrencisi de o ilmin malûmu,
yani mevzuu derecesinde şerefli ve üstündür. İnsanın, sonsuz
hayat ve kurtuluşuna vesile olan batın ilminin üstadı, onun
şu sınırlı hayatına sebep olan ana-babasından
daha önce gelir.
Bu farklılık,
zahir ilimlerinin bazı sınıflarında da geçerlidir. Meselâ,
kelâm ilminin kitabı, hocası ve talebesi; sarf ve nahiv
kitabından, onun hocası ve talebesinden rütbece daha şereflidir.
Diğerlerini de buna göre kıyas et...
Bazı Tasavvuf Istılahları
HAKında
Tasavvuf’un değişik tabakalarında bulunan büyüklerin bu yolda
kullandıkları lâfız ve ıstılahlar, sûfîlerin ilk
tabakalarında Arapça olarak kullanılmıştır.
NEFS (Nefis):
1. Can.
ALLAH’ü Teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyurdu ki:
Her nefs, ölümü tadıcıdır. (Âl-i İmrân sûresi: 185)
2. İnsanın kendisi, kişi, beden.
İnsan ben deyince, nefsini göstermektedir. (İmâm-ı Rabbânî
Hazretleri)
3. Hakîkat, cevher, asıl, öz. İnsanda ve cinde şer, kötülük
kuvveti. Şerîate yâni dîne uymayan isteklerin kaynağı. Buna
nefs-i emmâre de denir.
ALLAH’ü Teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyuruyor ki:
Cenâb-ı HAK'kın huzûrundan korkup, nefsini (gayr-i meşrû)
nefsânî arzularından (hevâ ve isteklerden) men eden kimsenin
varacakları yer muHAKak Cennet'tir. (Nâziât sûresi: 40)
Nefsine düşmanlık et! Çünkü o, benim düşmanımdır.
(Hadîs-i kudsî-Mektûbât-ı Rabbânî)
Akıllılığın alâmeti; nefse gâlib ve hâkim olmak ve
öldükten sonra lâzım olanları hazırlamaktır. Ahmaklık
alâmeti; nefse uyup, ALLAH'tan af, merhâmet beklemektir. (Hadîs-i
şerîf-Berîka)
Nefsini azîz eden dînini yıkar. Nefsini zelîl eden kimse dînini azîz eder.
(Mücâhid bin Cebr)
Nefsin yaratılması, insanların yaşaması, üremesi ve
dünyâ için çalışmaları içindir. ALLAH’ü Teâlâ nefsi böyle nice
faydalar için yarattı. Fakat bütün insanlara merhamet ederek,
acıyarak, nefse uymağı frenlemeleri, ona hâkim olup,
zararlarını önlemeler i için insanlarda akıl da yarattı.
(Şerefeddîn Yahyâ Münîrî)
Nefse uymaktan kurtulmak, dünyâ nîmetlerinin en büyüğüdür. Çünkü nefs,
ALLAH’ü Teâlâ ile kul arasındaki perdelerin en büyüğüdür. (Ebû Bekr
Tâmistânî)
Nefse, günâhlardan kaçmak, ibâdet yapmaktan daha güç gelir. Onun için günahtan
kaçman daha sevâbdır. (İmâm-ı Rabbânî Hazretleri)
"Yâ Rabbî! Nefsimi bana musallat kılma! Ona karşı beni
yardımsız, yalnız bırakma! Nefsim bana acımıyor.
Bana sen merhamet eyle!
Ey nefsim! İsteklerini hiç unutmuyorsun. Fakat kulluk vazifelerini yapmaya
hiç istekli değilsin. Ey nefsim! Hesâba çekileceğin kıyâmet
gününde hâlinin ne olacağından hiç korkmuyorsun. Geçici olanı,
ebedî ve sonsuz nîmetlere tercih ediyorsun.
Ey nefsim! Hiç amelin olmadan, çalışmadan âhirette rahata
kavuşmak istersin. Uzun uzun arzu ve isteklerin peşine düşüp,
tövbeyi devamlı sonraya atıp geciktiriyorsun." (Avn bin Abdullah)
ALLAH yolunda nefsi ile yürümek isteyen daha ilk adımında hatâ
etmiş demektir. Nefsini terkedip de ihlâs ile her şeyde ALLAH’ü
Teâlânın rızâsını düşünerek yola çıkarsa, ALLAH’ü
eâlâ ona kendisine kavuşturacak rehberi tanıtır. (Ali Müzeyyen)
Nefis düşmandır. Düşman sözüyle hareket etmek akıl işi
değildir. (Ali Hâfız)
Mahlûkâtın en ahmağı nefstir. Çünkü dâimâ kendi aleyhine olan
şeyleri ister. (Seyyid Abdülhakîm Arvâsî)
Nefs Muhâsebesi:
İnsanın, dâimâ kötülük ve günâh işlemek istiyen nefsini hesâba
çekip, kontrol etmesi ve gerektiğinde onu cezâlandırması.
YEDİ NEFS MAKAMI
Nefs-i Emmâre:
Kötülüğü emr eden nefs.
Nefs-i emmâre, hiç kimsenin emri altına girmeyip, herkese emretmek ister.
Nefs-i emmâreyi yıpratmak, azgınlığını önlemek
için dîne uymaktan başka çâre yoktur.
İnsanın bütün kötülükleri nefs-i emmârede
toplanmıştır. Nefs-i emmâre hiç iyilik yapmak istemez. Hep
kötülük yapmak ister. Kendisine ve başkalarına zararlı olan
şeyleri sever.
İnsanın dünyâ ve âhirette saâdete
kavuşması için nefsine uymaması, onu zayıflatıp, zarar
yapmayacak hâle getirmesi lâzımdır.
Varlıklar içinde en câhil olanı insanın nefsidir. Çünkü, Nefs-i
emmâre kendine düşmanlık yapmaktadır. Hep kendini yok edici
şeyleri istemektedir.
Her isteği, ALLAH’ü Teâlânın yasak
ettiği şeylerdir. Her işi, sâhibi olan ve bütün iyiliklerin
sâhibi bulunan ALLAH’ü Teâlâya karşı gelmektir. Hep kendi can
düşmanı olan şeytana uymaktadır. (Ahmed Fârûkî Serhendi
hazretleri)
Nefs-i emmâre, şehveti ve gadâbı aşırı
çalıştırdığı için, buna uymak insana tatlı
gelir. İslâmiyet'e uymak ise, bu arzuları frenlediği, tahdid
ettiği için, insana acı, zor gelmektedir. Bunun için insan,
İslâmiyet'e uymak istemez. Nefse uymak ister. (Abdülazîz Dehlevî)
İnsanların nefs-i emmâresi; mevki sâhibi olmak, başa geçmek
sevdâsındadır. Onun bütün arzusu, şef olmak, herkesin kendisine
boyun bükmesidir. Nefsin bu arzuları ilâh olmak, mâbud olmak, herkesin
kendisine tapınmasını istemektir. (İmâm-ı Rabbânî
Hazretleri)
Peygamberlerin gönderilmesi ve kitapların indirilmesi hep nefs-i emmârenin
isteklerini yok etmek içindir. Çünkü nefs-i emmâre, ALLAH’ü Teâlâya
düşmanlık etmektedir. Nefsin isteklerini yok etmek ancak şerîate
uymakla olur. (Ahmed Fârûkî Serhendi Hazretleri)
Nefs-i Levvâme:
Kötü işlerden dolayı dâimâ kendini kınayan ve ayıplayan
nefs.
ALLAH’ü Teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyuruyor ki:
Kıyâmet gününe ve nefs-i levvâmeye yemîn ederim ki, insan, kendisinin
kemiklerini bir araya toplayamayacağımızı mı
sanıyor? (Kıyâme sûresi: 1-3)
Bilmiş ol ki; en büyük düşmanın, seni kuşatan nefsindir.
Hep kötülüğü emreder şekilde yaratılmıştır.
İşi, iyilikten uzaklaşıp fenâlığa meyletmektir.
Onu tezkiye edip doğrultmak, Rabbine
ibâdet için zincire vurmak, arzularından alıkoyup zevklerinden
uzaklaştırmakla me'mursun. Şâyet biraz ihmâl edersen azar ve bir
daha önüne geçilmez hâl alır. Durmadan onu uyarır, kınar ve
levmedersen, o zaman nefs-i emmârelikten çıkar da ALLAH’ü Teâlânın
kendisine yemin ettiği Nefs-i levvâme hâline dön er. (İmâm-ı
Gazâlî Hazretleri)
Bu vasıfların bir kısmı Şeriat emirlerine
karşı gelmek, onlara aykırı davranmak gibi, kulun kendi
kazancıyla olan şeylerdir. Bir kısmı da kulun, kötü
ahlâkı, çirkin huylarıdır ki, bunlar, kınanmış
vasıflar olarak onda bulunur. Bu kısım, sıkı bir
gayret ve mücahede, aralıksız bir çalışmayla yok edilebilir
ve ALLAH’ın lûtfuyla bunların yerine, iyi, güzel ahlâk ve yüksek
vasıflar kazanılabilir.
İşte, «onların kötülüklerini ALLAH iyiliklere tedbil eder» meâlindeki
ilâhî ifade buna işarettir.
Birinci kısım; Şeriatte tahrimî ve tenzihî bir nehy ile
yasaklanmış olan zina, şarap ve benzeri şeylerdir ki,
bunlar fıkıh kitaplarında anlatılmıştır.
İkinci kısım; kötü ve düşük ahlâk olan, kibir
«nahvet-böbürlenme», gazap, «hıkd-gizli düşmanlık», haset ve
benzerliktir ki, bunlar da tasavvuf ve ahlâk kitaplarında genişçe
anlatılmıştır.
Nefsin düşmanlıklarından en şiddetlisi, ileri gelmek ve
imtiyazlı olmak, gibi hususlarda kendinde bir hak ve ehliyet
bulunduğunu kabul etmektir. Bu da kemâle ermemiş zatların eliyle
bu yola girenlerde çokça görülür.
Nefsin, kötü ve çirkin ahlâka yuva olmak üzere insan kalıbına
verilmiş lâtif bir şey olması da muhtemeldir. Ruhun, yüksek ve
iyi ahlâkın merkezi olmak üzere, insana verilmiş şerefli bir
«lâtife» olması gibi...
Bu şekildeki ruh ve nefs, her ikisi, insanda bir araya gelir. Göz, görme,
kulak, işitme, burun, koklama, ağız tatma mahalli olması ve
bunların her biri diğerinden başka olmakla beraber,
«işitici, görücü, tadıcı, koklayıcı» olarak, hepsinin
bir insanda toplanmış olması gibi; iyi-güzel
vasıfların mahalli olan ruhla kötü-çirkin vasıfların
mahalli olan nefs de insanda birleşmiş ve insan bunlarla insan
olmuştur.
Nefs-i emmâre ve nefs-i levvâme bu ikinci kısımdandır…
Nefs-i Mülhime:
Gerektiği zaman ALLAH’ü Teâlâ
tarafından kendisine hakîkatler ilhâm edilen, kötülüklerden
arınmış nefs.
Nefs-i mülhimeye kavuşmuş bir kimse, ilim, kanâat, tevâzu (alçak
gönüllü olma), hüsn-i zân (iyi düşünce) sâhibidir,
sabırlıdır, tahammüllüdür. Özrü kabûl eder. Her türlü eziyetlere
katlanır. (Erzurumlu İbrâhim HAKı Hazretleri)
ARİF: Bilen, anlayan, keşfeden
demektir. Bir kimse mülhime nefis makamına terfi edince, mana
aleminden, İlahi ilhamlar gelmeye başlar. İnsanın içi
coşar, haberler alır, bazı keşifler nasip olur.
Fakat
böyle arifler asla Veli olmamışlardır. Veli olabilmek için
muHAKak, en az Mutmainne nefis makamına yükselmiş
bulunmalıdır.
Bu
sebeptendir ki, her arif Veli
değildir…Fakat bütün Veliler aynı zamanda ariftirler…
Nefs-i Mutmainne:
Îmân etmiş nefs. ALLAH’ü
Teâlâyı anmakla huzûra eren, İslâmiyet'in emirlerini yapmak kendisine
zor, ağır gelmeyen nefs.
ALLAH’ü Teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyuruyor ki:
Ey mutmainne olan nefs! Râzı olmuş ve râzı olunmuş olarak
Rabbine dön. Seçilmiş kullarım arasına karış ve
Cennet'ime gir. (Fecr sûresi: 27-30)
ALLAH'ım! Sana kavuşmaya îmân eden, kazâna râzı olan ve
verdiğine kanâat getiren nefs-i mutmainne isterim. (Hadîs-i
şerîf-Nesâih-ül-İbâd)
Nefs-i mutmainneye kavuşmuş olan insan sabırlıdır.
Yumuşak ve güleryüzlüdür. Ayıbları örter ve kusurları
affeder. ALLAH’ü Teâlâya tam teslim olmuştur. Çok ibâdet yapar. Cömerttir.
İslâm dîninin emirlerinden bir karış ayrılmaz. (Erzurumlu
İbrâhim HAKı Hazretleri)
Bir insan vilâyete kavuşup velî olunca nefs-i emmâresi nefs-i mutmainne
olmuş, küfürden, inkârdan kurtulup, Rabbinden râzı olmuştur.
Rabbi de ondan râzıdır. Yaratılışında bulunan
kötülük, azgınlık yok olmuştur. (İmâm-ı Rabbânî
Hazretleri)
Nefs-i Râdiye:
Rabbinden râzı ve hoşnûd olan nefs.
Nefs-i Râdiyeye kavuşan kimsenin duâsını ALLAH’ü Teâlâ
reddetmez. Fakat edeb ve hayâsından bir şey isteyemeyen, ALLAH’ü
Teâlâ katında azîz ve kıymetlidir. (Erzurumlu İbrâhim HAKı
Hazretleri)
Nefs-i Mardiyye:
Kusurlarını bilen, kendisinden râzı olunan nefs. Rabbinin
indinde, makbûl olan nefs.
Nefs-i mardiyyeye kavuşan kimse, verdiği her sözü yerine getirir.
Adâletten ayrılmaz, kerem sâhibidir (cömerttir). Herkese lâzım olan
bilgileri anlayacağı derecede söyler. (Erzurumlu İbrâhim
HAKı Hazretleri)
Nefs-i Safiye (Samime)
ALLAH’u Tealanın en seçme kullarına ihsan
ettiği, en yüksek, en yüce haller ve güzelliklerle süslenmiş nefs.
--------------------------------------------------------------------------------
Ey Evladım…TASAVVUF'TA
4 KAPI VARDIR…
1- Şeriat
Kapısı.
2- Tarikat Kapısı.
3- Marifet
Kapısı.
4- Hakikat
Kapısı.
Bu
yüce kapılar sırasıyla geçilerek Hakikate
ulaşılır.
Aşağıdaki misalde Mevlana Hazretlerinden
anlatılmış ve rahlede derste olduğu söyleniyor. Başka
bir misalde ise bir cami avlusunda, abdest alanlara tokat atılma
şeklindedir…Hikaye şekli farklı olsa da, maksat manayı
vermektir.
Hakikaten, ermişliğe doğru giden yolcunun makamı, işte
böyle imtihanlarla ortaya çıkarılır…Söze bakılmaz…
Talebelerinden biri Mevlana hazretlerine
sormuş; "Efendim, bu 4 kapı meselesini ben pek
anlayamıyorum. Bana anlayabileceğim bir lisanla anlatır
mısınız?"
"Şimdi bak, karşı medresede dersini
çalışan dört kişi var ve hepsi rahlelerine eğilmiş.
Sen git bunların hepsinin
ensesine
bir şamar at, sonra gel sana anlatayım." Demiş.
Talebe gitmiş, birincinin ensesine bir tokat akşetmiş.
Tokadı
yiyen derhal ayağa kalkıp arkasını dönmüş ve daha
kuvvetli bir tokatla vuran talebeyi yere yıkmış.
Geri
dönecek lakin, hocasına itaat var.
Yaradana
güvenip ikinciye de bir tokat akşetmiş. O da derhal ayağa
kalkıp elini kaldırmış. Tam tokadı vuracakken vazgeçip
yerine oturmuş. talebe devam etmiş.
Üçüncüye de bir tokat atmış. Üçüncü şöyle bir
kafasını çevirip baktıktan sonra çalışmasına
devam etmiş.
Dördüncü, tokadı yemesine rağmen hiç oralı bile olmadan
işine devam etmiş.
Talebe Mevlana Hazretlerine dönmüş, olanları
anlatmış. Mevlana hazretleri; "İşte sana
istediğin misaller....
- Birinci, şeriat kapısını geçememiş
biri
idi. Şeriatta kısasa kısas olduğu için, tokadı yiyince
kalktı, aynısını sana iade etti.
-
İkinci, tarikat kapısındadır. Tokadı yiyince o da
kalktı, tam tokadı iade edecekti ki, tarikat bilgisinde verdiği
söz aklına geldi."Sana kötülük yapana bile iyilik yap". Onun
için döndü, oturdu.
- Üçüncü, marifet kapısına
kadar gelmiştir. İyinin ve
kötünün
tek Yaradandan geldiğini bilir, inanır. Yaradan bu kötülüğe
hangi iblisi alet etti diye merakından şöyle bir dönüp baktı.
- Dördüncü, hakikat
kapısını da geçmiştir. İyinin
ve kötünün tek sahibi olduğunu ve
aynı olduğunu bilir. Onun için dönüp bakmadı bile...
……………………………………………………………….
TASAVVUF KELİMESİNİN
DOĞUŞU VE İSİMLENDİRİLMESİ
«Safa» kelimesi, her lisanda övülen; ve zıddı olan «kedûret-
bulanıklık» ise kınanan hallerden
sayılmıştır.
Rivâyet edilmiştir ki, ALLAH’ın Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem,
mübarek peygamberlik simalarında açık bir hüzün ve
değişiklik eseri olduğu halde, Sahabîler meclisini
şereflendirmişler ve «Bu dünyanın safası gitti, kederi
kaldı» buyurmuşlardır. Bu Hadîs-i Şerif’te «tasavvuf»,
«sûfi», ve «mutasavvıf» kelimelerinin, «safvet»den geldiğine bir remz
ve işaret vardır. «safv» kelimesinde «f» harfinin önce gelmesi,
«sûfî»de ise sonra gelmiş olması, bu kelimelerin değişik
köklerden geldiğini gösterirse de, tasavvuf kelimesinin çokça
kullanılmasından, «f»nin «v»den önce söylenmesinin kelimeye hafiflik
kazandırmak için olduğu, yani bir telaffuz galatı bulunduğu
bazı tasavvuf kitaplarında zikredilmiştir. Hattâ, peygamberlerin
«safvet»le vasıflanmış olmalarındandır ki, Kur’an’da
«Istıfâ, Estafî, Yestafî, Mustafâ» kelimeleri, onların üstün
hallerini beyânda zikredilmiştir. Demek oluyor ki; tasavvufî hakikatlerle
vasıflanmak, topyekûn Resûller ve Nebîler boyunca görülmüş ve muteber
olagelmiştir.
Her nebinin zamanında, şeriatı yürürlükte olduğu,
uygulandığı gibi, kendi mânevî hallerinin üstün meziyetleriyle
de donanmayı, ümmetinin seçkinlerine feyizleriyle ifade buyururlardı.
Mânevî safvet, Risalet ve Nübüvvetle başlamıştır. Tasavvuf,
şeriatların mânevî kıymetlerini kazandırıcı ve
onlar ulaşmayı kolaylaştırıcıdır.
Üstad Ebul Kasım dedi ki: «Bu taife için sûfî (sofi) tabiri, galip halde,
çokça kullanılmış; ve filan kimse sûfidir, falan cemaat sûfiyye
ve mutasavvifedir, denilmiştir. Yoksa bu isim için, bu mânâda
kullanılışına dair Arapçada herhangi bir işaret, bir
kıyas ve bir kelime türemesi sözkonusu değildir. Açık olan
şey, bu ismin, yani sûfî isminin bu taifeye lakap olarak
kullanılmasıdır.»
Bazıları, «kamîs» giyenden bahsedilirken, «tekamus» denildiği
gibi, bu taife de «sof-yün» elbise giydiklerinden onlardan bahsedilirken,
«sofî» denildiği görüşünü ileri sürmüşlerdir. Bu çevrenin,
yalnızca sof elbise giymediği biliniyorsa da, bu sebebin ileri
sürülmesi, hükmün çokluğa bina edilmiş olmasına göredir.
Şeyh Sühreverdi’nin «Avârif»inde şöyle denilmiştir:
«Bazıları «sûfî» kelimesinin, isim olarak kullanılmasındaki
münasebeti tetkik ederken demişlerdir ki; kıymette en düşük ve
tevazua en yakın bulunan ve çok zaman Peygamberlerin giydikleri sof
elbiseler taşıdıklarından, onlarla Arapça kıyasa
bakmayarak, «sûfî» lâkabı verilmiştir.»
Gerçekten, Kâinatın Efendisi de sallalahu aleyhi ve sellem; yetmiş
kadar peygamberin sof giydiklerini haber vermişlerdir. Hazreti İsa
Paygamberin, softan (yünden) elbise giydikleri malûmdur. Hasan Basrî
rahmetullahi aleyh; «Ben, Bedir Eshâbı’ndan yetmiş kadarıyla
görüştüm ki, hepsinin de elbisesi softandı.» demiştir. Ebu
Hureyre ve Feddal bin Ubeyd radıyallahu anh, Bedir Sahabîlerini
anlatırken, bütün elbiselerinin softan olduğunu söylemişlerdir.
Bazıları, nasıl «Kûfî», Kufe’ye mensup demekse, «sûfî» de «sûf»a
mensuptur, demişlerdir.
Sûf (sof), bir çeşit yönden mamûl
hırka demektir.
Hülâsa; «sûfî» kelimesi bir sebep ve münasebet aranmaksızın, kalp
safâsına, gönlü, bütün yabancılardan arındırma ve
İlâhî zikirle ruhu donatmaya malik olanlara isim olarak verilmiştir.
Bu üstün taife ise, «ehemmi takdim» ölçüsüne riayetle, böyle kıyas ve
kelime iştikakiyle meşgul olmaktan kaçınmışlar ve
kıymetli vakitlerini, pek az faydası olan bu gibi şeylerle zayi
etmemişlerdir.
Tasavvufta dünyayı terk etme…
Tasavvufun mühim esaslarından biri,
dünyayı terk etmektir. Şüphesiz bu terk, kesb (çalışma)
yönünden değil, kalp yönündendir. Mahiyetine hem madde, hem mânâ derc edilen insan, maddenin
mahkumu olmamalıdır. Zira madde, ancak mânâya hizmetkar olabilir.
HAK yolda
olanın bilakis en güzel şekilde helal lokma kazanmaya
çalışması muHAKak şarttır. Çünkü ibadetlerin kabulü için DOĞRULUK ve HELAL LOKMA
ilk sırada yer alır.
Sade bir müslümana şart olan doğruluk
ve helal lokma, tarikat erbabına mutlak lazımdır, ki bunlar
olmadan HAK yolda yaşayamazsınız. Sizden bir şey kabul
edilmez.
Yine
tarikat yolunda başkalarına yük olmak yasaktır. Tam aksine
başkalarının yükünü hafifletmek kulu HAK’ka
yaklaştırır. Bunun içindir ki çalışmak ve helal
kazanmak müslümanın yüce bir vazifesidir.
Bu yolda
tembellere yer yoktur. Azimli, zorluklara tahammüllü, çalışkan,
yüksek ahlaklı, iradesi çelikleşmiş kullara, bu kapı daha çabuk
açılmaktadır.
Dünyayı
terk, yetecek kadarıyla iktifa etmek, fazlasını
dağıtmak, kalben dünyalığı sevmemek,
kaybettiğinde derin üzülmemek ve gönlü dünyalık işlerle
meşgul etmemektir. Fakat sağlığı yerinde ise
lokmasını helal yoldan kazanmak için çok gayret göstermelidir.
“İlm-i Ledün” …
Ehl-i tasavvuf, duyu, akıl ve tecrübe
dışında, bir de ilm-i ledün kabul ederler. İlm-i ledün,
vehbî bir ilimdir. Hazreti Hızır’ın ilminden bahseden ayetteki
“Ledün” kelimesinden hareketle, bu isim verilmiştir. (Kehf Sûresi, 65).
Böyle bir bilgi, özel bir bilgidir. Bu bilgi, hadiselerin iç yüzüne vukufiyeti
sağlar. Bir çeşit gayb bilgisi, sırlar bilgisidir.
Ledün ilmi veya ilm-i ledün, okuyarak
öğrenilmez. ALLAH’ü Teâlânın ihsanı ile kalbe ilham edilen…
ilahi sırlara ait bilgilerdir.
Görünüşte, akla ve nakle zıt gelebilir. İlm-i ledün sahibi olanlar,
hadiselerdeki gizli sırları ve hikmetleri bilir. Kur'an-ı
kerimde, (Kehf) suresinde bu husus açıkça bildirilmiştir.
Tarikatte irfan…
İrfan da ilmin bir
koludur ki, tarik erbabı arasında derecesi ilmin fevkindedir.
İlim yoluyla anlaşılamayan birtakım hakikatler, seziş,
feraset, keşf ü keramet tarikiyle anlaşılabilir.
İRFÂN:
Bilme, anlama. Mârifet. Kalble bilip
tanıma. ALLAH’ü Teâlânın ihsânı olan mânevî, vehbî ilim. Buna
ma'rifet de denir.
Çalışarak elde
edilen ilimler ile anlaşılan, bilinen şeylerden başka
bilgiler de vardır, bunlar irfân ile anlaşılır.
Âlimlerin
sâhib oldukları ilme mukâbil (karşılık) ârif denen ALLAH’ü
Teâlânın sevdiği kullarında da irfân denen bir hâssa (özellik)
vardır.
İrfân,
tasavvufta fenâ mertebesiyle şereflenenlerde bulunur. (İmâm-ı
Rabbânî Hz.)
Akıllı ve irfân sâhibi kimse, meyveli ağaç gibi mütevâzî olur.
(Sa'dî Şîrâzî)
MUKARREBLER:
ALLAH’U Taala’ya yakın kul. Ayet: “İmanları ileride olanlar, ALLAH’U
Taala’ya yaklaşmakta ileride olanlardır. Bunların hepsi mukarreblerdir...”10. Ayet Vakıa Suresi
Mukarrebler,
asla yakın olanlardır. Rahat ve rahmet bunlar içindir. Kıyamet
günün korkusundan emin olanlar bunlardır.
( İmam-ı Rabbani Hz.)
EBRAR: Ehli hizmet, ehli zühdü takvadır. Bunlar
cennete layıktır, bunlara EBRAR denilmiştir.
MUKARREB: Ehli muhabbet, Ehli
İRFAN dır ki, bunlara de Mukarrebin denmiştir. Ahmed ER Rufai
Hz.
Tasavvufa göre “şeyh” ve “mürid”…
Şeyh, yol gösteren arif kişi,
mürid ise, şeyhe bağlı kimse manasındadır. Şeyh
(mürşid), insanları halktan HAK’ka ulaştırmada bir rehber,
bir kılavuzdur. Okulda hoca ne ise, dergâhta mürşit de odur. Hoca,
daha çok akla hitap eder. Mürşit ise, ruhla meşgul olur.
Mürşidin yüzü nuranî, sözü Rabbanîdir.
Seyr-u sülûk …
Seyr u sülûk, tasavvufta bir terbiye
disiplinini ifade eder. Okumadan âlim, gezmeden seyyah
olunamadığı gibi, mücadele ve murakabe olmadan tasavvufta yol
alınamaz.
Zikir…
Zikir, ALLAH’ı anmaktır.
Kur’ân’ın sarih emirlerindendir. “Beni anın, Ben de sizi anayım”
(Bakara Sûresi, 152), “ALLAH’ı çokça zikredin ki, felaha eresiniz” (Enfal
Sûresi, 45) ayetleri, bu konudaki pek çok ayetten sadece ikisidir.
TASAVVUFUN BAŞLANGIÇ VE
DOĞUŞU
En üstün Peygamberin sallallahu aleyhi ve sellemin saadet devirlerinde olduğu gibi, ondan
sonra da İslâm’ın fazilet misallerine, Peygamber’e
arkadaşlık yapmalarından daha üstün bir fazilet
olmadığından «Sahabî» ismi verildi. Hemen onlardan sonra
gelenlere «tabiîn-uyanlar», onları takip edenlere de «etba-ı
tâbiîn-uyanlara uyanlar» (tebei tabiin)
denildi.
İnsanlar arasında ihtilâflar başlayıp,
ayrılıklar doğunca, dinî mertebelerde de değişiklikler
ve bozulmalar meydana geldi. Ümmetin seçkinlerinden, dinî işlerde
şiddet ve inayetleri olanlara «zühdâd ve ubbad- zühd ve kulluk
gösterenler» isimleri verildi ve böylece avamdan ayrılmaları
sağlandı. Daha sonra, bir takım bid’atler ve uydurmalar
doğup fırkalar arasında ayrılıklar meydana
çıkınca, her fırka kendi havassına (seçkinlerine) «zahid»
ve «abid» dedi.
«Fırka-i nâciye-
Kurtuluş Fırkası»ndan olan Ehl-i Sünnet
bağlılarından, kalplerini gaflet yollarından koruyan,
nefslerini ALLAH celle celalüh ile hıfz ve murakabe edenlerin bu
vasıflarına «tasavvuf» ve kendilerine de «sûfî» denilerek, bununla
diğerlerinden ayrıldılar.
Bu isimler, Hicretin İkinci Asrının sonlarına doğru
kullanıldı. «Sûfî» denilenlerin ilki; «Ebu Haşim Sûfî»dir ve
künyesiyle meşhurdur. Aslen Kûfe’li olup Şam’da irşâdla
meşguldü. Süfyân-ı Sevrî Hazretlerinin de çağdaşı...
Süfyân Hazretleri, Basra’da H. 161 senesinde vefat etmiştir.
Süfyân Servi Hazretleri dedi ki:
«- Ebû Haşim Sûfî olmasaydı, ben İlâhî incelikleri
öğrenemezdim. Onu görmeden, tasavvufun ne olduğunu da bilmiyordum.»
Ebu Haşîm’den önce, ümmete bazı büyükler vardıysa da O, kendi
zamanında zühd ve Şer’î hassasiyetlerde, tevekkül ve muhabbet yolunda
emsallerini aşmıştı. Ondan evvel kimseye «sufî»
denilmemiştir. İlk tekke, Şam’da, Remle denilen yerde onun için
inşâ edilmiştir.
Bu tekkenin yapılışının sebebi şöyle rivâyet
olunuyor:
Emîrlerden birisi avda iken, Ebû Hâşim’in gönül ehlinden bir kişiyle
buluşup birbirlerinin ellerinden tutarak, derin bir sevgiyle görüşüp
söyleştiklerini ve hemen oracıkta ellerinde bulunan yemeği
birlikte yiyip vedalaştıklarını görür.
Onların, böylesine
samimi bir muamele ve ülfet içinde olmaları, emîrin hoşuna gider. Ebû
Haşîm’e arkadaşının kim olduğunu sorar ve
«bilmiyorum!» cevabını alır. «Nereli?» sorusuna da cevap
aynıdır. Emîr hayretler içinde, böyle ciddi olarak görüşüp
sevişmelerinin sebebini sorunca: «Bu bizim meslek ve yolumuzdur, böylece
emrolunmuşuz!» karşılığını alır.
Bunun üzerine, Emir bir
içtimâgâh’ın, yani kendilerinin buluşmalarına mahsus bir
yerlerinin olup olmadığını sorar; buna da «Hayır!»
cevabını alan Emir: «Öyleyse, size bir yer yaptırayım da
orada toplanırsınız!» dedikten sonra, «Remle» denilen yerdeki
«hankâh-ı tekkeyi» inşa ettirir. İşte, gönül ve muhabbet
ehline yapılan ilk tekke, bu bina olup ilk sufî de bu zattır. O,
bütün madde ve ruh ilimlerine vakıftı.
«Dağları iğne ile kazımak, kalplerden kibri kazımaktan
daha kolaydır.» ifadesi, onun büyük sözlerinden... «Fayda vermeyen ilimden
ALLAH’a sığınırım.» sözünü de dilinden hiç
düşürmezdi.
Tasavvuf ilmi, İslâmî faziletlerin, Şer’î ilimler kısmına
aittir. Tasavvuf ehlinin yolu, ötedenberi, Sahabî ve Tâbîlerden olan ümmetin
büyüklerinin nezdinde hak ve hidayet yoluydu.
Bu bakımdan tasavvuf
ehli, diğer Şeriat ehlinden fazla olarak, bir başka ilimle de
imtiyaz kazandılar.
Bu yüzden Şeriat ilmi
iki kısım oldu: Bir kısmı; fakihler ve fetva ehline mahsus
ilim ki; ibadetler, âdetler ve muamelelerde olan umumî hükümlerdir.
Diğer bir
kısmı da, tasavvuf ehline mahsustur ve bu kısım ilim, nefs
ile mücahede ve muhasebe esnâsında, bu yolda, meydana gelen zevk ve vecd
hallerinden, bir zevkten diğer bir zevke yükseliş keyfiyetinde ve
bunlara dair aralarında dolaşan ıstılahların
şerhi mevzuundaki kelâmdan ibarettir. Ne zaman, ilimler âlimlerin
kafalarından, gönüllerinden satırlara aktarılarak
fıkıh, usûl-i fıkıh, ilm-i kelâm, tefsir ve sair ilimler
telif ve tertip olununca, bu yolun yetişkinleri de, kendi
yollarının edep ölçülerini kaleme alarak, eserler telif etmişlerdir.
Bazıları zühd ve takvaya; alacakları veya terkedecekleri
şeyde Resul’e sallallahu aleyhi ve selleme uymak yolunda nefs muhasebesine
dair kitaplar yazmışlardır. Nitekim, Muhasibî, «Kitâb’ur-Riâye»
adlı eserinde bu usûlü gözetmiştir.
Bazıları da tarîkat edepleriyle, tarîkat ehlinin zevk, vecd ve
hallerine dair kitaplar yazmışlardır. Nitekim, İmam
Kuşeyrî «Risale»sini ve Sühreverdi «Avârif-ul Maârif»in bu usûl üzerine
kaleme almıştır.
İmam Gazalî, «İhyâ-ı Ulûm»unda iki kısmı bir araya
toplamış; kitabında zühd ve takva ve Peygambere sallallahu
aleyhi ve selleme tâbilik hükümlerini
sonra da tarîkatin usûl ve ıstılahları da şerh edip
açıklığa kavuşturmuştur.
İşte bu beyanlara bağlı olarak, tasavvufun
başlangıcı, nübüvvet ve risaletin
başlangıcıdır. Tasavvuf, semâvî şeriatlerin
hakikatleriyle vasıflanmaktan doğmuştur. Şeriatlerden
murad, semâvî kitaplar ve İlâhî Emir ve Yasaklardır ki, tasavvuf, her
zaman, itikat mevzuu hususları sabit olan bu şeriatlerin
değişip yenilenmesiyle yenilenen amelî hususlarının da
tatbikini ve kolaylıkla yerine gelmesini sağlayıcı bir
vasıftan ve vesileden ibarettir.
Şu halde, tasavvuf denilen sıfat, nübüvvet ve risaletle beraberdir.
Hakikatlar denizi olan ve pek çok incelikleri kuşatan tasavvufun, büyük
bir meselesini teşkil eden «Vahdet-i Vücud», Buda ve diğer batıl
mezhep adamlarının kendi akıl ve mezhepleri hükmünce
bahsettikleri «Vahdet-i Vücud»tan meâl itibariyle büsbütün başkadır.
Çünkü, tasavvufun «Vahdet-i Vücud»u zevkî bir hadise; diğeri ise, aklî
vâkıadır. Bunların arasındaki farkı, ona, tam
mânâsı ve bütün incelikleriyle vâkıf olanlar ve ancak o üstün makama
yükselme imtiyazını kazananlar bilir. Akıl ve zahir
adamları, bu zevk yönünden mahrum ve mahçup oldukları için,
yürüttükleri akla göre, bu iki görüş arasında bir münasebet
bulurlar...
SIRRİ-Î SAKATî Hazretleri:
"Tasavvuf üç manayı
içine alan bir isimdir: 1) Marifetin nûru vera'ın nûrunu söndürmez, 2) Kitab ve sünnetin zahirine muhalif olacak şekilde
ilm-i bâtından bir söz ile konuşmaz, 3) Kerametleri kendisini, ALLAH'ın mahrem olan
sırlarını açıklamaya sevk etmez.
Tarikatte ilim…
Bu üç maddeyi
açıklayalım:
1) İlim ve takvâ:
Meşhur büyük mürşidlerin hemen hepsi, tarikat yolunda ilmi öne
almışlardır. Çünkü ilimsiz yola çıkılmaz;
çıkan yolu sapıtabilir. İlim, öncünün elindeki en kuvvetli
ışıktır. İlimsiz amel hederdir. Ümmî urefânın
bilgileri de ilimdir.
"ALLAH celle celalüh, cahili asla velî edinmez"
buyurulmuş. Ancak bu
ilmin amel ile tezyini icab eder. Hatta mutlak amel değil, takvaya mukarin
olan amel, amel-i salihdir. Cenab-ı Hak nazm-ı celîlin-de, mealen:
"Kulları arasında
ancak alim ve arif olanlar ALLAH'ı haşyetle ta'zim ederler"
buyurmuştur.
"Hazreti Davud aleyhisselam
şöyle söyledi:
"Ya Rabbi! Mahlûkatı
niçin yarattın?" sormuş,
"Ben gizli bir hazine idim,
bilinmeyi murad ettim."Buyurmuş ALLAH’u Teala.
Kitab ve sünnetten
ayrılmamak…
2) Bir mutasavvıfın Kitab ve Sünnet
dışı söz ve hareketi, kendisi HAKında şüphe
uyandıracağı gibi, mensup olduğu tariki de zan altında
bırakır. Sofî, bu bir ilim-i batındır diyerek Kitab ve
sünnetin zahirine muhalif bir söz söylemez.
3) Kendisine münkeşif olan
hakâyıkı her zaman, herkese, her yerde açıklamaz;
zamanını yerini ve adamını bilir.
EBÛ HAFS EL-HADÂD Hazretleri:
"Tasavvuf tamamen edebden ibarettir".
Tasavvuf edeb-i Hazreti
Muhammedi'dir ki sallallahu aleyhi ve sellem , sîret-i nebeviyye ile tahallük
etmektir.
"Edeb İlahî nurdan
bir taçtır ki, onu başına geçirdikten sonra istediğin yere
gidebilirsin".
Edebin gerek tarifi, gerek
izahı babında pek çok söz söylenmiştir.
Bu çok şümûllü vasf-ı
umumînin en yüksek mertebesi şu iki beyitte tecelli eder:
"Bir kısım evliya tanırım
ki, onlar duadan dahi teeddüp ederek ancak zikir ile meşguldürler. O yüce
şahsiyetler rızaya boyun kestiklerinden, kazayı def etmek için
teşebbüse geçmeyi, kendilerine haram bilmişlerdir."
EBÛ'L-HÜSEYİN
EN-NURİ Hazretleri:
"Tasavvuf ne şekil, ne
de ilimdir; o sadece güzel ahlaktan ibarettir. Eğer şekil
olsaydı, mücahede ile hasıl olurdu, ilim olsaydı öğrenmekle
meydana gelirdi. Bu sebebten şekil ve ilim maksadı hasıl etmez.
Tasavvuf, HAK'kın ahlakıyla mütehallî olmaktır."
Tasavvuf, şekil,
kılık, kıyafet ve merasim değildir. Sadece ahlaktır
ki: "ALLAH'ın ahlakı ve Resülüllah'ın sallallahu aleyhi ve
sellemin ahlakı ile ahlaklanınız" manasına
boyanmağa çalışmaktır.
Dervişlik olaydı tâc ile hırka
Biz dahi alırdık otuza
kırka.
"Tasavvuf, hürriyet, kerem,
merâsimi terk ve cömertliktir."
Sofî, elinde bulunan nimetten
başkasının istifadesini düşünen adamdır.
Şeyh Sa'di Hazretleri:
"İnsanın
şeref ve haysiyeti, lütuf ve keremi, ihsan ve atâsıyla,
sehâsıyla ölçülür; insanlığı da HAK’k'a şükretmesiyle,
yani umumî manada ibadetiyle anlaşılır. Kendisinde bu iki haslet
olmayan kimsenin yokluğu, varlığına müreccahdır".
"Tasavvuf, nefsin nasibini
terk ile, HAK'tan nasibini istemektir".
Emeller ve elemler…
Tasavvuf, kendi isteklerini
bırakıp, HAK'kın takdirine razı olmaktır. Çünkü
insanın emellerinin sonu yoktur, birini elde etse, gönlü diğerine
takılır. Bu suretle de kalb HAK'tan cüdâ kalır. Bundan
dolayı emele, elem bozuntusu demişlerdir.
Her emel taHAKukuna kadar insana
elem verir. Her emelin nihayeti, başka bir emelin bidâyetidir. Bu suretle
emel silsilesi ölünceye kadar devam eder. Emeller terkedilince, HAK'ka
bağlanılmış olur. Emelin terki dünyayı, işi gücü
matıyye-i nefsi, yani vücudu, nefsini ihmal etmek demek değildir.
Hayatın tabiî icapları hiçbir zaman
terk edilemez. Eldeki nimete şükrü bırakıp, daha fazlasını
istemek, emel peşinden koşmaktır. Eğer eldekine
HAKıyla şükür edilse Cenab-ı HAK nimetini
artıracağını beyan buyuruyor:
"Rabbiniz:
Şükrederseniz and olsun ki, size karşılığını
artıracağım; nankörlük ederseniz, bilin ki azabım pek
çetindir, diye bildirmiştir."
Şükür …
Şükrün ne olduğunu
iyi bilmek lazımdır. Yemek yiyip, bittikten sonra "Ya Rabbi
şükür el-hamdülillah" demekle şükür ifa edilmiş olmaz.
"Şükür odur ki, her aza, ne için yaratılmış ise, ona
sarfetmektir".
Her nimetin şükrü kendi cinsiyle
eda edilir. Nasıl ki zekat vermek, sadaka vermek yani maddeten yardım
yaparak iyilik etmek suretiyle servetin şükrü eda edilirse, bir sofrada
kendini ve aile efradını doyuracak bir kap yemeğin yerine,
mesela üç kap yemek yer ve bir kap yemeği bulamayan yakını,
komşusu veya tanıdığını düşünmez,
onları doyurmaya çalışmaz, gece sabahlara kadar ve iki yemek
arasında ağzıyla çok defa "Ya Rabbi şükür" dese
de, tam manasıyla şükrünü eda
etmiş olmaz. Her öğün etini, sebzesini, tatlısını
HAK’kın lütfuyla te'min etmiş olan kimse, eğer takva yolunda
yaşamak ve bir amel-i salih icra etmek ve cemiyete karşı
sorumluluğundan kurtulmak istiyorsa, bir gün et, bir gün sebze, bir gün
tatlı yiyerek, diğer iki nimeti münavebe ile ihtiyaç sahiblerine
yedirebilse ne iyi olur.
Bunu, HAK’kın
rızası için yapmak en büyük sofuluktur. Böyle yapan: "Onlar,
içleri çektiği halde, yiyeceği, yoksula, öksüze ve esire
yedirirler" ayet-i kerimesinin sırrına mazhar olur ve:
"Mallarını ALLAH yolunda sarfedip, sonra sarfettikleri
şeyin ardından başa kakmayan ve ezâ etmeyenlerin ecirleri
Rablerinin katındadır. Onlara korku yoktur ve onlar
üzülmeyeceklerdir" saffında
bulunanlar arasına girer ki, işte evliyâullah bu zümreye dahil
olanlardır.
SEHL BİN ABDULLAH ET-TÜSTERî Hazretleri:
"Tasavvuf, az yemek,
Cenab-ı HAK’kın huzurunda rahata kavuşmak ve insanlardan kalben
uzaklaşmaktır".
Çünkü tokluk insanı gaflete
ve şehvete sevkettiği gibi, verdiği rehavetten dolayı
HAKıyla ibadet-i bedeniyyeye de mani olur. Onun için kanaatkarlık ve
perhizkarlık yapan, yani eline geçenle yetinen ve fazlasını
muhtaca veren, ancak Cenab-ı HAK’kın huzurunda rahata
kavuşabilir; bu hususta sorumluluğu kalmaz.
Yani helalinden çok kazanmak için
fazla çalışacak, yeteri kadarını kendisine
ayırdıktan sonra, kalanını muhtaca verecektir. Bundan
maksat, "fakir ilALLAH" dedikleri yalnız HAK’ka arz-ı
ihtiyaç edip, halkın elindekilerden müstağni olmaktır. Sofînin
nazarında;
"Müstağni o kimsedir ki, ona göre bir
başakla, bir harman arasında fark yoktur". Elinde hangisi
bulunursa fark etmez, başkalarının elindekini de öyle görür.
"Tasavvufun aslı, Kitab
ve sünnete yapışmak; hevâ, heves ve bid'atleri terk etmektir".
Tasavvuf, ahkâm-ı dine ve
sünnet-i Resûl'e sallallahu aleyhi ve selleme sarılmaktan ibarettir.
AMR BİN OSMAN EL-MEKKî Hazretleri:
"Tasavvuf, zamanın en
uygun vaktinde, kulun her an HAK ile meşgul olmasıdır".
Uyku ve hacatın kazası
gibi zamanlar haricinde, kalbin her an HAK ile meşgul olmasını
da tasavvufun tarifi içine almıştır ki, bu da bir zikirdir.
Arapçada imdâd etmek, yardım etmek ve kurtuluş
mânâlarına gelen bir kelime olan gavs
kelimesi, tasavvufta yüksek husûsî bir mertebede bulunan velî, insanlara
yardıma yetişen büyük zât HAKında kullanılır.
Molla Câmî'nin
belirttiğine göre gavs denilen büyük velî zâta, ALLAH’ü Teâlânın izni
ile insanların imdâdına yetişmesi sebebiyle bu lakab
verilmiştir. Gavs, Muhyiddîn ibni Arabî'ye göre medâr kutbudur.
İmâm-ı Rabbânî'ye göre ise, medâr kutbundan ayrı ve yüksek olup,
ona yardım edicidir. Bu sebeple, medâr kutbu, birçok işlerinde ondan
yardım bekler. Ebdâl makâmlarına getirilecek evliyâyı seçmekte
bunun rolü vardır.
Gavs-ı a'zam en büyük gavs (yardımcı) demek
olup, tasavvufta bu dereceye ulaşan Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin
lakabıdır. O, insanlara ve cinnîlere yardım eden,
imdâdlarına yetişen büyük bir velî olduğundan gavs-üs-sakaleyn diye de
anılır.
TASAVVUFUN KISACA TARİHÎ
Hz. Peygamber sallallahu
aleyhi ve sellem, sahâbe, tâbiîn ve tebeu't-tâbiîn dönemlerinde dindar
müslümanların yaşadıkları hayat yukarıda tasvir edilen
mânevî bir atmosferde cereyan etti. Bu üç neslin dindarları dünyaya
nazaran âhirete öncelik veriyor, bütün davranışlarda ALLAH'ın
rızâsını gözetiyorlardı. Bu tür hayat Kur'an'ın
istediği bir hayattı. Bunun en güzel misali de Hazreti Peygamber'di
sallallahu aleyhi ve sellem.
Hazreti Peygamber zamanında çeşitli
eğilimlere sahip olan sahâbeler vardı. Bunlardan bir kısmı
ilim öğrenmeye, bir kısmı dini tebliğe, bir kısmı
cihada, bir kısmı yöneticiliğe daha fazla ilgi duyarken bir
kısmı ibadete daha çok önem veriyor, uhrevî kurtuluş üzerinde
yoğunlaşıyorlardı.
Başta ilk dört halife ve aşere-i mübeşşere olmak
üzere Hazreti Osman b. Hazreti Maz`ûn, Hazreti Mus`ab, Hazreti Ammâr, Hazreti
Habbâb, Hazreti Bilâl, Hazreti Suhayb, Hazreti Selmân, Hazreti Ebû Zer, Hazreti
Mikdâd, Hazreti Muaz, Hazreti Ebü'd-Derdâ, Hazreti Huzeyfe, Hazreti Abdullah b.
Ömer, Hazreti Abdullah b. Amr radıyallahu anh bu sahâbenin âbid ve
zâhidleri olarak tanınmışlardı.
Daha sonraki dönemlerde yaşayan âbid, zâhid ve dindar müslümanlar
her zaman bunları misal almışlardı. Tasavvuf zincirinin ilk
halkaları bunlardı. Daha sonra eklenen yeni halkalarla bu silsile
günümüze kadar gelmiş, bu halkalardaki âlim ve zâhidler İslâm'ın
ilim, ihlâs, takvâ, ihsan, his, heyecan ve zühd anlayışını
yaşayarak çağımıza taşımıştır.
Kuşeyrî'nin de açık bir
şekilde belirttiği gibi tasavvuf Ehl-i sünnet'in bünyesinden
doğmuştur. İlk sûfîlerin hepsi Sünnî'dir. Sûfiliğin ortaya
çıktığı dönem İslâm dünyasında çeşitli
ilimlerin kurulduğu, değişik mezhep ve akımların
ortaya çıktığı bir dönemdir. Bu dönemde hadis,
fıkıh, kelâm gibi ilim dalları kurulmuş, bunlarla uğraşanlara
hadisçi, fıkıhçı, kelâmcı (muhaddis, fakih, mütekellim)
gibi isimler verilmişti.
Kaynağı Kur'an ve hadis olmakla beraber söz konusu ilimlerden
de etkilenen ve Ehl-i sünnet muhitinde doğan İslâm'daki ruhî ve
mânevî hayat tarzına tasavvuf denmiştir.
Bu hayat tarzının temelleri Kur'an ve Sünnet'in
ışığında, önceki nesillerin sözlerinde ve
yaşayış tarzlarında mevcuttu. Sûfiler fikirleri ve mânevî
tecrübeleriyle geliştirip müesseseleştirdikleri tasavvufi hayat tarzını sözü edilen
temeller üzerinde inşa etmişlerdir. Kökü ve özü eski olan tasavvufi
hayatın bazı yenilikler ve farklılıklar göstermesi
bundandır.
Büyük sûfilerin yetiştiği hicrî III ve IV. (IX
ve X.) yüzyıllarda tasavvufla ilgili birtakım eserler
yazılmış, sûfiliğin esasları yazılı hale
getirilmişti. Diğer taraftan aynı dönemde melâmet ve fütüvvet
gibi önemli tasavvufi yollar ortaya çıkmıştı. Ma`rûf-i
Kerhî, Serî es-Sakatî, Hâris el-Muhâsibî ve Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri
gibi ünlü sûfiler Irak'ta tasavvuf adı altında İslâm'ın
mânevî hayatını geliştirirken Horasan bölgesinde Hamdûn
el-Kassâr (ö. 271/884) melâmet adı altında söz konusu hayatın
farklı bir yorumunu ortaya koyuyordu. Ebû Hafs, Ahmed b. Hadraveyh ve
Şâh Şucâ'-ı Kirmânî gibi Horasanlı dindarlar ise daha çok
fütüvvet ve mürüvvet üzerinde duruyorlardı. Melâmet ehli ihlâs ve riya
konusuna ağırlık verirken, fütüvvet ehli daha çok dinin
insaniyet yönü üzerinde duruyorlardı. Bu konuda özellikle Bâyezîd-i
Bistâmî Hazretleri (ö. 234/848) son derece hususi yorumlar yapıyordu.
Söz konusu dönemde tasavvufa dair
yazılan çok meşhur eserler bulunmaktadır.
Hicrî VI. (XII.) asra kadar olan tasavvufun ilk
dönemi ve hareketin doğduğu, geliştiği ve
şekillendiği bir zaman dilimidir. Bu dönemde tasavvuf basit fakat
derin, sade bir mânevî hayat tarzıdır. Hal, his, heyecan ve vecd gibi isimler alan
ve dini bakımından büyük önem, taşıyan ruhi hayat
tarzı üzerinde yoğunlukla durulur.
Tasavvufta
Teşkilatlanma Dönemi …
Tasavvufun ferdî yönü daha mühim olmakla beraber sosyal
yönü de küçümsenmeyecek kadar önemlidir. Tasavvufi hayatın bazı
biçimlerini bireyler tek başına yaşar.
Fakat bu hayatı, bu konunun
mütehassısları, hocaları ve üstatları olan şeyhlerden
ve mürşidlerden öğrenilir. Bu öğrenmede mürid ve tâlip denilen
öğrencilerin üstatlarıyla birlikte bulunmaları, mânevî
hayatı beraber yaşamaları daha iyi olur.
Çünkü tasavvufi hayat tıpkı birçok
zenaat gibi egzersizler ve pratiklerle öğrenilir. Bunun için de beraberlik
gerekir. İşte bu durum, hem zaman zaman mürşidlerin ve
üstatların bir araya gelerek yaşadıkları mânevî ve derunî
tecrübeler konusunda fikir alışverişinde bulunmalarını
ve vardıkları sonuçları aralarında müzakere etmelerini
gerektirir, hem de müridlerin mürşidlerinin gözetiminde ve denetiminde
bulunmalarını mecburi kılar.
Bu
sebeple baştan beri sûfiler sohbet denilen bir beraberliğe büyük önem
vermişlerdir. İlk zamanlarda şeyhlere daha çok üstat ve sohbet
şeyhi, müridlere de sâhip (sohbette bulunan, sohbete katılan)
deniliyordu. Böylece üstatlar çevresinde toplanan ve sohbetlere devam eden
sâhipler, yani müridler birer cemaat oluşturuyordu. Bu cemaatlerin
yaptıkları sohbetlerin çoğu halka açık olmakla beraber
bazı sohbetlere yabancılar alınmıyordu. Ancak belli bir
mertebeye ulaşan müridler bu sohbetlere kabul ediliyordu.
Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri, "Biz tasavvuf
sohbetlerini kapalı kapıların ardında yapardık"
derken bu hususu anlatıyordu. İşte bu gizlilik tasavvuftaki
sırrı meydana getirir.
Tasavvufî hayatın belli bir kademesinde
mutlaka bir gizlilik söz konusudur. Bazan müridlere göre yabancılar için,
bazan üstatlara göre müridler için bir sır, yani yabancılara göre
müridlerin, müridlere göre üstadın az çok saklı bir yönü vardır.
Bundan daha önemlisi ilâhî sırdır.
Tasavvuf bir bakıma, imkân ölçüsünde rububiyyetin
sırlarına âşina olmayı gaye edinir.Tasavvuf sohbetlerinin
müridlere edep ve erkân öğreten, onları terbiye eden,
ahlâklarını güzelleştiren yönü kadar söz konusu esrarengiz yönü
de önemlidir.
Gizliliğin sebebi, mânevî alt yapısı bakımından
eksik olanların yanlış anlama ve sapmalarını
engellemektir.
Son derece gösterişsiz başlayan, ama gayet
feyizli geçen tasavvufi sohbetler kısa bir zaman sonra bir
cemaatleşme halini aldı. Büyük sûfilerin tasavvufi görüşleri ve
yaşayışları az çok birbirinden farklı idi. Bu da
meşrep (mizaç, karakter, zevk) farkı olarak görüldü.
Bu durum tasavvufa eğilimli olanların kendi mizaçlarına,
ruh ve zihin yapılarına uygun düşen üstatları tercih
etmelerine imkân verdi. Böylece Tayfûriyye (Bistâmiyye), Cüneydiyye,
Musâhibiyye, Sehliyye, Hakîmiyye, Hafifıyye, Seyyâriyye, Nûriyye,
Harrâziyye, Kassâriyye (Melâmetiyye) ve Tüsteriyye gibi tasavvufi cemaatler
ortaya çıktı. Bu yollardan birine bağlanan bir mürid, mânevî
hayatında belli bir üstadın görüşlerine ağırlık
veriyordu. Cemaatler arasındaki olumlu ilişkiler tasavvufi
gelişmeyi hızlandırdı.
Söz konusu tasavvufi sohbetler ve cemaatler hicrî VI.
(XII.) asırda daha düzenli, daha disiplinli bir teşkilata
dönüştü. Bu teşkilata TARİKAT denildi. Bu tarikatlar
şeyhlerin mürid ve halifeleri aracılığıyla Fas'tan
Endonezya'ya, Somali'den Kazan'a kadar İslâm ülkelerine yayıldı.
Selçuklular ve Osmanlılar zamanında ise Mevlevîliğin
yanı sıra Anadolu'da Hacı Bektâş-ı Velî Hazretlerine
(ö. 670/1271) nisbet edilen Bektâşiyye, Hacı Bayrâm-ı Velî
Hazretlerine (ö. 833/1429) nisbet edilen Bayramiyye, Aziz Mahmud Hüdâî
Hazretlerine (ö. 1038/1628) nisbet edilen Celvetiyye gibi tarikatlar,
ayrıca daha evvel Anadolu dışında kurulan tarikatların
pek çok şubeleri oluştu.
Bundan başka Ahî Evranı Veli diye bilinen Şeyh Nasîrüddin
Hazretleri (ö. 660/1262) Kırşehir'de ahîlik
teşkilâtını kurdu. Fütüvvet ehli Anadolu'da birçok şehirde
teşkilatlandı. 1071'de Anadolu fethedildikten sonra Irak'tan,
Suriye'den, daha fazla da Horasan'dan gelen gazi dervişler, alperenler ve
Horasan erleri İslâmiyet'in Anadolu'da ve Balkanlar'da
yayılmasında etkili oldular.
Tasavvufta Kurumlaşma Dönemi
Sûfilik ve sûfî cemaatler ortaya
çıktıktan sonra bu cemaatler ve teşkilatlar mekânlara ve
binalara ihtiyaç duydular. İlk zamanlarda camiler, mescidler, evler,
iş yerleri, sûfilerin buluşma, konuşma ve meselelerini müzakere
etme yerleri idi.
Herevî'nin
Tabakâtü's-sûfiyye'de dediği gibi ilk tasavvufi kurum Suriye'de Remle'de
Hankah adıyla kuruldu, zamanla hızlı bir artış ve
yaygınlık gösterdi. Çeşitli dönemlerde ve bölgelerde bu
kurumlara ribat, tekke, zâviye, dergâh, âsitâne gibi isimler verildi.
İsimlendirmede kurumun büyük veya küçük, merkez veya şube olması
da dikkate alındı.
Tekkeler, tarikat denilen
teşkilat üyelerinin devam ettikleri, toplu veya ferdî olarak zikir
yaptıkları, sohbet ettikleri, edep-erkân öğrendikleri, terbiye
gördükleri, ruhen arındıkları ve olgunlaştıkları
kurumlar olmakla beraber çoğu zaman çeşitli dinî ve dünyevî ilimlerin
öğretildiği kurumlar da oldular.
Özellikle bozkır
alanlarda medreselerin görevlerini de üstlendiler. Ayrıca yolcuların
ve gariplerin barındıkları önemli sosyal müesseseler haline
geldiler. Tekkelere yapılan vakıflar, devlet adamlarının,
hayır sahiplerinin ve tarikat mensuplarının yaptıkları
bağışlar tekkelerin görevlerini etkin bir biçimde sürdürmelerine
ve toplumların ihtiyaç duydukları huzurlu bir mânevî havayı
meydana getirmelerine imkân verdi.
Bir tekkede
şeyh veya halifesi, çeşitli mertebelerde bulunan müridler,
dervişler, tekkede yemek hazırlama, sofra kurma, odun getirme,
temizlik yapma gibi işlerde görevli işçiler, tekkeye yardım eden
ve oradaki işlere nezaret eden idareciler, misafirler ve garipler bulunur.
Bunların düzenli bir biçimde çalışmaları ve görevlerin
aksamaması için uyulması gereken birtakım kaideler, vardır. Bu kaideleri ilk defa derli
toplu bir biçimde ortaya koyan Ebû Saîd Ebü'l-Hayr Hazretleri (ö. 440/1048)
oldu. Ebû Hafs Ömer es-Sühreverdî Hazretleri (ö. 632/1234) Avârifü'l-maârif
isimli eserinde söz konusu esasları genişletti ve
ayrıntılı bir şekilde ortaya koydu.
Yûsuf
el-Hemedânî Hazretlerinin müridi, Yeseviyye tarikatının kurucusu
Pîr-i Türkistan Ahmed Yesevî Hazretleri (ö. 562/1166) ilk defa ve
başarılı bir şekilde tasavvuf hayat tarzını ve
düşüncesini Türkçe ifade etmeye başladı. Hikmet denilen
tasavvufi şiirlerini Divân-ı Hikmet adı verilen bir eserde
toplandı. Daha sonra Mansûr Ata, Abdülmelik Ata, bunun oğlu Tac Hoca,
torunu Zengî Ata, Said Ata, Süleyman Hakîm Ata, Sadr Ata, Bedr Ata gibi mürid
ve halifeleri onun tasavvuf geleneğini Türkistan'da devam ettirdiler.
1071'de Anadolu'nun
fethedilmesi üzerine çeşitli tarikatlara mensup dervişler, özellikle
Yesevî geleneğine bağlı olanlar burada faaliyet göstermeye
başladılar. Fakat yeni fethedilen bu beldelerde daha ziyade baba,
gazi, sultan gibi unvanlarla anıldılar. Ahmed Yesevî Hazretlerinin
şiir anlayışı Yûnus Emre Hazretlerinde (ö. 1320) daha da
sadeleşerek ve güzelleşerek devam etti.
Anadolu ve Balkanlar'daki
pek çok mutasavvıf onu örnek aldı.Mevlana Hazretlerinin
Mesnevisi, Yazıcıoğlu
Muhammed'in (ö. 855/1451) Muhammediyye'si, Ahmed-i Bîcân'ın (ö. 858/1454)
Ahmediyye'si ve Envâru'lâşıkin'i, Eşrefoğlu Rûmî'nin (ö.
874/1469) Divan'ı ve Müzekki'n-nüfûs'u, Niyazî-i Mısrî'nin (ö.
1150/1737) Divan'ı, Anadolu ve Balkanlar'da büyük bir ilgi ile okunan
eserler oldu.
Sadece mutasavvıflar ve tarikat ehli
tarafından değil, bunların dışındaki dindarlar
tarafından da asırlarca rağbet gördü. Başta Yûnus
Emre'ninkiler olmak üzere bu şair mutasavvıfların şiirleri
dinî mûsikinin de ana malzemesini oluşturdu. Bu gelişmeler geniş
kitlelerde din duygusunun yerleşmesini ve kökleşmesini
sağladı. İlâhî denilen bu tür şiirler coşkuyla okundu
ve dinlendi.
TASAVVUFUN MENŞEİ
Tasavvufun
başlangıcı Resulullah Aleyhisselâm'ın sallallahu aleyhi ve
sellemin ve Ashâb-ı kiram
-radıyallahu anhüm- Hazerâtının
yaşayışlarında görülmektedir. Bazılarının
zannettiği gibi tasavvufî hayat Resulullah Aleyhisselâm'dan sonra
başlamış olmayıp, doğrudan doğruya onun zuhuru
ile ortaya çıkmıştır.
Kaynağı Kur'an-ı
kerim ve Hadis-i şeriflerdir. Asr-ı saâdet'te tasavvuf adı ve
mutasavvıf adı ile anılan zümre yoktu. Sufilik
yaşanırdı, fakat adı yoktu.
Tasavvuf ilminin müslümanlar
arasında zuhuru, hicri ikinci asrın ortalarına doğrudur.
Bugün elimizde mevcut eski tasavvuf kitaplarından
sayılan "Nefehâtül-Üns" ün beyanına göre, sofi ismi verilen
ilk zat hicrî 150 tarihlerinde vefat etmiş olan Ebu Hâşim isminde bir
zâhiddir. Bu zatın Suriye'de Remle şehrinde bir zaviye meydana
getirdiği ve sâliklerine sofi ismi verdiği rivayet edilmektedir.
Süfyan Sevri Hazretleri, Ebu
Hâşim HAKında: "Ben Ebu Hâşim'i görmeden önce sofinin ne olduğunu
bilmiyordum" demiştir".
Sofi ismi Peygamber Efendimiz
sallallahu aleyhi ve sellem zamanında yoktu. Bu kelime "Tâbiîn"
devrinde söylenmeğe başladı.
Saadet asrında en yüksek
mevkiyi, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizle sohbet
şerefine eren Ashâb-ı kiram -radıyallahu anhüm Hazerâtı
almışlardı. Her biri ayrı ayrı kabiliyetlere sahip
idiler, vazifeleri ayrı ayrıydı. Bir kısmı ilim
öğrenmeye, bir kısmı dini tebliğ etmeye, bir
kısmı cihada, bir kısmı idareciliğe daha fazla ilgi
duyarken, bir kısmı da ibadete daha çok önem veriyordu.
Resulullah Aleyhisselâm
sallallahu aleyhi ve sellemden sonra Ashâb-ı kiram'a yetişenlere ve
ilmi onlardan alanlara "Tabiîn" denilmiştir. Ondan sonra da
"Tâbiîn"e erişen "Tebe-i tabiîn" gelmektedir. Bu üç
nesil, en hayırlı insanlar olarak kabul edilmişlerdir.
Peygamber Efendimiz sallâllahu aleyhi ve
sellem efendimiz zamanında bütün müslümanlar o'nun sohbetlerinde feyz
aldıklarından, kendilerine "sahabe" ismi verilmişti.
Sallâllahu aleyhi ve sellem efendimizin irtihallerini müteakip, sahabe-i
kiramdan bu feyzi ahzedenlere "tabiîn" denmeye başlandı.
Bu sırada müslümanlar arasında vahdet zayıflamaya,
birtakım bâtıl fikirler İslâm camiası içersinde
yayılmağa başladı, işte tam bu sırada bir
topluluk, sâlih ameller işlemekte, doğrulukta, dinlerine olan samîmi
bağlılıklarında, zühd ü takvada ileri giderek, uzlet ve
vahdeti ihtiyar ettiler. Kendi nefisleri için birtakım zaviye ve hücreler
meydana getirdiler. Bu şekilde hareket eden kimselere "sofiyye"
denmeğe başlandı.
İslâmî ilimler ilk
devirlerde bir bütündü. Tefsir, Hadis, Fıkıh, Kelâm, Tasavvuf gibi
bölümlere ayrılmış değildi. Bugünkü şekliyle bir
Tefsir, bir Hadis ilmi yoktu, itikadî ve fıkhî mezhepler de yoktu. Bu tasnifler
daha sonraki yıllarda ortaya çıkmıştır.
Ashâb-ı kiram
Tarikat-ı aliye'nin ne olduğunu bilmiyordu, amma yaşıyordu.
Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin aralarında
bulunması ve sohbeti onları yetiştiriyordu. Ashâb-ı suffa
da aynı şekilde yetişiyordu. Herkes nasibi kadar alıyordu.
Hele bunların arasında bir zümre vardı ki; "Seninle beraber
olanlardan bir taife de gece kalkıyorlar." (Müzemmil: 20) âyet-i
kerime'sinde belirtildiği üzere, fazla ibadetleriyle seçilmişlerdi.
İlk devirlerde zühdî bir hareket tarzında
başlayan tasavvuf; İslâm
dininin kendi bünyesinde doğmuş, gerçek
canlılığının ve tazeliğinin bir devamı niteliğinde
gelişmiştir. Tasavvuf ismiyle zuhuru, hicrî ikinci asrın
ortalarına rastlamaktadır. Tarikat kelimesi ise tasavvufun
müesseseleşmesinden sonra kullanılmaya
başlamıştır.
Zühd hareketi
"Mutasavvıfe" adı ile bir topluluk meydana getirince
tasavvuf müesseseleşmeye başladı. Fakihler nasıl ki
fıkıh ilmini, kelâmcılar kelâm ilmini sonradan meydana getirdilerse;
başlangıçta sadece hareket halinde beliren tasavvuf da öteki,
İslâmî ilimler gibi, sonradan bir ilim haline geldi.
İslâmiyetin ilk
zamanlarında nefislerini riyâzat ve zâhidliğe vakfedenlere
"zâhid, âbid" gibi isimler verilirdi. Daha sonraları zahidâne
hayata sülük etmiş kimselere "sofi" denmeye başlandı.
Söfiyyenin zuhuru ile
şeriat ilmi iki kısma ayrılmıştır :
a) Fukahâ ve
ehl-i fetvaya mahsus olan ahkâm-ı âmmedir ki, ibadât ve
muamelâttan ibarettir.
b) Tasavvuf ehline ait mücahede, muhasebe-i nefs,
bunlardan hasıl olan zevk, vecd haletleri, bunları ifade için
kullanılan ıstılâhat ve izahattır. Daha ziyade zevken
anlaşılabilen bu haller için"Men lem yezuk lem ya'rif" yani
"Tatmayan bilmez" derler. Hazret-i Mevlâna'ya "Âşıklık
nedir?" diye sordukları vakit: "Benim gibi ol da
öğrenirsin" demiştir.
Bedenî ameller için hükümler
konduğu gibi, kalbî ameller için de hükümler kondu. Böylece "Tasavvuf
ilmi " doğmuş oldu.
Namaz, oruç ve diğer
amellerin zahirî bir şekli varsa ve bunlar zahirî fıkhın
mevzusunu teşkil ediyorsa; yine bu ibadetlerin aynı şekilde
huzur ve huşu gibi bâtınî bir şekli de vardır. Bu da
bâtını fıkhın yani tasavvufun mevzusunu teşkil eder.
Fıkıh
konularının dört mezhep imamı tarafından toparlanıp
düzenlendiği ve bu imamların adları ile anılmaya
başlandığı gibi;
zikrin cehri kısmını…
Abdülkadir Geylâni kuddise sırruh- Hazretleri, hafi kısmını
ise Muhammed Bahaüddin Şâh-ı Nakşibend -kuddise sırruh
Hazretleri düzenlemişlerdir.
Bundan sonra çeşitli kollar zuhur
etmiş ise de, hepsinin aslı birdir. Tarikat-ı Muhammediye
sallallahu aleyhi ve sellemdir . Gaye, ALLAH’u Teâlâ'yı en güzel
şekilde zikretmek ve O'na kulluk yapmaktır.
Alınan her nefeste huzuru
muhafaza etmek, ALLAH’u Teâlâ'dan gafil olarak tek nefes bile almamak demektir.
Huzurla alınan her nefes, ALLAH’u Teâlâ'nın
Hayy ism-i şerifinin bir tecellisidir. Bir nefes huzurla alınıp
veriliyorsa, o nefes diridir. Gaflet ile çıkan nefes ise ölüdür.
ALLAH'tan gafil olma! Bil ki sana bu nefesleri veren
O'dur. Her nefeste senin hayatını tazeliyor. Bunun için sen de O'na
tazim et, nimetlerine şükret!
Göz kalbin penceresidir. Gözün gördükleri kalbi
meşgul eder, nazargâh-ı ilâhî olan gönülü havâtır kaplar.
Bunun içindir ki bir sâlik yolda ve izde,
kalabalıkta, tenhada bakışlarını ayak ucunda
toplayacak ki; hem harama bakmaktan, hem de gözünü
başıboşluktan, istediği yere bakmaktan korumuş olsun.
Aynı zamanda havâtıra düşmekten de kurtulmuş olur. Gönlünü
toparlaması kolaylaşır.
Bu usûl Sünnet-i seniye'ye de uygun düşmektedir.
Zira Resul-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz yolda yürürlerken
sağa sola bakmazlardı.
Bir de var ki, insanın her yaratılan şeyde
ALLAH’u Teâlâ'nın eserlerini görmeye çalışması gerekir. Bu
tefekkür sayesinde iman tekâmül eder. Bu da bâtınîdir.
Bu gibi kimseler Hazret-i ALLAH celle clelaüh ile
baktığı için, her zerrede O'nun eserini, seyreder. Bu, HAK’tan
HAK'kın yarattıklarına seyirdir.
Meselâ bir yaprağı ele alır, O'nun eserini
onda seyreder, azamet-i ilâhî karşısında bir zerrenin idrakinden
âciz olduğunu itiraf eder.
Bu yolun yolcularından dilediklerini 'Meczûb-i
sâlik' yaparlar, yani meczupları sâlikler haline getirirler. Bunları
önce afakî seyre atarlar, insanın dışında ilerletirler.
'Seyr-i afakî' denilen bu dış yolculuk bittikten sonra 'Seyr-i
enfüsî' denilen insanın içindeki yolculuğa başlatırlar
Topluluk içinde yalnızlık, halk içinde HAK ile
beraber olmak diye tarif edilen bu esas, "El kârda gönül yarda."
demektir.
Şâh-ı Nakşibend -kuddise sırruh-
Hazretlerine: "Sizin yolunuzun esası nedir?" diye
sorulduğunda: "Zahirde halk ile bâtında HAK ile
olmaktır." cevabını vermiş ve şu şiiri
okumuştur:
"Kalbinden âşinâ ol,
dışta yabancı görün Böyle güzel yürüyüş cihanda az
bulunur." Bu
yalnızlık diğer tarikatlarda ancak müntehâda, sona varanlarda
müyesser olur. Fakat bu Tarikat-ı aliye'de başlangıçta
hasıl olduğundan, bu yola mahsus sayılmıştır.
Kardeşim
bütün bu zorlamalar, yolun başında ve ortasında olur. Sona
varanların bunlar için kendini zorlaması gerekmez. Herkesin
arasında iken kalbini toparlamıştır.
Âyet-i kerime'de:
"Rabbinin
adını zikret ve her şeyi bırakıp yalnız O'na
yönel." buyurulmaktadır.
(Müzemmil: 8)
Her an O'nu zikretmeye devam ederek kalbini
nurlandır.
Zikrullah esnasında kendiliğinden hatıra
gelen iyi ve kötü her fikri kovmak gerekir.
Gönülde başka alâkalara yer kaldıkça, itminan
teşekkül etmez ve yapılan zikir halis olmaz. Başlangıçta bu itminana erilemese de yine
zikrullahı bırakmamak ve elde edilinceye kadar devam etmek gerekir.
Tecelligâh-ı ilâhî olan kalp evine HAK'tan
gayrı şeylerin girmesine mani olmaya
çalışmalıdır. Öyle ki mürid, bin kere ALLAH-u
Teâlâ'nın yüce ismini zikrettiği halde, hatırına bir kere
olsun yabancı fikir gelmemelidir. Müridin gönlüne hiçbir yabancı
şey uğramamalıdır. Öyle ki, insanda hayal kuvveti kendi
kendini
azletmiş hale gelmelidir.
Hakikat ehlince malûmdur ki,
hayal kuvvetini yarım saat
için bile yok edebilmek son derece güç ve
nadirlerin nadiri bir
iştir.
Mânevi yolculuğa çıkmış olan müridin,
devamlı olarak geçen vaktini değerlendirmesi, o gün üzerinde dikkati
yoğunlaştırması, içinde bulunduğu zamanı dikkate
alması, nefes alırken ve verirken uyanık olması
lazımdır.
Mürid bütün gayreti ile boş
vakit geçirmemeye çalışmalı, tüm zamanlarını iyi
değerlendirmelidir. Huzurla geçirdiği anlara ve hâline
şükretmeli, gafletle geçirdiği zamanlarına da tevbekâr
olmalıdır. Bir başka ifade ile kabz halinde istiğfara, bast
halinde şükre devam etmelidir.
Tasavvufta bu hale ibnül-vakt de
denir, bugünün vazifesini yarına bırakmamak demektir.
Şeyh, yol gösteren arif
kişi, mürid ise, şeyhe
bağlı kimse manasındadır. Şeyh (mürşid),
insanları halktan HAK’ka ulaştırmada bir rehber, bir
kılavuzdur.
Okulda hoca ne ise, dergâhta mürşit de
odur. Hoca, daha çok akla hitap eder. Mürşit ise, ruhla meşgul olur.
Mürşidin yüzü nuranî, sözü Rabbanîdir.
Mürşidin ruhu ve kalbi bir ayinedir. Cenab-ı HAK’tan gelen
feyze ma’kes olur. Müridine aksedilmesine de vesile olur. Vesilelikten fazla
feyiz noktasında makam verilmemek lazımdır.”
“Vesile”
“ALLAH’a
bir vesile arayın” (Maide Sûresi, 35) ayeti vesileyi
emreder. Vesile, ALLAH’a kurbiyete (yakınlığa) sebep olacak
şeylerdir. Mesela, İlâhi emirleri yapmak, günahları terk etmek
gibi... Keza, salavat Resulullah’a sallallahu
aleyhi ve selleme ,
ulaşmaya bir
vesile, Resulullah sallallahu aleyhi ve
sellem ise, Rahman’ın rahmetine bir vesiledir.
Hekim, nasıl şifaya
vesiledir, fakat şifa ALLAH’tandır. Onun gibi, mürşid dahi
İlâhi feyiz ve hidayete bir vesiledir. Hidayet ALLAH’tandır.
Müridin şeyhine kalbini bağlaması, onda fâni olması,
tasavvufî ifadesiyle fena fiş-şeyh; fena fir-resul ve fena-fillaha
vasıta olmalıdır. Yani
mürid, şeyhinde fani olmak halinden Resulullah’ta sallallahu
aleyhi ve sellem fani olmaya yükselmeli, o makamdan da ALLAH’ta fani olma
derecesine çıkmalıdır.
İlim ehli insanlardan istifade,
irfan sahibi mürşitlerden ise, istifaza edilir, feyz
alınır.
Kâmil mürşitlerin huzurunda duyulan
huzur, bir feyz tecellisinden ibarettir. “Onların nefesi, gayb âleminin
baharındandır. Onun tesiriyle, gönülde ve canda yeşillik ve tazelik
husule gelir.”
Bir
üstada merbutiyet, bir şeyhe
bağlılık güzel olmakla beraber, bu bağlılık
insanı, “şeyhim beni kurtarır” şeklinde bir tembelliğe
sevk etmemelidir. Nitekim, peygamber hanımı olmak Hazreti Nuh
aleyhisselam ve Hazreti Lut aleyhisselamın hanımlarına
yetmemiş (Tahrim Sûresi, 10), peygamber oğlu olmak Hazreti Nuh
aleyhisselamın oğullarından birisi için fayda
sağlamamıştır. (Hud Sûresi, 45-46). Cenab-ı HAK,
Hazreti Nuh aleyhisselamın oğlu için “O senin ehlinden değil.”
demektedir. Şüphesiz bu, neseb itibariyle değil, inanç yönündendir.
Hazreti Peygamberin sallallahu aleyhi ve sellem, kızı Fatıma’ya “Ey Fatıma! Amelinle
kendini ateşten kurtar. Yoksa ben de seni kurtaramam!” şeklindeki hatırlatması,
cidden düşündürücüdür.
Beyazid-i Bistami, “Kürkünüzden bir parça verseniz de, teberrüken
üzerimde taşısam” diyen müridine şöyle der: “Evladım,
sen adam olmazsan, değil Bayezid’in kürkü, belki derisini yüzüp de
içerisine girsen, yine fayda etmez.”
Verilen bu misaller, şefaati
reddetmek manasında değildir. Peygamberlerin, kâmil mürşitlerin
elbette şefaati olacaktır. Fakat buna layık olabilmek için,
belli bir amel ve ihlas seviyesini yakalamak lazımdır.
……………………………………………………………………
Ey Evladım…
Bu
yayınlarımızdaki esas maksat HAK yolunun inceliklerini, özünü
tanıtmak olduğundan; dini bilgilere, hayat hikayelerine, hizmetlere
ayrıntılı olarak fazla yer veremiyoruz. Zira, internette
DİN yazıp, arasanız binlerce sayfa bulursunuz.
Fakat tarikat,
tasavvuf, ALLAH dostu (celle celalüh), evliya, mürşidi kamil gibi…ancak
o diyarlarda yaşamış, o
yollardan gidip-gelmiş kimselerin bildiği ilimden, bir miktar
güzellikler sunmak istiyoruz.
Şunu hiç unutmayın…ŞERİATI, yani
bu yüce DİNİ iyice öğrenmeden…hakiki bir mürşidi kamil
bulmadan… asla tarikat-tasavvuf yoluna girmeye
kalkışmayın.Yol, muazzam
düşmanlar ve tuzaklarla doludur. Bilmeyene, rehberi olmayana
acımazlar…
Aziz kardeşlerim…Bu bilgiler çeşitli kaynaklardan
derlenmiştir. Bütün emeği geçen kardeşlerimden, karşılık beklemeden elindekini
milletin hizmetine sunanlardan ALLAH’ım razı olsun…Amin…
Biz dahi aynı niyetle bu yoldayız. Ki, nasibi olanlar
doğru öğrensin, doğru yaşasın ve inşALLAH HAK
yolda kazansın…Başarı diama ALLAH’tandır…
.......................................................................................................