
İlim meclislerinde aradım,
kıldım taleb,
İlim geride kaldı, ille
edeb ille edeb…
Edeb
bir tâc imiş, nûr-i Hüdâ'dan,
Giy ol tâcı, emin ol her belâdan…
(Yûnus
Emre Hazretleri)
Ey Evladım…
HAK yolu, tarikat, tasavvuf, evliya…hepsi edepten ibaret mübarek kelimelerdir. EDEP bu yolda ilk şartlardandır.
Tarikat, tasavvuf dediğimizde, şu üç hasleti asla birbirinden
ayıramayız. Biri noksan olsa işler yürümez…
Bu üç temel şartlar…EDEP…DOĞRULUK…HELAL LOKMA…
HAK yolu… edep, doğruluk, helal lokma üzerine bina edilmiştir. Bunlara riayet etmeyen hiçbir yol alamaz. Her kimde bu hasletlerle dikkatle yaşarsa, o kısa zamanda yakınlık kapılarına doğru uçmaya başlar.
Yüce HAK yakınlığına öyle kolay varılacağını sanma. O eşsiz diyara MEVLAM isterse her şeyini kolay eylerde, zamanı gelince vuslat müyesser olur.
Bütün güzellikler O’nundur, ancak dilediğine, dilediği miktar ihsan eyler. İşte sen…Önce Yaratanı tanı…Nelere kızmakta, neleri sevmekte…Hangi işler muhabbet getirirken, hangileri gazaba uğratır, incelikleriyle öğrenmelisin…
Ayrıntlarla vakit kaybetme. Sen şu saydıklarımızı tatbik et, çok şey kazanırsın. Yani…Edep…Doğruluk…Helal lokma…
Bir kimsenin ibadeti, hayrı az olabilir. Edebi, doğruluğu varsa, lokması temizse kısa zamanda mesafeleri aşar gider.
Fakat bir kimse, gece gündüz ibadetten ayrılmasa, doğruluk, edep, helal lokmaya dikkat etmezse, sadece kendini kandırmış, ziyana uğramıştır.
Mürid olmak, tarikata girmek, tasavvufu yaşamak, her yiğide
münasip olmaz. Çünkü bu mübarek bir nasiptir ve ancak ezelden yazılanlara
bu ulvi muhabbet güneşi doğar.
Aziz hocam Abdülkadir Geylani hazretleri müridi anlatırken, aslında müridin ALLAH’ın muradı olduğunu, fakat üzerinde adetullahın tamamlanmadığını…ve müridlik şerefinin ezelden yazıldığı için, o kimsenin müridlik babında yer alabildiğinden bahseder.
Yani bir kimse ezelden ALLAH’ım yazdığı için, kendini burada mürid olarak bulur…Bu harika yolun sonunda bunları anlarsın.
Bunun içindirki, her önüne geleni, her isteyeni müridliğe alamazsınız. Zaten alınsa da kısa zamanda kaybolur gider. Zira tarikat yolunda yaşamaya lazım olan o ruh, lüzumlu manevi teçhizat elinde yoktur ki dağlara tırmansın.
Şimdi, nice yüce HAK dostunun yetiştiği eski yıllara dönüp, öğrenelim…
Tarikata mürid kabulü nasıl olur
Mübarek Hocam ABDÜLKADİR GEYLANİ Hazretlerinin hayatını ilgili bölümden okuyun yeter…Daha küçük yaştan kaç yıl, kaç tane hocadan kelam, fıkıh, hadis gibi nice ilimleri senelerce okumuştur. Hocası üstün meziyet ve ilmi sebebiyle yerine onu oturtur, talebe yetiştirmeye başlar. Kısa zaman sonra ortadan kaybolur…
Yirmi beş sene…Düşünün… yirmi beş gün yaşayın bakalım…Yirmi beş sene nefsiyle çöllerde mücadele ile geçti ömrü. Halbuki muazzam ilim sahibiydi ve hoca olmuştu. O Çetin yıllarda, yarı mecnun bir halde bazen kendini çok uzaklarda bulurmuş. Şeytan bu temiz insanı dahi ALLAH’ın gazabına uğratmak için neler yapmış.
Bütün tuzaklardan, uçurumlardan HAK yardımıyla geçip, çilesi tamam oldu. Sonra Hızır Aleyhiselamın bildirmesiyle hocasına dönüp icazet aldı…
İşte AZİZ MAHMUD HÜDAYİ hazretleri…Bursa kadısı. O zaman kadı, hem de belediye reisi makamını da yürütüyor. İlmi çok, malı mülkü yerinde , ahali önünde eğiliyor, hizmetçiler emrinde…
Sonra Üftade Hazretlerine talebe olmak için yalvarıyor…Hocasının şartlarına bakın…Kadılığı hemen bırakacaksın…Neyin varsa fakirlere dağıtacaksın…Ve şu sırtındaki sırmalı kaftanla- kadılık elbisesiyle, hemde Bursa sokaklarında ciğer satacaksın…Hani İnegölde filan olsa, tanımayanlar arasında daha kolay. Hayır Bizzat kadılık yaptığı insanlar arasında aylarca ciğer satar…Bunun nasıl zor olduğunu anlamaya çalışın.
Aylar sonra iyi çalıştığı için terfi ediyor…Hocası yeni vazife veriyor…Hela temizlikçiliğine memur ediyor…
Burada da bir zaman çalıştıktan sonra abdest suyunu dökme işini veriyor ve tesbihat dersi başlıyor…
MEVLANA HALİDİ BAĞDADİ Hazretleri…İlimde yükselmiş, çok mevzuda fetva verebiliyor. Lakin biliyorki yetişmedi, sadece bilmek ve amel de yetmiyor. Bir şeyler noksan…
Kendine şeyh arıyor…Çok iyi bir alim şeyh aramaktan geri durmuyor. Aradığı şeyhin Hindistanda olduğunu öğreniyor…Yollara düşüyor. Sırf seyahat çilesi yeter. Irak toprakları nere, Hindistan nere…Nihayet varıyor Hindistana, buluyor şeyhin dergahını.
Şeyhe haber veriliyor. Huzura kabul edilmek, el öpmek nerde…Sadece şeyh haber yolluyor…
-Ona söyleyin, hela temizliğine memur ettim…diyor.
Koca alim, Mevlana halidi hazretlerine onca yolculuktan, bunca yüksek ilmine rağmen, huzura dahi alınmadan hela temizliği vazifesi veriliyor. Vazifeye de bakın…
Bir hesaptan iki yıl, bir hesaptan çok daha fazla seneler hela temizliğinde çalıştıktan sonra…Bir merasimle huzura alınıp, dersi o zaman veriliyor.
Bir başka talip, bir dergaha gelip talebeliğe kabulünü ister. Şeyh ona bir küçük kutu verir, bir yer tarif eder, götürmesini ister. Bu garip yolda acaba kutunun içinde ne var diye merak eder. Kutuyu açar, bakarki içinde bir fare, korkan hayvan fırlayıp kaçar…Mürid talibi geri döner, durumu anlatınca şeyh,
Evladım, sen bir emaneti bile muhafaza edemedin. Nerde kaldiki HAK’kın sırlarını muhafaza edebilesin…Hadi başka kapıya der, gönderir.
Diğer bir talip gelir, ona da iki seccade verir şeyh. –Filan yerdeki zata ver diye tarif eder. Yolda bu adayın parası biter. Nasılsa iki seccade birini satar. Bir seccade ile o zatın huzuruna varır. Muhterem zat pencereden dışarı seslenir…Seccadeler kaç taneydi…diye. İki taneydi cevabını duyarlar. Şaşkına dönen garip
Madem birbirinize bu kadar yakındınız beni niye yordunuz diyerek ordan ayrılır ve kaybeder tabiki.
Bir mürid, büyük ibret…
Dergahın birine devam eden müridi, bir gün hocası çağırır ve bir şeyh dostuyla uzak bir yere gidip gelmesini emreder. Talebesini dostunun yanına katar gönderir.
Emanet alan şeyh bu taleye, -adın ne diye sorar…talebe de…misal, Ahmet oğlu Mehmet gibi kısaca cevap verir.Yani sırf Mehmet demez, iki kelime fazlasıyla söyler. Onca uzun yolda başka konuşmazlar. Dönüşte telebenin hocası şeyhe sorar,
-Talebemi nasıl buldun…O şeyh cevap verir…Çok
konuşuyor…
Varın hesap edin tarikatta yaşamayı, tasavvufun inceliğini, edebin büyüklüğünü ve vazifenin ağırlığını…
Şu anlatılanlardan durumun ehemmiyetini, HAK yoldaki inceliklerin ne kadar derinlik arz ettiğini… en başta edep bulunmak üzere, ilim, takva, vera, doğruluk, ihlas, candan sevgi ve helal lokmanın… tarikat ve tasavvufta nasıl muhakkak lazım olduğunu kavrayabilmelisiniz. Bu zeka yoksa fazla bir şey beklemeyin…
EDEB…Dini Lügatte edeb hakkında şu bilgiler verilmektedir…
Güzel hallere ve huylara sâhib olma ve utanılacak hareketlerden sakınma, her hususta haddini bilip, sınırı gözetme hâli.
Edebi gözetmek, zikirden üstündür. Edebi
gözetmeyen HAK’k'a kavuşamaz. (İmâm-ı Rabbânî)
ALLAH’ü Tealaya karşı edeb, O'nun emirlerini yerine getirmekle olur.
Avâmın, halkın edebi, dînin emirlerine uymak, havâssın,
seçilmişlerin edebi, dînin emirlerine uymakla berâber kalbi zikr (ALLAH’ü
Tealayı anmak) nûru ile aydınlatmak, gönülden ALLAH’ü Tealadan
başka her şeyi çıkarmaktır. (İmâm-ı Gazâli)
Gözünü aç ve gör ki bütün ALLAH’ü
Tealanın kelâmının mânâsı, âyet âyet edebden ibârettir.
(Şems-i Tebrîzî)
İnsanlar edebe ilimden çok daha
fazla muhtacdır. (Abdullah bin Menâzil)
En büyük edeb, ilâhî hududu muhâfaza etmek, gözetmek, ALLAH’ü Tealanın
emirlerine uymak, yasaklarından sakınmaktır. (Abdülhakîm-i
Arvâsî)
Din büyüklerinin yolu baştan sona edebdir. (İmâm-ı Rabbânî)
Bir kimsenin edebli olması, iyi
kalblilik ve akıllılık alâmetidir. (Sırrîy-i Sekatî)
Kul için güzel edebden daha iyi mertebe
görmedim. Çünkü aklın hayâtı edebdir. İnsan edeb ile dünyâ
ve âhirette yüksek derecelere kavuşur. (Ebû Osman Hîrî)
Edeb ehli edebden hâli olmaz, Edebsiz ilim
öğrenen âlim olmaz.
(M.Sıddîk bin Saîd)
ÇOK MÜHİM EDEP VE BİLGİLER
EY EVLADIM...Şunlara çok dikkat et...
Anlatacağım malumatlara gönülden inan ve tatbik et. İnşallah çok şeylere erersin.
Rızıklar iki çeşittir...Maddi rızıklar, Manevi rızıklar...
1-Maddi rızıklar sabah erken saatlarda dağıtılır. Bu sebeple aman ha geç kalkanlardan olma. Mühim bir sebep çıkmadıkça sabahları daima erken kalk.
Asla sabah saat 09 ile 11 arasında uyuma. Bu saatlarda uyumayı adet edinirsen AHMAK olursun...Ahmak aklını kullanamaz. Vücudu atikliğini kaybeder. Zekası durur. Hep hata yapar. Çünkü düşünemez.
Ayrıca, Aziz Peygamberim sallallahu aleyhi ve sellemin -Ya RABBİ erken başlayana çok ver... diye dua ettiğini hatırlıyorum.
2-Manevi rızıklar, ikindi ile akşam namazı arasında dağıtılır...Bu vakitlerde... şu iki ...işi yapma...
Sakın ikindiden sonra uyuma. Eğer sık sık bu vakitlerde uyursan cinnet geçirirsin...Delirirsin...
Yine ikindi ile akşam namazı arasında eşinle cinsi münasebette bulunma...Bu vakitte hanımın hamile kalırsa doğacak çocuk sakat doğar...Bunu Mübarek Hocam Şekerci Dede Hüseyin Ayçiçek Hazretleri bildirmiştir...
3-Mübarek gün ve gecelerde, eşinle münasebette bulunma...Bu gün ve geceler, ALLAH'ımın Müslümanların kurtulması, bağışlanması, yükselmesi ve hatalarından kurtulmaları için İKRAM olarak verilmiştir...
Böyle gün ve geceler...tövbe, zikir, dua ve ibadet geceleridir. Onun yerine nefsin hayvani arzularını doyurursan yazık olur sana...
Bu aziz gün ve geceler şunlardır...Arefe günleri, arefe gününü bayrama bağlayan gece, Ramazan ve Kurban bayramı ilk günü, bayram yaptığımız ilk günün gecesi, Aşura günü, Mirac kandili, Regaib kandili, Beraat gecesi, Kadir gecesi ...
HER MÜRİDİN UYMASI İCABEDEN UMUMİ EDEBLER…
1. Kötü
ahlak ve fiillerinden ALLAH'a dönüş yapmalıdır. Nefsini her gün
hesaba çekmelidir.
2. Menfî olan nefsani arzularına muhalefet
etmelidir.
2. Bütün işlerinde doğruluğa
yapışmalıdır ve insanlarla iyi geçinmelidir
3. Kendisini herkesten değersiz görmelidir. Kendi
ayıplarını görüp düzeltmeye çalışmalı,
başkalarının ayıplarını
araştırmamalıdır.
4. Yeme, içme, giyme, uyku vb. ihtiyaçlarında
itidalli (orta yollu) davranmalıdır.
5. Haram ve şüpheli şeylerden
sakınmalıdır.
6. Çok az konuşmalıdır, sorulunca cevap
vermelidir.
7. İbadetlerinde azimet yolunu tutmalıdır.
8. Dünya sevgisini gönlünden çıkartmaya gayret
etmelidir. Dünya sevgisinin kalpten çıkması ALLAH’ı bol bol
zikretmeye bağlıdır.
9. Boş zamanlarını ibadet ve zikrullahla
değerlendirmelidir.
10. Şer'i hükümlerde istikamet sahibi ve
ibadetlerinde ihlaslı olmalıdır.
1. SADÂKAT: Bu, müridin, işini ALLAH'a sadâkat esası
üzerine bina etmesidir ki binanın sağlam temel üzerine oturması
için doğruluk esasdır. Büyük mürşidlerimiz şöyle
demişlerdir:
"Sâlikler, usule riâyet etmedikleri için
vusulü kendilerine imkânsız kıldılar. Vekî İbnü'l-Cerrâh
der ki: "ALLAH'ın yolu hidâyet yoludur. Ona ancak sâdık olanlar
nâil olur."
Bu yolda kulun,
a) ALLAH celle celalüh hakkında ve kendisi
hakkında itikadını düzeltmesi, yani ALLAH'ı esmâ ve
sıfatıyla âlemlerin Rabbı olarak, kendini de O'nun âciz bir kulu
olarak tanıması ve bilmesi lâzımdır. Kulun, ALLAH celle
celalüh hakkındaki itikadının bütün zan ve şüphelerden
temizlenmesi, dalâlet ve bid'atlardan uzak bulunması, itikadda esasının
Kur'an ve Sünnet'e dayalı olması lazımdır.
b) Kulun, "ameller niyetlere göredir" hadîsinin
himayesine sığınabilmesi için önce itikadını Kur'an ve
Hadis'e göre düzeltmesi ve kalb-i selîme sahib olması lazımdır.
c) Kişinin itikadı, şeriatın tesbit
ettiği sahih delillere, yani Kur'an ve hadise ne kadar uygunsa o kadar
sağlamdır.
d) Kul, itikadı vasıtasıyla ALLAH'a
şeksiz bağlandıktan sonra dînin hükümlerini ya bizzat tedkik ve
tahkik ile, yahud ilim sahiplerinden sormak suretiyle muhakkak öğrenmesi
lâzımdır. Bunun en az derecesi, farzlarını doğruca eda
edecek kadar bilgi edinmesidir.
Çünkü hakîkî müridliğin alâmeti, dînî
sorumlulukları öğrenmek için harekete geçmek, ALLAH'ın emrine
O'nun razı olacağı şekilde sarılabilmek için,
yasaklardan sakınmak, Rasûlullah'ın sallallahu aleyhi ve
sellemin sünnetine uyarak ALLAH'ın sevgisini
kazanmaya çalışmaktır.
Bunu kazanmak için farzlara dikkat ve itina etmesi,
gücü yettiği kadar ve ölçü dahilinde nafile ibadetlere yönelmesi, ilmiyle
âmil olan âlimlerin sohbetine devam ederek onlardan istifâde etmeğe çalışması,
kötü âlimlerden sakınması lâzımdır. Çünkü bunlar yol kesen
eşkıya gibidirler. Yanlış yönlendirme ile insanları
saptırırlar.
Bütün söz ve hareketleriyle Kur'an'a ve sünnete muhalefet
etmekten sakınması gerekir.
Bütün sâdât-ı kiram ALLAH celle celalüh cümlesinden
razı olsun, şu noktada ittifak etmişlerdir ki: Kim tarikat ister
de başka yaşayışlara iltifat eder, yani gönlünü
kurtaramazsa, ALLAH'ın yoluna kalbiyle yönelemezse o kimse tarikat ile
alay ediyor demektir.
Bir kere düşünmelidir ki, dinin bütün
emirlerine sarılmak azminde olan bir kimse bile ancak bir
kısmına riâyet etmeğe muvaffak olabiliyor. Bütün himmetini
başka şeylere sarfeden kimse bu yoldan nasıl istifade
edebilecektir?
İmam Rabbânî Hazretleri buyurur ki: "Ey din
kardeşlerimiz, hepimiz üzerine en önce gereken şey,
itikadımızı Kitab ve Sünnet'e göre doğrultmaktır.
İtikadımızın esaslarını belirten âyet-i kerime ve
hadîs-i şeriflerin nasıl anlaşılacağını
ehl-i hak ve hakikat olan âlimlerimiz açıklamışlardır.
Bizim onlara uymamız lâzımdır. ALLAH celle celalüh onların
çalışmalarını karşılıksız
bırakmasın.Amin. Onlar, bu itikad esaslarını Kur'an'ı
bir bütün olarak görebilme seviyesine ulaştıktan sonra Kur'an ve
Hadisin ruhuna göre açıklamışlardır. Bizim
anlayışımız bu büyüklerin anlayış ve
izahlarına uymuyorsa kat'î surette muteber olamaz.
İkinci olarak, dinin hükümlerini, bu cümleden olarak
helâl ve haramı, farzları, vacibleri bilmek lazımdır.
Üçüncü olarak, bu öğrendiklerinin gereğiyle
amel etmesi, yani günlük yaşayışında tatbik etmesi
lâzımdır.
Dördüncü olarak: Kalbi tasfiye ve tezkiye yoluna
girmektir.
Ehl-i sünnet itikadını bilmedikten sonra dînî
hükümleri öğrenmenin bir faydası olmaz. Akaid ve ahkâm bilgisini de
elde etmedikten sonra amelin bir faydası olmaz.
Bu üç esas, yani akaid bilgisi, ahkam bilgisi ve bunlarla
amel edilmesi tahakkuk etmedikten sonra kalbin tasfiyesi ve nefsin tezkiyesi
mümkün değildir.
Bir sâlik, yukarıda
saydığımız dört rüknü, yani :
1. İtikadı Kitab
ve sünnete göre doğrultmak,
2. Dînî hükümleri
öğrenmek,
3. Bu öğrendiklerinin
gereğiyle amel etmek,
4. Kalbi tasfiye ve
tezkiye yoluna girmek; Rükünlerini dosdoğru yerine getirmeden ne yaparsa
yapsın lüzumsuz işlerle meşgul oluyor demektir.
Hadis-i şerifde
buyurulmuştur ki: "Kişinin, kendisini ilgilendirmeyen, yani
dünya ve ahiretine bir faydası olmayan şeyi terk etmesi
müslümanlığının güzelliğindendir." Hulâsa
kişiye lazım olan, en fazla ihtiyacı olan şeyi öğrenip
tatbik etmesidir.
2. TEVBE: Tevbe, bu işlerin en mühimmidir. Çünkü bu yol, son derece temiz ve her türlü kötülükten uzaktır. Türlü pisliklerle kirlenmiş kimseleri kabul etmez. Müridin, bütün hatalarından ALLAH'a tevbe etmesi, bu tevbesini de gizli-açık, küçük-büyük bütün hatalarını terk etmekle yapması lazımdır.
Burada önce üzerinde kul
hakkı varsa onları ödemelidir. Eğer hak sahibi ölmüş ise
varislerine vermelidir. Kul hakkından temizlenmeyen, münakaşa
ettiği bir kimse ile helalleşmeyen kimse bu tarikattan istifade
edemez.
Bu istifade
edemeyişinin sebebi, üzerinde kul hakkı bulunmasıdır. Bütün
sâdât-ı kiram, İslâm dininin koyduğu bu vecibeye hassasiyetle
dikkat etmişler ve saliklere böyle irşadda bulunmuşlardır.
Şeyhülislam Abdullah
el-Ensârî der ki: ALLAH Teala Hazretleri, "tevbe etmeyenler zalimlerin ta
kendileridir" (Hucurat/11) buyurmuş ve zulmü tevbe etmeyenlere nisbet
etmiştir.
Tevbe, ancak
kişi tevbenin ne demek olduğunu bilip de tevbe ederse sahih olur. Bunun için üç şey lâzımdır:
1.Kişi tevbe
etmediği takdirde ALLAH'ın onu kötülüklerden
korumayacağını bilmelidir.
2.Tevbe etmeğe
muvaffak olduğu zaman ferahlamalıdır.
3.ALLAH'ın onu her an
gördüğünü ve kalbine her an nazar ettiğini bilmelidir.
Tevbenin üç
şartı vardır:
1.Günahından
pişmanlık duymak.
2.ALLAH'a tazarru ile
niyaz etmek (yani günahını söyleyerek tevbe etmek),
3.Günahdan kopup
ayrılmak. Bir daha o günahı işlemeyesiye azmetmek, kesin karar
vermek.
Tevbenin hakikati
üçtür.
1. İşlediği
günahı büyük görmek.
2. Yaptığı
tevbeyi kusurlu ve yetersiz görmek.
3.
Yaratılış îcâbı olan kusurlarının ALLAH celle
celalüh tarafından affını dilemek.
Tevbenin
sırlarının incelikleri üçtür:
1.İşlediği
günaha bakmak,
2.ALLAH'ın o günah
hakkındaki hükmüne bakmak,
3.Günahı ve
ALLAH'ın hükmünü mukayese edip, o günaha o cezayı vermekteki
muradını anlamaya çalışmak. Burada ALLAH'ın iki
muradı vardır:
Birincisi, ALLAH'ın,
verdiği hükümde O'nun mutlak büyüklüğünü, kulunun aybını
örtmekte ne kadar kerem sahibi olduğunu, ALLAH'ın, kulunu bir günahla
helak edivermeyip ona tevbe mühleti vermekteki hilmini, özrünü kabul etmekteki
lütufkarlığını, kulunu mağfiret etmekteki
ihsanını bildirmek ve göstermektir.
İkincisi, kulunun
üzerinde adlinin hüccetini gösterip onu günahından dolayı hüccetine
bağlı olarak cezalandırdığını
anlatmaktır.
3. DÜNYA SEVGİSİNİ
KALBDEN ÇIKARMAK: Bundan sonra mürid,
dünya sevgisini kalbinden çıkarmak ve zarurî olmayan dünyevî
meşguliyetleri terk etmek gibi mühim vazifelerini yerine getirir. Çünkü bu
tarikatın temeli, lüzumsuz şeylerden kalbin kurtulması, onlara
karşı sevgi duymaması ve meşgul olmamasıdır. Bu
temizliğin birinci merhalesi kalbin mal sevgisinden temizlenmesidir. Çünkü
kulun HAK'dan sapması için sadece mal sevgisi yeter. Çünkü kalbinde dünya
sevgisi bulunan hiçbir mürid yoktur ki kısa zamanda bu sevgi onu eski
haline döndürmüş olmasın!
4. MAKAM-MANSIB SEVGİSİNDEN KURTULMAK: Eğer mal sevgisinden kurtuldu ise, makam-mansıb sevgisinden de kurtulması lazımdır. Çünkü makam-mansıb sevgisi tarik-ı ilâhîde yol kesicidir. Halkın kabulü veya reddi, yani halkın onu beğenip beğenmemesi mürid yanında eşit olmadıktan sonra bu yoldan bir şey istifade edemez. Mürid için en tehlikeli şey, daha tarikatta sabit-kadem olmadan halkın teveccühlerine aldanıp ona hürmet göstermelerine aldanmasıdır. Bu zaafın da terkedilmesi lâzımdır.
5. RİYASET SEVGİSİNDEN KURTULMAK: Mal ve makam-mevki sevgisinden kurtulduktan sonra baş olma sevdasından da kurtulması lâzımdır. Eğer zahid ise, zühdün şartlarından biri budur. Şayed bu zaaftan kurtulamazsa, dîni için çok zararlı bir tehlike ile her an karşı karşıya demektir.
Aslında zâhidlerin
şân u şöhreti dünya sultanlarının ve orta
adamlarının şöhretlerinden çok üstündür. Sebebini sorarsan, nice
sultanların zâhidlere karşı gösterdiği hürmeti düşün,
anlarsın. Kişi, baş olma sevdasından kurtulamazsa telef
olmasından korkulur. Çünkü bu işlerde insanı can evinden vuran
şeylere karşı körü körüne gidişi az değildir.
Bişrü'l-Hâfî kuddise
sirruh der ki: "Böyle bir zamanda fakirin, yani dervişin ganimeti,
insanların onu tanımaması, yerini yurdunu bilmemesidir. Çünkü
insanların pek çoğunun yüzü, insanın hüsrana uğraması
için kâfîdir. Hangi mürid ki kalbinde dünya metaının sevgisi vardır,
ona mürid demek caiz değildir.
Eğer müridin kalbinde
dünya sevgisinin izi kalmışsa hayırlı işleri sebeb
tutarak sür'atle dünyaya dönebilir. Kalbinde dünya muhabbeti olan kimse dünyaya
meyletmek için bahane arar. Bazı hayırlı işleri arzusuna
perde yapar, dünyaya kayar.
Müridin kendini lüzumsuz
yere meşgul eden dünyevî işlerin sevgisini kalbinden
çıkarmasının istenmesinden maksad kalbini temizleyip Rabb'ı
ile huzurunu duyarak kalmasını temin etmektir.
Eğer mürid ciddî
olarak dünya sevgisini terk etmişse bunda sebat etmelidir. Müridin
kalbinde zerre kadar dünya sevgisi kalmamalıdır.
Bu tavsiyeyi müridin
yanlış anlamaması lazımdır. Bu, insanın
dükkanını, tezgahını, zaruri işlerini, geçimini temin
etmek için çalışmasını terk etmesi demek değildir.
Böyle bir hareket her şeyden evvel şeriatın ruhuna
aykırıdır. Bunu söylemekten maksadımız, dünyadan elini
çekip bir köşeye oturmak değil, dünya işleriyle
uğraşırken sevgisini kalbine koymamak ve ALLAH'ı hiçbir
anında unutmamaktır.
Eğer dünya sevgisini
bırakamamışsa dünya işlerinin elinde esir olur. Neticede o
iş onu helake götürür. Zaruri olan dünya işleriyle yeteri kadar
uğraşmakla, dünya sevgisini kalbinden temizlemeyi birbirine
karıştırmamak lâzımdır. Bir müridin dünya işleri
için gam çekmesi veya fakir düşecek, yahud topluma yük olacak şekilde
fakir düşmesini netice verecek tutum ve davranışlar ona
yakışmaz.
Ebu'l-Abbas el-Mürsî
hazretlerinin talebesi Şeyh Muhammed el-Mağribî der ki: "Bu
yolda iki şey çok mühimdir ve temeldir: Birincisi: ALLAH'ın razı
olacağı işlere içinden gelerek koşmak. İkincisi: Bu
yolun sırlarını, inceliklerini nâmahremlere açmayıp
bunları sadece ihvanıyla, vaktine ve yerine göre konuşmak.
Dilini tutmayı başarmak."
6. YOLUN KIYMETİNİ BİLMEK: Mürid tarîkatı, yolun en şereflisi olarak bilmelidir. Eğer böyle itikad etmezse nefsi ona başka bir yol araması için vesvese verir durur. Fakat bundan daha şerefli bir yol nerede bulunabilir? Bu yol ki meleklerin, peygamberlerin, raşid halifelerin ve ALLAH'ın salih kullarının yoludur.
İmam Gazzâlî
-ALLAH'ın rahmeti üzerine olsun.Amin. El-Munkızu mine'd-Dalâl isimli
kitabında der ki: "Ben ilim tahsilini tamamlayınca bütün gayret
ve himmetimle sûfiyye tarîkına girdim. Şu kadarını muhakkak
söylemeliyim: Yakinen anladım ki, Hak yoluna gerçekten girenler ancak
sûfîlerdir. Onların siretleri siretlerin en güzeli, yolları
yollların en güzeli, ahlâkları ahlâkların en güzelidir. En
keskin akıllıların akılları, değme
filozofların felsefesi, şeriatın bütün teferruatını
bilen zahir ulemasının ilmi; onları değiştirmek,
onların siret ve ahlâkından daha güzel sîret ve ahlâk bulmak ve
onların hâlini daha hayırlı bir hâle değiştirmek için
bir araya gelseler buna muvaffak olamazlar. Çünkü onların zahirlerinde ve
bâtınlarındaki bütün harekat ve sekenâtı nübüvvet kandilinin
ışığından alınmıştır. Yeryüzünde
ise nübüvvet nurundan başka doğru yolu gösterecek bir nur
kaynağı yoktur.
Şeyh Ebu'l-Mevâhib
Muhammed eş-Şâzelî kuddise sirruh der ki: "Sûfîlerin terbiye
etmediği kimse edebin hakikatini anlayamaz."
7. SÜKÛTU TERCİH ETMEK: Sükûttan istifade etmektir. Hakikat talibi zaruret olmaksızın konuşmamalıdır. Arkadaşı veya tanımadığı bir kimse ona bir şey sorduğu zaman kifayet mikdarı cevap verir.
Dilin
âfetleri çoktur:
Gıybet:
Kardeşinin arkasından, o duyduğu zaman hoşuna gitmeyecek
şeyler söylemek,
Nemîme: İki kişi arasında laf getirip götürmek,
Hemz: Fesad çıkaracak söz söylemek,
Lemz: Ayıplamak, gözüyle kaşıyla işaret edip
birbirinin aleyhinde fısıldamak,
Kizb: Yalan söylemek,
İstihza: İnsanları alaya almak, eğlence konusu
yapmak.
Dinin bazı
hükümlerini yalanlamak, bazı kimseleri medihde ileri gitmek, güzel
konuşmak suretiyle arkadaşlarına sitem ederek onların
arasında kendini gösterme arzusu ve bunun temini dilin afetlerindendir.
Vehb İbn-i Münebbih
der ki: "Hikmet ehilleri, hikmetin
başının sükût olduğunda ittifak etmişlerdir."
Fudayl ibn-i lyaz
demiştir ki: "Hacca gitmek,
savaşa ve cihada çıkmak dili tutmaktan daha zor değildir."
Lokman
aleyhisselam oğluna: Eğer söz gümüşse sükût
altındır" demiştir.
Abdullah ibn-i Mübarek, bunun mânâsını şöyle izah etmiştir: "ALLAH'a itaat yolunda söz söylemek gümüş ise, mâsıyetten sakınmak için sükût etmek altındır."
Bilinmelidir ki,
mâsıyetten sakınmak bütün ibâdetlerden efdaldir. Bu mânâda büyükler:
"Ey insan, dilini tut ki seni sokmasın. Çünkü sahib olmazsan o bir
yılandır. Kabirlerinde dilinden ölen nice insanlar vardır. Nice
kahramanlar onun karşısına çıkmaktan korkarlar,"
demişlerdir
Susmak selamettir. Asıl olan da budur. Yoksa insan düşünmeden
söylediği bir sözden her zaman pişmanlık duyabilir.
İnsan, bir konu
üzerinde konuşmağa mecbur edilirse şeriatın emir ve
yasaklarını dikkate alarak konuşmalıdır. Yerine göre
sükût etmek ALLAH celle celalüh adamlarının özelliklerindendir.
Yerine göre konuşmak nasıl bir fazilet ise, hataya düşmemek için
sükût etmek de aynı şekilde bir fazilettir.
Yeri geldiği zaman
gerçeği meydana koymak en şerefli hasletlerden birisidir. Bir münkere
mani olmak için ister kendisinden çekinilen, ister bir iyiliği umulan
kimseye hakkı söylemek için konuşmak bir güzel haslettir.
İbn-i
Abbas radıyallahu anh dilini tutarak: "Ya hayır söyleyerek hayra
nail ol, yahud şerri söylemekten sakın selamet bul!"
demiştir.
Dili muhafaza etmek her
yerde ve her zaman en mühim işlerdendir. Çünkü dil kalbde
bulunanların tercümanıdır. Dilin hatadan uzak kalması ise
kalbe bağlı kalmasıyla mümkündür.
Bazı büyükler demişlerdir ki:
"Sükûtu ganimet bilmeyen ve
sükûtun faziletini anlamayan kimse konuştuğu zaman boş ve
lüzumsuz şeyler konuşur. Onun için dili muhafaza etmek gerekir.
Konuşmanın
yerini tutan işaret ve yazı hususunda da aynı şekilde
dikkatli olmak, özellikle kitap, makale gibi konularda daha çok dikkatli olmak
gerekir.
Ebû Bekr el-Fârisî bana
dedi ki: "Kişi, kendisini
ilgilendiren ve muhakkak konuşması gereken bir konuda konuşursa
lüzumsuz konuşmuş olmaz. Eğer kendisini ilgilendirmeyen bir
mevzuda konuşursa boş konuşmuş olur. Bu durumda sükûta
riayet etmemiştir.
Zünnûn-i Mısrî
hazretlerine: "Kendisine en fazla sahib olan kimdir?" diye sordular.
Cevap olarak: "Diline en fazla sahip olandır" buyurdular.
İbn-i
Mes'ud radıyallahu anh der ki: "Dilden daha fazla hapsedilmeğe
layık hiçbir şey yoktur."
Büyükler, "dil, yırtıcı hayvan gibidir.
Eğer ona sahip olmazsan senin ebedi düşmanın olur,"
dediler.
Mürid her bir nefesini her
şeyden kıymetli bilmelidir. Çünkü her bir nefesini nereye
kullandığından sorumlu olacaktır.
8. KUSUR GÖRMEMEK: İnsanların ayıplarını görmemektir. Kişi, başkalarının kusurlarını görmek yerine kendi ayıplarını görüp düzeltmek için uğraşmalıdır
.
Ayet-i kerimede: "Ey îmân edenler!
Zandan çok sakının. Çünkü zannın bazısı günahdır.
Bir de tecessüs etmeyin. Birbirinizin gizli hallerini
araştırmayın. Birbirinizi gıybet etmeyin. Ölü
kardeşinin etini yemeyi sizden hanginiz sever? ALLAH'dan korkun.
Şüphesiz ki ALLAH tevbeleri kabul eden, rahmet ve merhamet
sahibidir." (Hucurat suresi/12)
Rasûl-i Ekrem sallallahu
aleyhi ve sellem efendimiz, "ALLAH bir kulunu sevdiği zaman ona
ayıplarını, kusurlarını gösterir"
buyurmuşlardır.
9. KENDİNİ BEĞENMEMEK: Tarikatta ne kadar ilerlerse ilerlesin, nereye
varırsa varsın kendisini daha yolun başında görmeli ve öyle
kabul etmelidir. Seyyidimiz Hâce Muhammed Bahâeddin Nakşbend hazretlerinin
iki vasiyetinden birisi budur. İkinci vasiyeti ise şudur: Sâlik, seyr
ü sülûkde en yüksek makam ve mertebelere ulaşsa bile, kendi nefsini
aşağı görmelidir. Eğer bunu böyle kabul etmeyip nefsine
kıymet verirse onun seyr u sülûkden nasîbi yoktur.
Bu iki vasiyete çok dikkat etmelisin. Salik, göze ve
kulağa nasıl muhtaç ise bu tavsiyeye riayet etmeğe de o kadar
muhtacdır. Hatta bu vasiyete olan ihtiyacı göze ve kulağa olan
ihtiyacından daha fazladır. Çünkü ne zaman kendisine varlık
verirse ucbe düşer.
Ucüb,
kendini beğenmek, kendine hayran olmak demektir. Bundan ALLAH'a
sığınırız. Rasûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem
buyurmuşlardır ki:
"İnsanı
üç şey kurtuluşa erdirir:
1. Gizlide ve açıkta ALLAH'dan korkmak,
2. Hoşuna gitse de gitmese de ALLAH celle celalüh
için hakkı söylemek,
3. Darlık zamanında olduğu gibi bolluk
zamanında da iktisada riayet etmek."
İnsanı üç şey helake götürür:
1. Herkesin uyduğu hevaya uymak,
2. Kişinin kendi kendisine cimriliği telkin
edip fakirlik korkusuyla cimriliğe düşmesi,
3. Kişinin kendini beğenmesidir ki bunlar
içinde en tehlikelisi budur.
ALLAH Teala cümlemizi yukarıda sayılan iyi
hasletlere sarılmağa ve bu helak edici şeylerden
sakınmağa muvaffak kılsın ve bize iman zevkini duyursun,
âmin.
Bilinmelidir ki, ameline güvenmek, sâliklere yolun
başında arız olan en kötü tehlikelerden biridir. Kulun amelinin
az veya çok olması mühim değildir. Bir başka ifâde ile, kulun
amelinin az olması ALLAH'ın lûtfuna mani değildir. Yeter ki kul
ALLAH'a iltica etsin, aczini itiraf edip O'na yalvarsın
.
10. KÖTÜ ARKADAŞI TERK ETMEK: Bunun için, kötü arkadaşlarını terk etmeden evvel kendi kötü huylarını terk etmelidir. Çünkü kendi nefsi ona arkadaşlarından daha yakındır. Önce nefsini halletmelidir. Büyükler, "kale içerden feth olunur" demişlerdir.
Şair Lebid bu konuda:
"İyi insana nefsinden büyük düşman yoktur. Bundan sonra
kişiye gereken iyi arkadaştır," der.
Tecrübe edilmiştir
ki, âsilerin yüzlerine bakmak mü'minde göz ve basiret körlüğüne sebeb
olur, kalbini katılaştırır. İyi insanların
yüzlerine bakmak ise insanın içine genişlik verir.
ALLAH'ın rızasına muhalif iş yapılan yerlerde,
ALLAH'ın gazabını çekecek yerlerde durmayasın. Çalgı
çalınan yerlerde ve zalimlerin kabirlerinin yakınında eğlenmeyesin.
Mâsıyet mahallerinde az da olsa beklemeyesin. Mecburen yolun öyle yerlerin
önünden geçiyorsa oralardan süratle geçmelisin.
11. NEFSİNE ARKA ÇIKMAMAK: Kendisine bir noksanlık, bir hatâ isnad edildiği zaman nefsi hesabına kendini müdâfaadan sakınmalıdır. Zamanın büyüklerinin kusurlarını aramakla uğraşmamalı, onların beşeriyyet muktezâsı olarak görülebilen hatalarıyla meşgul olmamalıdır. İsimleri anıldığı zaman haklarında ancak iyi konuşmalıdır.
Şeyh Ebu'l-Mevâhib
eş-Şâzelî der ki: "Fakirler, yani dervişler halleriyle
görünürler, zahir alimler de sözleriyle görünürler.
Şeyh Aliyyü'l-Havvas
der ki: "Eğer bir kimse, kendi halini ALLAH'ın bilmesiyle
yetinmeyip nefsini haklı çıkarmak için münakaşaya
kalkışırsa ALLAH'ın kendisini tehlikelerden
koruyacağını hesaptan çıkarsın. Kendisi ilmiyle âmil
âlimlerin, mürşidlerin, velilerin arkasından gidiyor, onlara mahabbet
ediyor da böyle salihler hakkında kötü söylendiği zaman onları
müdâfaa için yeteri kadar konuşursa ne âlâ! Eğer bir âlim
mürşid, bulunduğu mertebesiyle bir kimseden hürmet görüyor ve
sevenleri tarafından müdafaa ediliyorsa bu insanların
menfaatinedir..."
Ameller niyetlere göre değerlendirilir.
Müridin sermayesi, herkese
iyi niyetli davranmak kimseye kötü söylememek, durumu ne olursa olsun kendisine
yöneltilen bir taarruzu gönül hoşluğu ile
karşılamaktır.
Böyle bir durumda üzerine düşen sabretmektir. Kendisinin muhabbet ettiği ve etmediği kimseler hakkında bir sürü sualleri bırakıp onlar hakkında insanlarla çekişmekten ALLAH'a sığınmalıdır.
Bazı meşayih demişlerdir ki: "Eğer bir mürid nefsî
hazlarını tatmin etmek istiyor, hem de müridlik davası güdüyorsa
bilin ki o yalancıdır.
Kalbini muhafaza etmeyen, hal
ve tavırlarına dikkat etmeyen, lakayd yaşayan, bununla beraber
marifete erme davasında bulunan kimse de yalancıdır. Yine
halkın övmesini ve yermesini, kabul etmesini ve etmemesini eşit
görmeyen, bununla beraber marifete erme sevdasında bulunan kimse de
yalancıdır.
Cüneyd Bağdadî kuddise sirruh demiştir ki: "Eğer bir
takım alâmetler olmasa idi herkes tarikata girmek ister veya sûfîlik
iddiasında bulunurdu. Halbuki ALLAH Teala "Onları yüzlerindeki alâmetlerinden
tanırsın ey Rasûlüm! Onları bozuk, tatsız, kof sözlerinden
anlarsın!" (Kıtal suresi/30) buyurmuştur.
12. AZÎMETLE AMEL ETMEK: Daima azimetlerle amel etmeğe çalışmalı, mubahlara asla meyletmemelidir. Çünkü bu sadece vakit kaybetmektir.
13. DÎNİ İÇİN EVLENMEK: Tarikata evli iken giren bir kimse âdabına riayet ederek yoluna devam etmeli, bekâr iken giren bir kimse de tarikin âdabını öğrenip biraz yol aldıktan sonra evlenmelidir. Eğer kemâle ulaşacaksa ancak bu şekilde ulaşır.
Büyüklerimizin bu hususdaki edebleri şöyledir: Dünyalık ve fazla mal mülk sahibi olmak için değil, sünnete riayet, iffet sahibi olmak ve dinini ihya etmek için evlenmelidir. Sonra nikâhı takatina göre ve en kolay olacak şekilde yapar. Eğer kadın evlilik hayatında erkekten imkânının dışında bir şey isterse, erkek, Rasûlullah'ın sünnetine uyarak onu haline razı olmakla boşanmak şıkları arasında muhayyer bırakır.
Nitekim Rasûlullah'ın sallallahu aleyhi ve sellemin hanımları ondan dünyalık istemeleri neticesinde inen ayetin hükmüne göre, hallerine razı olmakla boşanmak şıkları arasında tercih yapmalarını teklif etti. Bu teklife Âişe'den radıyallahu anhadan başladı: - Sana bir şey söyleyeceğim. Bu konuda annenle ve babanla istişare et. Kararını ondan sonra bildir. (Sonra inen âyet-i kerimeyi ona okudu':)
"Ey Peygamber! Hanımlarına de ki: Eğer siz dünya hayatını, onun zînet ve ihtişamını arzu ediyorsanız gelin size boşanma bedellerinizi vereyim de hepinizi güzellikle salıvereyim. Eğer ALLAH'ı ve Peygamberini ve ahiret yurdunu arzu ediyorsanız, şüphe yok ki ALLAH içinizden güzel hareketler edenler için büyük bir mükâfat hazırlamıştır."(Ahzab sûresi / 28-29) Bunun üzerine Âişe dedi ki: "Annemle ve babamla senin hakkında mı istişare edeceğim ya Rasûlallah? Ben, ALLAH'ı, Rasûlünü ve ahiret yurdunu tercih ediyorum. Fakat bunu diğer zevcelerine söyleme! dedi. Rasulullah da sallallahu aleyhi ve sellem : - Eğer isteklerinde ısrar ederlerse vallahi bu ayeti onlara da okuyacağım dedi ve okudu. Onlar da ALLAH'ı ve Rasûlünü tercih ettiler.
14. ZİKRE DEVAM ETMEK: Zikre iştiyakı geldiği, inşirah kapısı açıldığı andan itibaren ALLAH'dan gayri bütün mahlûkattan kalben alâkasını kesip, kalabalıklar, topluluklar içinde bile olsa kendini ALLAH celle celalüh ile beraber bilebilme durumuna gelinceye kadar zikri bırakmamalıdır. Bu böyledir. Çünkü manen mâsivadan alakasını kesmeyene bu kapı açılmaz.
Kendisine gaybet
hasıl olmayan kimsenin zikri ancak hasenattan bir hasene olmak
durumundadır. Derece katetmek değildir. Kainat ondan
perdelenmiş, o ise kendini müşahedeye zorlamaktadır. Daha
yapması gereken şeyleri yapmadan fütuhat beklemektedir.
ALLAH celle celalüh ise fütuhat vermesi için kulunun kendisine teveccühünü beklemektedir. Bunun için, bir kerecik ALLAH celle celalüh ile beraber olmanın huzurunu duymak, bu mertebeye ermek için gereken zahirî ve bâtınî temizliğe eremediğimiz için bizlere zor gelmektedir.
15. NEFSİNİ
HESABA ÇEKMEK: Kendisi için belirli vakitler tesbit edip o vakitlerde
nefsini hesaba çekmelidir. Bu en azından günde üç vakit
olmalıdır.
Sabaha
çıktığı vakit neleri kaybettiğini ve gece ALLAH celle
celalüh için ne yapabildiğini,
Öğle namazından sonra, öğleye kadar ne yapabildiğini,
Akşam namazından sonra da "Bugün ALLAH celle celalüh için ne
yapabildiğini" kendisine sormalıdır.
Bundan sonra derhal acz ü
fakrını ifâde eden bir dil, kırık bir kalb, fânî bir
varlık ile ALLAH'dan nefsine karşı yardım istemeli ve
emânına sığınmalıdır.
16. BÜYÜKLENMEMEK : Büyüklenmeyi, kendi başına buyruk hareket etmeyi terk etmelidir.
Ebû Ali Ruzbârî der ki: "Kendinden büyüğe
karşı büyüklenmek haddini bilmemektir. Kendi emsaline karşı
büyüklenmek edeb noksanlığıdır. Kendinden küçüğe
karşı büyüklenmek ise acizlik alametidir.
Bazı büyükler,
kendilerine karşı büyüklenenlerin kendilerinden aşağı
seviyede olduklarını, kendilerine tevazu gösterenlerin de yüksek mertebede
olduklarını söylediler.
Büyüklerimiz buyururlar ki: Kişinin
kendini beğenmesi, aklının fesada uğramasının ana
sebebidir.
Çünkü ALLAH Teala: "İşte âhiret yurdu ki biz onu yeryüzünde büyüklük ve fesad arzusunda olmayanlara vereceğiz. İyi sonuç ise ALLAH'ın azabından sakınanlarındır" buyurmuştur. (Kasas Suresi/83)
Şeyh Aliyyü'l-Havvâs
Hazretleri şöyle der: "Bir haslet vardır ki kul onu nefsinden
bilirse mertebesi ALLAH'ın ve insanların yanında çok düşük
olur. Bu haslet, ilim, fazilet ve iyi insan olma vasıflarında kendini
akranından üstün görmesidir. Bu, onun helaki için kâfidir."
Edeb sahibine gereken,
müslümanlardan hiçbir kimseyi küçümsememektir. Asilerden, günahkarlardan hiçbir
kimseyi de tahkir etmemeli, onların günah ve isyanları bahanesiyle
kendine pay çıkarmamalıdır.
Bir kere düşünmelidir ki: Eğer ALLAH celle celalüh onu böyle bir yola getirip, öyle insanlardan üstün kılmasa idi, hali onların hallerinden daha kötü olacaktı. Salik, kendini iyi insanlardan üstün görmedikten başka fasıklardan bile üstün görmemelidir.
Üzerindeki nimeti ALLAH'dan bilip şükrünü edaya çalışmalı ve kimseye hor bakmamalıdır. MEVLA cümlemizi böyle durumlardan korusun. Amin.
17. KALB HUZURU
İLE NAMAZ KILMAK: Her
namaz kılacağı zaman kendi zahirini ve bâtınını
sık sık yoklamalı, bâtınî âfetlerden kibir, dünya sevgisi
ve benzeri şeyleri içinden temizlemeli, bunların netice verdiği
kötü hasletlerden kurtulmaya çalışmalıdır.
Namaza, bu hasletlerden temizlenmiş, hiç olmazsa
temizlenmeye azmetmiş olarak kalkması, rabbine selim bir kalb ve
temiz bir beden ile münacat etmesi gerekir.
İlahi huzurun kapısında
melekler dururlar ve bakarlar: Kimde hased, kin, kibir, hile ve dünya sevgisi
gibi şeyler varsa onu huzura almazlar.
Şeyh Ebu Bekr Kettânî Hazretlerider ki: "ALLAH
Teala şöyle buyurur: "Hangi bir kul ki kalbinde iki arzu vardır,
BEN ondan uzağım. Bu iki arzu: Ma'sıyet arzusu ve mal
sevgisidir."
Salikin, Rabbı huzurunda kalb-i selim ile durup
cesedi ile beraber kalbinin de namaz kılması lazımdır.
Kalbinde ALLAH'ın sevmediği bir haslet bulunarak huzura gelen bir
kimse kalb-i selim ile huzura çıkmış değildir.
Bâtınına bakmayıp sadece zahiriyle
meşgul olan kimse bir uyuz gibidir ki hekim ona, hem içildiğinde
hastalığı kökünden kesecek bir ilaç, hem de derisine sürülecek
bir ilaç vermiştir. O ise hastalığı kökünden tedavi edecek
olan ilacı bir kenara atıp uyuz taraflarına ilaç sürmekle
meşgul olmaktadır. Halbuki dışına ne kadar ilaç
sürerse sürsün içinden bir başka uyuzluk tepecek ve
hastalığı devam edecektir.
Eğer riya ve iki yüzlülük gibi çirkin hasletlerin
asılları içeride duruyorsa, bu illetlere mübtelâ olan kimse istese de
istemese de bunun eseri görülecektir. Hastalık içeriden ve
dışarıdan kendini gösterecektir. Vesvese belasına duçar
olanların ekserisinin halleri budur.
Akıllı kimse eve kapısından giren,
yani her bir hastalığın aslı, kaynağı, sebebi
neyse onu doğru tesbit edip tedavisi için sağlam yolu arayan
kimsedir.
18. KUSURUNU BÜYÜK GÖRMEK: Derecesi yükseldikçe, kendini her an huzurda bilme şuuruna yaklaştıkça, gözünde kendi ayıplarının büyümesi lazımdır. Halbuki halkın ekserisi bir hayırlı amel işlese kemale erdiğini ve huzura yaklaştığını iddia eder.
Ehlullahın ilimleri ruhlarına yerleşmiştir. Bu ilimleri,
onların tevazularını ve nefislerine karşı galebelerini
sağlar. Başkalarının ilimleri ise nefislerinde olduğu
için ilimleri arttıkça kalblerini bir duman ve zulmet kaplar.
Allah kendilerinden
razı olsun, selef alimleri böyle değillerdir. Onlardan her biri
ilminin derecesine göre ALLAH'dan korkarlardı. İçlerinde, bir
günahından dolayı helaki hak ettiğine ve Allah'ın, lûtfuyla
kendisini fazladan yaşattığına inananlar vardı.
Yine onlar, bir zifiri
karanlıkta bilmeden baştan aşağı yamalıklı
ve kusurlu bir elbise giyip, nura doğru yaklaştıkça birer birer
bu yamalarını, kusurlarını gören ve mahcubiyeti artan bir
kimse gibiydiler.
İnsanın ilmi
arttıkça tevazuu artır. Kişinin cehli arttıkça tekebbürü
artar. Bunun bir misali de, meyveli dalların eğilip, meyvasız
dalların dimdik durmasıdır.
Gavs-ı
Âzam Abdülkadir Geylânî Hazretleri ihvanına derdi ki: "Ben ALLAH'a
gece kaaim, gündüz sâim olmakla ve ilim öğretmekle vâsıl
olmadım. ALLAH'a vâsıl olmamın sebebi; cömerdliğim,
mütevazi bulunmam ve sadrımın selim olmasıdır.
Gavs-ı Âzam
Hazretlerinin bu sözü de gösteriyor ki cömerdlik de önemli esaslardan
birisidir. Tevazu ile de sâlik kemale ermenin temelini atmış olur.
Yoluna dikilen bütün engeller böylece ortadan kalkar. Bunun için hadis de varid
olmuştur:
"Cennette öyle odalar vardır ki, dışı içinden, içi dışından görünür. ALLAH Teala bu odaları güzel ve tatlı söz söyleyenler, yemek yedirenler, oruca devam edenler ve gece insanlar uykuda iken namaz kılanlar için hazırlamıştır."
Bu hadis-i şerifi
beraberce düşünelim:
Burada Rasûl-i Ekrem
sallallahu aleyhi ve sellem güzel ve yumuşak söz söylemeyi emir
buyurmuşlardır. Bu, tevazuun eseri olmakla ona işarettir.
Sonra yemek yedirmeyi emir
buyurmuşlardır. Bu da cömerdliğin eseri olmakla ona işarettir.
Bundan sonra orucu ve namazı zikretmişlerdir.
19. NEFSE MUHALEFET ETMEK: Tarîk-ı ilâhîde sülukü devam ettiği müddetçe nefsine muhalefet etmesi lazımdır. Kitab ve sünnetle te'yid edilen hakikat da budur.
Çünkü Cenab-ı Hak: "Rabbının huzurunda durmaktan korkan, nefsini heva ve hevesden alıkoyan kimseye gelince, işte cennet onun varacağı yerin ta kendisidir." (Naziat/40-41) buyurmaktadır. Bu ayetinde insanlardan hiçbir kimseyi istisna etmemiştir.
Şeyhülislam Zekeriyya
el-Ensârî "Şerhu'l-münferice" adlı kitabında der ki
"Âlimler 'nefse muhalefet, ibadetin başıdır"
buyurmuşlardır."
Şeyh Abdülkâdir
Geylânî hazretleri buyurmuşlardır ki: "İbadetlerin efdali,
nefis ve hevaya muhalefet etmek ve devamlı surette mâsivâdan yüz çevirerek
ALLAH'a yönelmektir."
20. MAKSÛDA ULAŞMAK: Kendi bulunduğu makamı bilsin veya bilmesin, menzil-i maksudu görünceye kadar seyr u sülûküne devam etmektir. Menzil-i maksûdu göründükten sonra cisim ruha tabi olur ve yola böyle devam edilir.
Şeyh İbrahim
ed-Düsûkî Hazretlerider ki: "Evladlarımdan ancak vakitlerinin
kıymetini bilip ALLAH'dan bir an gaflet etmemeye gayret gösteren, durup
dinlenmeden maşukunun menziline ulaşmak için yol alan ve menzil-i
muksûduna ulaşanları seviyorum.
Onlar menzillerine ulaşınca maşukları der ki: "ALLAH celle celalüh sa'yini meşkûr etsin. Kan-ter içinde bizim menzilimize ulaşmak için koştun. Sağa-sola bakmadan, mâsivâya takılmadan ve maksadından gözlerini ayırmadan yoluna devam ettin. Acıktın, susadın fakat yolundan dönmedin.
Fakat niceleri azıcık bir zorluk görmekle yarı yoldan dönüverdiler. Sen ise sebat ettiğin için bizim sarayımıza salimen vâsıl oldun. Burada ebediyyen ve bütün tehlikelerden emin olarak yaşayacaksın. Sana vereceğimiz ziyafetlerimiz sonsuzdur."
Şeyh İbrahim ed-Düsûkî
kuddise sirruh yine der ki: "Sâlik, arkası arkasına iki nefes
alıp da o nefeslerinde zikrullahdan gafil olursa yerinde sayıyor
demektir. Böyle bir mürid benim evladım değildir."
Şeyh Mübarek bin
Seleme el-Kaysî der ki: "ALLAH celle celalüh bize feyiz ve bereketlerini
daima nasib etsin. ALLAH'a giden bir müridin, ikindi namazını,
öğle namazını kıldığı yerde, yani bu zaman
içinde bir ilerleme kaydetmeden eski vaziyetinde kılması onun için çok
ayıptır. Madem ki yola çıkmıştır, himmet
elbisesini giyip, azm atına binip, beldeler, diyarlar aşarak aslî
vatanına doğru yol alması gerekir."
Büyükler demişlerdir
ki: "Başlangıç halinde bir hamlesi olmayan kimseye rahatça
oturacağı bir yer yoktur. Yani yolun daha başında iken,
gençliğin kuvvetine, sıhhatine ve zindeliğine göre bir sa'y ü
gayreti olmayan kimse bunları ihtiyarladığı zaman
yapamayacaktır."
BAZI EDEPLER
1-Kardeşinin
hatasını görmezlikten gelmek.
Nasihat uluorta herkesin ortasında yapılmaz.
2-Kardeşlerine hizmet etmek,
sıkıntılarına katlanmak.
3-Elindeki mal ve mülkü kendine ait görmemek.
4-Fazilet ve üstünlüğünü bildiği kişiye
değer vermek.
5-Gereksiz dünya işleriyle fazla ilgilenen
kimselerin sohbetinden uzak durmak.
6-Kardeşinin işine, kendi işinden daha çok
önem vermek.
7-Yumuşak muamele etmek.
8-Söylediklerini, dikkatlice söylemek
9-Kardeşliğin devamı için bütün gücünü
kullanmak.
10-Küçüklere şefkat ve sevgi ile muamele etmek.
11-Bir yere çağırıldığında,
'Nereye?', 'Niçin?' gibi sorular sormamak.
12-Kardeşlerine yük olmamak.
13-Açık ve samimi davranmak, mudarat etmek, müdahane
etmemek.
14-Beraberlikte inkıbaz ve inbisat arası orta
yolu tercih etmek.
15-Ayıp ve kusurlarını örtmek.
16-Kardeşinin ayıpları için
istiğfarda bulunmak.
17-Kardeşlerini kendisiyle mudarat etmeye mecbur
bırakmamak.
*Bütün kötülükler nefisten, onun tezkiye
edilmeyişinden kaynaklanır.
SOHBET VE
KARDEŞLİĞİN SORUMLULUKLARI
Takva ve hayırda
yardımlaşmana
Arkadaşına af
dileme, dua etme, beraberlik için bereket niyazı.
ALLAH celle celalüh için
birbirini sevenler ve O'nun (cc) için ayrılanlar Arş-ı Ala'da
gölgelenecekler.
'Biri, diğerini
dünyevi menfaat sebebiyle terk eden, ALLAH celle celalüh yolunda kardeş
olamaz'. (Cüneyd el-Bağdadi Hazretleri)
Kardeş incitilmez,
aşırı şaka yapılmaz, yerine getirilemeyecek söz
verilmez.
Bir ayrılık vuku
bulsa da arkadaşı iyilikle anmak.
Mümkün oldukça hüsn-ü zan
etmek.
Sadır olacak nefi bir
harekete doğrudan kınamada bulunmaz, yanlışı gidermede
en iyi yolu tercih eder.
Kişi,
dostunun dini üzeredir.
MÜRİDİN MÜMİNLERE VE İHVAN
KARDEŞLERİNE KARŞI ÂDABI
1. Müslüman cemaatleri hiçbir şekilde tenkid
etmemeli, onların kusurlarını araştırarak ifşa
yoluna gitmemelidir. Bu şekilde hareket etmeyip onların
gıybetlerini yapan ve kusurlarını araştıranlara mani
olmalı ve İslam kardeşliğini esas almalıdır.
2. Kafir ve münafıkların zulüm ve küfürlerini
araştırmalı ve onları Müslüman kardeşlerine anlatarak
uyarmalıdır.
3. Gücü nispetinde mü'min kardeşlerine maddi ve
manevi olarak yardımcı olmaya çalışmalıdır. ALLAH
Teala kendisine neyi vermişse ondan kardeşlerine de ikram etmeli,
hediyeleşmelidir. İsterse bu basit, ucuz bir şey olsun
4. Vefat eden kardeşlerinin cenazesinde bulunmaya
çalışmalı ve onun geride bıraktığı ailesi
ile ilgisini kesmemelidir. Mü'min kardeşlerini sadece hayırla
anmalıdır.
5. Kardeşlerinin kusurlarını
araştırmamalı, meydana çıkmış bir
ayıbına bakmamalı, onların kusurlarından bahsetmemeli,
geçmiş bir hatasını söz konusu etmemelidir. Eğer bir mürid
kardeşlerinin hatalarını örtmez, üstelik eski
hatalarını karıştırırsa aynı hatalara
kendisi düşebilir.
6. Kardeşlerinin üzüntülü zamanlarında
üzüntülerini, sevinçli zamanlarında ise sevinçlerini
paylaşmalıdır.
7. Kardeşlerinin uygun olmayan hareketlerini
gördüğü zaman onlara küsmemeli, bütün müslüman ümmete hayır duada bulunmalıdır.
8. Kardeşlerinden veya diğer insanlardan
herhangi bir borç aldığında borcunu vadettiği zamanda
ödemeli, eğer herhangi bir sebeple ödeyemeyecekse bu durumu
karşısındakine güzelce anlatıp belli bir zaman tayin
etmeli, borç veren de borçluya bütün kolaylıkları göstermeli,
gerekirse borcundan vazgeçmelidir.
9. Kibirli ve gururlu zenginlerin yanına
gitmemelidir. Gayesi dünya ve makam olan alimlerle de sohbet etmeyerek onlar
ile görüşmemelidir.
10. Hiçbir yerde imamlık etmeğe, baş
olmaya kafi surette özenmemeli, ileri atılmamalıdır.
11. Eğer herhangi bir müslümana karşı
kalbinde bir kini, bir buğzu varsa onu izale etmeye
çalışmalı ve kardeşinin haklı olduğuna kendini
ikna etmelidir.
12. Kardeşinde bir hata gördüğü zaman onu
latife ile karışık uygun bir uslûbla nasihat ederek
düzeltmelidir. Topluluk içinde mahcub edecek şekilde hareket etmemelidir.
İmam Şafiî radıyallahu anh şöyle demiştir:
"Eğer kardeşine gizlice ve
güzellikle nasihat edersen vazifeni yapmış olursun. Eğer
herkesin içinde onu ikaz ederek mahcub edersen onu yıkmış
olursun ve arsız edersin."
Bir müridin ihvanıyla beraber olduğunda riâyet etmesi gereken âdabı şunlardır:
1- Bütün kardeşlerini
kendinden daha faziletli bilmelidir. Kendisi hangi derecede olursa olsun
kendinden kıdemli olanlara karşı hürmet ve hizmette kusur
etmemelidir.
2- İhvanını
hayırlı vakitlerde, seherlerde, toplantı gecelerinde
uyarmalıdır. Gece uyanmalı, ihvanından fazla ibadet etse
bile kendi ibadetini görmemeli, kardeşlerinin uykusunu kendi ibadetinden
efdal bilmelidir. Çünkü uyuyana kalem işlemez.
3- Kat'i surette
ihvanına kötü misal olmamalıdır. İster şeyhle beraber
bulunsun, isterse ayrı bulunsun. Bunu yapan kimse şeyhini terkedip
dünya işlerine dalıp giden, yeme giyme yolunda ömrünü tüketen,
ihvanının ve şeyhinin hakkına riayet etmeyen bir müriddir
ki sonu iyi olmaz.
4- Birbirine giren,
birbiriyle bozuşan ihvanının aralarını bulup haddi
aşanı ikaz eder, mazluma da sabretmeyi ve affetmeyi tavsiye eder.
5- Tembellikten,
uyuşukluktan kurtulup nerede olursa olsun ihvanının hizmetlerine
koşmalıdır.
6- Her meşakkatli
işde en önde gelmeğe çalışmalıdır. Kimsesi
bulunmayan, bakıcısı olmayan hasta ihvanının
hizmetlerini görmekde azamî gayretini göstermelidir.
7- Vefat etmek üzere olan
ihvanından habersiz olmayıp sabaha kadar onun başında
beklemelidir. Hizmetinde bulunmalıdır. Üzerindeki hakları belki
böyle eda edebilir.
8- Her gece
kalktığında, secdelerinde kardeşleri için duayı
unutmamalı, her zaman onların hayrına dua etmelidir.
9- Kardeşleri
hakkında iyi konuşmalı, iyiliklerini
konuşmalıdır. Bilhassa bir kardeşine öfkelendiği zaman
onun hakkında rastgele konuşmaktan çekinmeli ve kalbini
düzeltmelidir.
Rasûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem "Öfkelendiğin zaman sus!" buyurmuşlardır.
10- Bir kardeşinin
ihtiyacını giderip hizmetini görmeyi nafile ibadetlerden efdal bilip
önce ihvanının hizmetini görmelidir.
11- Derviş insan,
kardeşlerinin oturduğu yerlerdeki pislikleri, eza verici şeyleri
temizlemeğe özen göstermelidir. Bilhassa şeyhi emretmişse daha
fazla dikkat etmelidir.
12- Yanında her zaman
bıçak, makas, iğne, iplik gibi şeyleri bulundurmalı, her ne
zaman ihtiyaç vaki olursa kardeşlerinin açığını
kapatmalı, söküğünü dikmeli, ayıbını örtmelidir.
13- Eğer şeyhi
hakkında ihvanına veya herhangi bir kimseye su-i edebde
bulunmuşsa içi yanarak pişman olup bu kusurundan dolayı
istiğfar etmelidir.
14- Bütün
kardeşlerini edebli olmağa teşvik etmelidir
.
15. Dergahlarda ve evlerde
sohbet, ilim ve takvası üstün olanlara yaptırılmalı sohbet
anında anlaşılamayan veya yanlış anlaşılan
bir bilgi sunulmuşsa sohbet kesilmeden müsait yer ve zamanda doğrusu
bulunmalı. Çekişmeye yol açarak ihlas ve samimiyet
bağlarının kopup zayıflamasına ve sohbetin manevi
halinin bozulmasına sebep olmamalıdır.
16- Kardeşini bir
günah işlerken veya bir ma'sıyet yerinde görürse onu terk etmemeli ve
içine düştüğü ma'sıyetten onu kurtarmak için elinden gelen
gayreti göstermelidir. Çünkü o kardeşi, o günahtan kurtarılmağa
muhtaçdır.
Bir zamanlar Hazret-i Ömer
radıyallahu anh'ın, aralarında ALLAH celle celalüh için
kardeşlik kurduğu bir kardeşi vardı. O sırada bu
kardeşi Şam'da bulunuyordu. Hazret-i Ömer radıyallahu anh onun
halini sormak üzere Şam'dan gelen bir kimseyi aradı, buldu ve
kardeşinin halini sordu. O kimse de: "Kardeşin Şeytan'a
kardeş oldu" dedi. Hazret-i Ömer radıyallahu anh "böyle
konuşma" dediyse de adam devamla: "O, kebâir işlemeğe
koyuldu. Şimdi de içkiye mübtela oldu," dedi. Hazret-i Ömer de:
"Buradan giderken bana haber ver" dedi ve onunla göndermek üzere
Mü'min suresinin ilk ayetlerini yazdı. (Meâl-i şerifi):
"Ha mîm. Bu
kitabın indirilmesi O mutlak Gâlib, O her şeyi bilen, mü'minlerin
günahını mağfiret eden, tevbesini kabul buyuran, azabı pek
çetin, fazlu keremi sonsuz olan ALLAH'dandır. O'ndan başka hiçbir
İlah yoktur. Dönüş ancak O'nadır. ALLAH'ın ayetleri üzerinde
küfredenlerden başkası mücadele etmez.
Şimdilik onların memleketler içinde dolaşmaları seni aldatmasın. Onlardan önce Nuh kavmi de, bunlardan sonraki sürü sürü fırkalar da peygamberlerini yalan saydılar. Bunlardan her ümmet kendi peygamberlerini yalanlamayı kasdetti. Gerçek olmayan şeylerle gerçeği yok edebilmek için savaşıp durdular. Başlarına indirdiğim azabın nasıl olduğuna bir bak!
Hazret-i Ömer
radıyallahu anh bu âyetleri yazdıktan sonra onu azarlayıcı
mahiyette birkaç söz daha yazdı, o adamla gönderdi. O kardeşi mektubu
alınca ağlamaya başladı: "ALLAH celle celalüh
doğruyu buyurdu, Ömer de bana doğru yolu gösterdi" dedi. Tevbe
etti ve halini düzeltti.
Ebû Zerr radıyallahu
anh der ki: "Kardeşin halini bozduğu zaman onu terk etme. Şimdi
eğrildi ise bir müddet sonra doğrulur. Onun iyiliğine
çalış."
İbrahim Nehaî
şöyle derdi: "Alim kimselerin hatalarını insanlara
anlatmayın. Çünkü ilim sahibi bir kere yanılırsa sonunda
düzeltir." Böyle hareket etmenin güzelliği, yumuşaklık
esasına göre hareket edildiği, günahkârı daha fazla günah
işlemekten alıkoyup onu istikamete sevkedeceği içindir.
Bir mürid istikametini
bozduğu zaman ondan ilgi kesilmeyip sohbete getirilirse düzeltmek ümid ve
ihtimali vardır. Eğer ilgi kesilirse o kimse günahında
ısrar eder ve ebediyyen kopmuş olur.
İlgi kesmemenin daha
doğru hareket olması şundan dolayıdır: İslâm
kardeşliği bir akiddir. Bir yakınlık temin ve tesis eder.
Bu kardeşlik devam ettiği zaman karşılıklı haklar
kuvvetlenir.
Akdin gereğine göre ve akdin şerefi ölçüsünde vefakârlık vacib olur. Vefakârlık ise kardeşini fakirlik zamanında terk etmemektir. Dinen fakirlik ise dünyaca fakirlikten hem daha şiddetli, hem daha acı, hem zararı daha büyüktür. Dinen istikametini bozan kardeşin manen fakir düşmüş, yardım beklemektedir.
Başına bir felaket
gelmiştir. İmdad beklemektedir. Dinine
bağlılığının zayıflaması sebebiyle
maneviyatı fesada uğramıştır. Böyle bir kimsenin
gözetilmesi, terkedilmemesi ihmal edilmemesi lazımdır. Nezaketle
davranarak o kardeşinin kurtarılması için azamî gayret
gösterilmelidir.
Anlatılır ki:
ALLAH celle celalüh için birbiriyle kardeş olmuş iki kişiden
birisi istikametten ayrılma belâsına uğradı. Bu kimse
kardeşine gidip:
- Ben bir illete tutuldum.
Eğer istersen, ALLAH'a olan muhabbetine zarar gelmemesi için beni terket,
deyince o kardeşi o andan itibaren ALLAH celle celalüh ile sözleşti
ve: "Ya Rabbi, kardeşim eski istikametine dönerek hali düzelinceye
kadar ne bir lokma yiyeceğim, ne bir yudum su içeceğim!" dedi.
Kırk gün süreyle yemedi ve içmedi. Her gün onun durumunun düzelip düzelmediğini sorardı. Kendisine yemesi ve içmesi için ısrar olundukça: "Sözümde sâdıkım. Kardeşim manen şifa bulmadıkça vallahi yemeyeceğim ve içmeyeceğim! dedi. Fakat hüznünden ve açlığından ölecek hale geldiği vakit kardeşinin ıslah olduğu görüldü. Kardeşi gelip düzeldiğini gösterdi. O da yeyip içti. Fakat az kaldı ki ölüyordu.
Selef-i salihden iki
kardeş vardı. Biri istikametini bozdu. Bazıları:
"Görüyorsun ki kardeşin istikametini bozdu. Onu terk etmeyecek misin?
dediler. O ise: "Hayır, kardeşim şimdi bana her zamankinden
daha fazla muhtaçtır. Eğer ben onun elinden tutar, güzellikle
azarlayarak da olsa bir şeyler söyler, onun bu halinden dönmesi için dua
edersem belki bir gün ıslah olmasına sebeb olurum. Kardeşlik
hukuku bunu gerektirir, terkedivermeyi değil!" diye cevap verdi.
Büyüklerimiz buyurdular
ki: "Kardeşlerin hatalarına karşı müsamaha sonsuz
olmalıdır. Kardeşin sana karşı yetmiş kere hata
edip de özür dilerse kabul edeceksin. Şayed bunu kendine kabul
ettiremiyorsan kalbine demelisin ki: "Ne kadar katısın!
Kardeşin senden yetmiş kere özür diliyor da kabul etmiyorsun.
Yazık sana! İnsafını ne kadar da yitirmişsin!
Bunu, İmam
Şa'rani kuddise sirruh "müslümanlık hakları"
kitabında söyler.
Biz de öyle bir zamanda geldik
ki, bir insanın yetmiş tane doğru ve güzel tarafı olsa, bir
de hatalı tarafı bulunsa, o hata hiç sözü edilmeyecek bir hata da
olsa kardeşlerimiz o yetmiş güzelliği görmez de o bir tek
hatayı görürler.
Bunu dillerine dolayıp zihinleri fesada vermek için ağızlarını doldura doldura konuşurlar. Herkese inandırmaya çalışırlar. Bu huyları, nice mahcubların arsız olmasına sebeb olur. Onların namuslarıyla oynarlar. Sanki kardeşinin bir hatasını gözetliyormuş gibi onu küçük düşürmek için olmadık lafları ederler.
O kadar iyi taraflarının hiçbirini görmezler. Bir de tereddüd etmeden iyi bir şey yaptıklarını iddia ederler. Bu ifsadlarını ibadet-taat sayarlar.
Bu işin sonu, zayıf
müslümanların cemiyetten kopup millete zararlı bir unsur
olmalarına kadar varır. İş böylelerinin zannettiği
gibi değildir. Bu da ALLAH'dan uzak kalmanın neticesinde
şeytanın bulandırdığı kafaların
yaptığı ve yaptırdığı şeylerin
fesadıdır.
Hepimiz ALLAH'a aidiz ve
hepimiz O'na döneceğiz. Ey rabbımız, bizi böyle şeylerle
imtihan etmeden huzuruna al. Rahmetin hürmetine, ya erha-merrâhimîn!.Amin.
Abdullah İbn Mübarek
Hazretleri der ki: "Mü'min, özürlerin kabul edilip araya
soğukluğun girmemesini ister. Münafık ise müslümanların
darmadığın ve perişan olmalarını arzu eder."
Fudayl ibn Iyaz Hazretleri
de şöyle der: "Fütüvvet (asıl yiğitlik) kardeşlerinin
hatâlarını her zaman afvetmektir."
Rasûl-i Ekrem sallallahu
aleyhi ve sellem şöyle buyururlar: "İyilik görünce örten,
kötülük görünce herkese yayan kötü komşunun şerrinden ALLAH'a
sığının."
MÜRÎDİN AİLESİ İÇİNDEKİ ÂDABI
Nikah akdi ile evlilik
kurmuş olan müslüman erkek ve kadın bir vücud gibidirler.
Birbirlerine karşılıklı olarak riayet etmeleri gereken
hakları ve edebleri vardır. Bunlar içinde farz, vacib, sünnet ve
mubah olanları vardır. Bunlara, derecelerine göre layık
oldukları önemi vermek ve tatbik etmek hem emr-i ilâhî, hem sünnet-i
peygamberî sallallahu aleyhi ve sellem hem tarikat âdabı, hem de
saadetleri gereğidir.
Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem fertlerin âdâb
ve sorumluluk derecelerini şöyle belirtiyorlar: "Biliniz ki hepiniz
çobansınız ve hepiniz gözettiğinizden sorumlusunuz. Devlet reisi
bir muhafızdır ve emri altındakilerden sorumludur. Erkek ev
halkının üzerinde muhafızdır, bütün ev halkından
sorumludur. Kadın da kocasının evinin ve çocuklarının
gözetleyicisidir ve onlardan sorumludur. Hizmetçi, efendisinin malının
bekçisidir ve ondan sorumludur. Biliniz ki hepiniz bir çobansınız ye
her biriniz beklediğinizden sorumlusunuz." (Buhari, Müslim rivayet
etmişlerdir.)
Cenab-ı HAK, evliliği ilâhî
sınırlarla emniyet altına almıştır. Bu
sınırlar, huzur ve saadetin devamı için gereken
şartlardır. Bu şartlara uymamak aileyi yıkmaktır.
Kur'an-ı Kerim'de Cenab-ı HAK: "ALLAH'ın
sınırlarını aşanlar zalimlerin tâ kendileridir."
(Bakara Suresi/229) buyurmaktadır.
Yine: "İyi kadınlar itaatli
olanlardır. ALLAH kendi haklarını nasıl korudu ise onlar da
öylece görünmeyeni koruyanlardır." (Nisa suresi/34) buyuruyor.
Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem:
"Kadın beş vakit namazını kılar, bir ay orucunu
tutar, ırzını muhafaza eder, kocasına da itaat ederse
cennet kapılarının dilediğinden girsin"
(Mişkatü'i-Mesabih.) buyuruyor.
KADININ HAKLARI:
Kadının maddi
ihtiyaçlarını, maişetini temin etmek erkeğe aiddir. Bir
hadis-i şerifde şöyle buyuruluyor: "Onlara yediğinizden
yedirin, giydiğinizden giydirin. Onları dövmeyin, çirkin demeyin, fena
söz söylemeyin. " (Müslim rivayet etmiştir.)
Cenab-ı HAK
buyuruyor: "Kadınlarınızla iyi geçinin. Onlardan
hoşlanmadı iseniz bile... Olabilir ki bir şey sizin
hoşunuza gitmez de ALLAH onda birçok hayır takdir etmiş
bulunur". (Nisa Suresi/19).
Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor:
"Mü'min bir erkek, mü'mine kadınına kızıp
durmasın. Eğer onun bir huyundan hoşlanmazsa başka huyundan
memnun olabilir."
İyi niyetli, ülfet
edilir insan, kendi zevcesinde hoşuna gidecek nice meziyetler bulabilir.
Ayıp ve hata aramaya değil, meziyet aramağa
bakmalıdır. Marifet iltifata tabidir. İltifat görmeyen
marifet zayi olur gider.
Yine Nebiyy-i Ekrem
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuşlardır:
"Kadınlar hakkında birbirinize iyiliği tavsiye
ediniz." (Buhari, Müslim)
Olur-olmaz basit
şeyler için kadına darılmak, konuşmamak dinen
yasaklanmıştır.
Aile sırları dışarıya ifşa edilmez. Peygamber
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem
şöyle buyuruyor: "Kıyamet gününde ALLAH huzurunda en kötü
durumda bulunan kimselerden biri de aile sırlarını ifşa
eden kimsedir,"(Müslim.)
Birbirini garip tecessüslerle
sıkıştırmak üzüntüye sebeb olur. İyilik ve hüsn-i zan
varken kötülüğe, su-i zanna düşmek doğru değildir. Hele
mürid olmuş bir kişinin edeb olarak iyiliği seçmesi seyr u
sülûkünde tekâmülünü gösterir, huzurunu artırır.
Ailenin dînî bilgilerinin artmasına, ahlâkının
güzelleşmesine calışmak erkeğin vazifeleri
arasındadır.
Hanımın
hizmetlerini takdir etmek, yorgunluğunu giderecek söz söylemek,
seveceği şeyleri almak, söz verdiği vakitte gelmek olgun bir
müslüman erkeğin vazifeleri ve âdabı cümlesindendir.
ERKEĞİN
HAKLARI:
Cenab-ı
HAK, "Erkekler, kadınlar üzerinde hâkimdirler" buyuruyor. (Nisa
Suresi/34).
ALLAH'ın bu fermanı, erkeğe bazı kabiliyetleri kadına verdiğinden üstün olarak ihsan etmesinden dolayıdır.
Bu sebeble eve hâkim erkekdir. Ailede sorumlu odur. Böyle olunca kadın erkeğin şeriat dahilindeki her emrine itaat etmeğe mecburdur. Kadın, nafile ibadetlerini bile erkeğinin izni dairesinde eda edebilir.
Aralarındaki
işleri müşavere, ülfet, ünsiyet, muhabbet, nezâket, hulâsa edeb
dahilinde idare ederler.
Kadın,
kocasının bir parçası, hayat arkadaşı, huzur ve rahat
vesilesi, sevgi ve şefkat kaynağıdır. Bu bakımdan
birbirlerini tamamlarlar.
Kadın, evinin
düzenine, temizliğine, çocuklarının bakım ve terbiyelerine,
yemelerine, giymelerine dikkat eder. Bu nezaket ve dirayetini güzel halleriyle
kocasına göstermeye çalışır ve bunu ihmal etmeden devam
ettirir. Kocasını her gün karşılamada, yolcu etmede ve
onunla konuşmasında asalet ve necabetini gösterir.
Yorgun gelen aile reisini
evine bağlamak, dinlendirmek, yuvasında mutlu etmek, kendi hizmet ve
emeğini ona hissettirmek müslüman kadının
şiarıdır.
Bunun aksini yapmak
kadın için dünyada ve ahirette hüsrandır. Hadis-i şerifde
Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem,
"Hangi kadın zaruret olmaksızın kocasından
boşanmak isterse cennet kokusu ona haramdır"
(Mişkatü'i-Mesabih) buyuruyor.
Ancak dört mühim
şey boşanmaya mecbur kılar:
1-İslâm dininden
çıkmak,
2- Cinnet getirmek,
3- Evlilik hayatı
için tehlikeli olan önemli ve bulaşıcı bir hastalık veya
aile hayatını devam ettiremeyecek bir noksanlık bulunması.
4- Zina ettiğinin
kesin delillerle isbat edilmiş olması.
Bunlardan biri veya
birkaçı iki tarafdan birinde bulunursa diğer taraf haklı olarak
boşanma taleb eder.
Bunlardan başka
işlerde basit bir münakaşadan dolayı boşanma taleb etmek
caiz değildir. ALLAH'ın takdirine karşı gelinmeyecek,
ıslahına çalışılacak, sabırla büyük ecre nail
olunacaktır.
Evlilikde
karşılıklı sevgi ve cazibenin devamı için gereken
şeyleri ihmal etmemelidir. Aile yuvası, insanın rahatı,
huzuru ve seadeti için kurulur. Bunları bozacak hallere, huzuru
kaçıracak durumlara meydan vermemek lazımdır. Birbirlerine
uymaya, birbirlerini tamamlamaya Hakk'ın verdiğine razı olmaya
azmetmelidirler.
Erkek ve kadının
ana ve babalarının hakları birdir.
Erkek, kayınvalide ve
kayınpederine, kadın da kayınvalide ve kayınpederine kendi
ana ve babaları derecesinde hürmet, muhabbet ve itaat göstermelidirler.
Din ve asalet bunu gerektirir.
Bu hal, "ana-babaya
iyilik" olarak ALLAH'ın rızasını kazanmaya vesile
olduğu gibi seadetin devamına da esas olur.
Yıkılmaya yüz
tutmuş nice yuvalar ana ve babalara itaat sayesinde yeniden
yapılmış, mutlu bir yuva olmuştur.
Bir aile için günlük riayet edilecek edebler:
1- Her işinde
İslâm'a uygunluğu gözetmek.
2- Nezaket ve iltifatla
konuşmak.
3- Kadının
meziyetlerini bazan kendine, bazan yakınlarına söylemek.
4- Münakaşa etmemek.
5- Kırıcı,
üzücü söz söylememek.
6- Birbirlerinin
akrabalarının aleyhinde bulunmamak.
7- Komşu
haklarına riayet etmek.
8- Birbirlerini
ilgilendiren işlerde istişareye önem vermek.
9- Çocuklarının
İslâmî terbiyeleriyle her gün meşgul olmak. Evde dînî ve ahlâkî bir
kitaplık kurmak. Dînî bilgilerini, siyer ve İslâm tarihini beraber
okuyup anlamaya önem vermek.
10- Sohbetlere davet
etmek. Sohbette edinilen bilgileri eve aktarmak.
11- Sohbet
arkadaşlarına halisane hizmet etmek. Çocukları sohbette
bulundurmak ve hizmet ettirmek.
Aziz kardeşlerim…Bu bilgiler çeşitli kaynaklardan derlenmiştir. Bütün emeği geçen kardeşlerimden, karşılık beklemeden elindekini milletin hizmetine sunanlardan ALLAH’ım razı olsun…Amin…
Biz dahi aynı niyetle bu yoldayız. Ki, nasibi olanlar doğru öğrensin, doğru yaşasın ve inşallah HAK yolda kazansın…Başarı diama ALLAH’tandır…
...............................................................................................