İBRETLER  -  HİKMETLER

 

 

Ey Evladım…

 

Burada okuyacakların… yüce gönüllere saçılmış HAK incilerinden…ledünni ilim yapraklarından…toplanmış hikmetli sözlerdir.

 

Her kim kadrini bilir, hürmette kusur etmez ve dinleyip amel ederse çok nimetler kazanır.

 

Evliya dediğimiz, ALLAH celle celalüh dostlarının ibretli hayatları ve mübarek sözleri, acı dolu dünya hayatının karanlıklarında, yolunu aydınlatan ışıklar olsun…

……………………………………………………

BAL TEFSİRİ

Hazreti Ali Kerremellahü Vecheh, bir gün gazadan evine geldiğinde, Hazreti Ebubekir Sıddık radıyallahu anh, Hazreti Ömer  radıyallahu anh , Hazreti Osman radıyallahu anh  gelip Hazreti Ali'ye "gazan mübarek olsun" demişler.

 

 Hazreti Fatimetü'z-Zehra (radıyallahu anha) onlara ikramen, kalaylı bir tas içinde bal getirmiş, balın üzerinde in­ce bir kıl görmüşler... Bunun üzerine Hazreti Ebubekir radıyallahu anh , "dördümüz de birer açıklama yapalım" buyurmuş:

 

HAZRETİ EBUBEKİR SIDDIK RADIYALLAHU ANH: "—Namaz kılanın kalbi Nurludur bu kalaylı tastan. Na­maz kılmak tatlıdır bu baldan. Namazı, Taadili-erkanına uy­gun olarak kılmak incedir bu kıldan.

 

HAZRETİ ÖMER RADIYALLAHU ANH:

"—Misafir seven ev sahibinin kalbi, Nurludur bu tastan, Misafirlerle sohbet edip, onlara ikram etmek, tatlıdır bu Bal'dan; Misafirin kalbi, incedir bu kıl'dan.

 

HAZRETİ OSMAN RADIYALLAHU ANH: "—Kur'an okuyanın kalbi, Nurludur bu tastan, Alimlerle sohbet etmek, tatlıdır bu baldan; Kur'ana mana vermek, ince­dir bu kıl'dan...

 

HAZRETİ ALİ KERREMELLAHÜ VECHEH: "—Gazaya giden Gazilerin kalbi Nurludur bu tastan; ka­firlerle Cenk edip al kanlar içinde kalmak, tatlıdır bu bal'dan; Üzerine kul hakkı geçirmeden evine dönecek insan, incedir bu kıl'dan...

HAZRETTİ FATİMETÜZ-ZEHRA RADYALLAHU ANHA: —Erkeği ile hoş geçinmek, ona cefa etmemek, tatlıdır bu

bal'dan; erkeğin rızasını yerine getirmek incedir bu kıl'dan.

HZ. PEYGAMBERİMİZE sallallahu aleyhi ve selleme  HABER GÖNDERMİŞ­LER, EFENDİMİZ GELMİŞ VE BUYURMUŞ Kİ:

"—BENİM ÜMMETİMİN KALBİ, NURLUDUR BU TAS­TAN, BENİM ŞERİATIM TATLIDIR BU BAL'DAN; BENİM ŞERİATIM İNCEDİR BU KIL'DAN...

HZ. CEBRAİL ALEYHİSSELAM HAK TEALA'DAN VA­HİY GETİRDİ:

"—Benim habibimin Nübüvvet Nuru, Nurludur bu tastan; Cennet kevseri tatlıdır bu bal'dan; Sırat köprüsü incedir bu kıl'dan buyurmuş...

Ondan sonra, Resulullah Sallallahü Aleyhi Vesellem el kal­dırıp, Dua ettiler:"—YARABBİ! Bu Bal Tefsirini okuyana, din­leyene, ikiyüz Peygamber sevabı isteriz Sen'den dediler. Ceb­rail'in önünde "AMİN!" dediler, Hak Teala'dan Nida geldi: "—YA MUHAMMED… Her kim bu "Bal Tefsiri"ni okursa, ya­hut okutursa, yazıp Ümmetine hediyye ederse, izzet ve Cela­lim Hakkı için, Ben o kimseye ikiyüzyirmidört bin peygamber sevabı veririm." buyurmuştur. Bir kimse, kendisine adet edin-se, bu tefsiri okursa ve okutmaya devam ederse, kattiyen dün­ya darlığını görmez; fakru zarurete düşmez, ölürken hüsnü hatime nasip olur, Ahirete iman ile gider ve gelecek kaza ve musibetlerden kendisini Cenabı HAK Teala muhafaza eder.

………………………………………………………

  AZİZ HOCAM… ABDÜLKADİR GEYLANİ HAZRETLERİNDEN …

 

Önce kendini düzelt …


Ey evlad…
Önce kendi nefsine öğüt ver, kendi nefsini düzelt. Sonra da başkalarına öğüt ver, başkalarını düzeltmeye çalış. Sana önce kendi nefsinin özelliklerini, kendi nefsinin ne durumda olduğunu bilmen lazım. Kendinde ıslaha muhtaç bir hal var oldukça başkalarını düzeltmeye, başkalarına öğüt vermeye kalkışma. Eğer kendinde ıslaha muhtaç bir hal bulunduğu halde bunu bırakır da başkasının ıslahına kalkışırsan yazık sana!

               Başkalarını nasıl ve hangi hallerde kurtarabileceğini bilmelisin. Sen kendin kör isen, bir başkasının elinden tutup nasıl bir yere götürebilirsin? Gözleri görmeyen birisinin bir başkasının elinden tutup bir yere götürmesi mümkün olmadığı gibi, kendi nefsini ıslah etmemiş birisinin de başkalarını irşat edip Allah'a götürmesi mümkün değildir

               Denize düşen ve yüzme bilmeyen birisini ancak mahir yüzücü olan birisi kurtarabilir. Aynen bunun gibi, ALLAH'a insanları ancak O’nu tanıyan birisi götürebilir. ALLAH'ı tanımayan kişiye gelince, O’na giden yolda bu kişi insanlara nasıl rehberlik edebilir ki?

               Sana ALLAH'ın tasarrufundan bahsetme ihtiyacını duymuyorum. Sen O’nu seversin, amellerini sırf O’nun rızası için yaparsın. Asla O’ndan başkası için yapmazsın. O’ndan korkarsın, O’ndan başkasından asla korkmazsın.

Takvaya sarıl…

Sana takva gerek. Takvaya sarıl, muttaki ol. Sana şeriat gerek, şeriatın esaslarına sarıl. Nefse, şehevî arzulara, şeytana ve kötü kişilere muhalefet etmeli ve onlara uymamalısın.

 

 Mü'min kişi bu hususlarda devamlı cihat halindedir. Öyle ki, başından miğferi hiç eksik olmaz, kılıcı asla kınına girmez, atının sırtı hiç eğersiz kalmaz.

 

 Uykuyu bile HAK erenlerinin uyuduğu niyetle uyur. HAK  erenleri düşmana galip gelebilmek için zindelik kazanmak maksadıyla uyurlar. İhtiyaç dolayısıyla yemek yerler. Ancak zaruret halinde konuşurlar.

 

 Mecbur kalmadıkça âdetleri dilsizlik ve sükûttur. Onları ancak ALLAH'ın takdiri konuşturur. Bu dünyada onların dilini ALLAH celle celalüh hareket ettirir, konuşturur. Tıpkı yarın Kıyamet gününde organlarını konuşturacağı gibi...

 

 ALLAH'ı daima görür gibi ol …

Yalnızlık anlarında öyle bir takvaya ihtiyacın var ve öyle bir takvaya sahip olmalısın ki, seni günahlardan ve günaha sürükleyecek kaymalardan alıkoysun.

 Öyle bir murakabeye ihtiyacın var, öyle bir murakebeye sahip olmalısın ki, ALLAH'ın daima seni görmekte olduğunu sana hatırlatsın. İşte sen yalnızlık anlarında böyle olmaya muhtaçsın, mecbursun. Bundan başka, nefis, heva ve şeytanla savaşmaya muhtaçsın.

 
Gönülleri hakka davet et…

                   Büyük insanları yıkıp mahveden küçük hatalar, sürçmeler ve kaymalardır. Zahitleri mahveden nefsanî ihtiraslardır. Hak erenlerini mahveden yalnızlık anlarındaki kötü düşünceler, hatıra gelen kötü fikirlerdir. Sıddıkları mahveden bir anlık kötülüktür.

 Onların bütün meşguliyetleri, kalblerini uygunsuz düşüncelerden korumak ve muhafaza etmektir. Onlar Hakka davet mevkiinde bulunan kişilerdir. İnsanları ALLAH'ı tanımaya davet, ederler. Gönülleri HAK’ka davet etmekten bir an bile geri durmazlar.

 
Nefsini itaat altına al …

Bu zaman âhir zamandır. Nifak çarşısı açılmıştır. Yalan çarşısı açılmıştır. Münafık, yalancı, deccal kişilerle oturmayınız. Yazık sana ki, nefsin münafıktır, yalancıdır, kâfirdir, fâcirdir, müşriktir. Böyle olduğu halde sen onunla nasıl oturuyorsun? Ona muhalefet et, asla muvafakat etme. Onu bağla, asla salıverme. Onu hapset, zindana at. Kendisine ancak zaruri olan haklarını ver. Fazla verme. Onu mücahedelerle kahret, itaat altına al.

 
Dünya ile âhireti biraraya getir …

Dünya ile âhireti biraraya getir. Her ikisini de aynı yere koy. Kalbin dünya ve ahiret düşüncesinden arınmış olarak ve çırıl çıplak bir şekilde MEVLAN ile tek başına ol. ALLAH'tan başka herşeyden arınmadıkça O’na yönelme. Halka bağlanıp kalarak HAK’tan ayrı kalma. Bütün bu sebepleri kopar, at. ALLAH'a giden yoldaki engelleri birer birer bertaraf et. Bütün bunları yaptıktan sonra dünya ve âhireti bıraktığın yere var. Dünyayı nefsine ver, âhireti kalbine koy, MEVLAYI da özünde tut.

-------------------------------------------------------------------------

İŞTE… HAKİKİ TAKVA…

 

Bir talebe, bir imama giderek: “Bana takvayı öğret, takva hayatı yaşamak istiyorum” demiş. Kendisinde bu hayatı göremeyen imam efendi, başka bir hoca efendiye gitmesi için talebeye adres vermiş. Kendisinde takva ölçüleri göremeyen bu hoca da talebenin filanca çiftçiye gitmesini söylemiş. Çift süren derviş kılıklı adamın yanına yaklaşan talebe meramını tekrar etmiş.

 

Çiftçi ise şöyle cevap vermiş: “-Biraz önce gelseydin sana takvanın ne demek olduğunu, takva hayatını nasıl yaşayacağını anlatırdım…Maalesef geç kaldın oğlum…

 

-Az önce elimdeki saban ile tarla sürerken öküzleri fazla zorlamış olacağım ki, komşunun tarlasına girerek, sabanın demiri ile benim tarlama bir kaç kürek toprak getirdiler…Ayar bozuldu, takvam bozuldu. Ben sana takvayı ve takva hayatı yaşamayı nasıl anlatayım…”

………………………………………………………..

 

        Ey Evladım…TASAVVUF'TA  4  KAPI VARDIR…

 

 1- Şeriat Kapısı.

 2- Tarikat  Kapısı.

 3- Marifet Kapısı.

 4- Hakikat Kapısı.

 

             Bu yüce kapılar sırasıyla geçilerek Hakikate ulaşılır.  Aşağıdaki misalde Mevlana Hazretlerinden anlatılmış ve rahlede derste olduğu söyleniyor. Başka bir misalde ise bir cami avlusunda, abdest alanlara tokat atılma şeklindedir…Hikaye şekli farklı olsa da, maksat manayı vermektir.

 

             Hakikaten, ermişliğe doğru giden yolcunun makamı, işte böyle imtihanlarla ortaya çıkarılır…Söze bakılmaz…

 

            Talebelerinden biri Mevlana hazretlerine

            sormuş; "Efendim, bu 4 kapı meselesini ben pek anlayamıyorum. Bana anlayabileceğim bir lisanla anlatır mısınız?"

 

            "Şimdi bak, karşı medresede dersini çalışan dört kişi var ve hepsi rahlelerine eğilmiş. Sen git bunların hepsinin

ensesine bir şamar at, sonra gel sana anlatayım." Demiş.

 

            Talebe gitmiş, birincinin ensesine bir tokat akşetmiş.

Tokadı yiyen derhal ayağa kalkıp arkasını dönmüş ve daha kuvvetli bir tokatla vuran talebeyi yere yıkmış.

 

            Geri dönecek lakin, hocasına itaat var.

Yaradana güvenip ikinciye de bir tokat akşetmiş. O da derhal ayağa kalkıp elini kaldırmış. Tam tokadı vuracakken vazgeçip yerine oturmuş. talebe devam etmiş.

 

            Üçüncüye de bir tokat atmış. Üçüncü şöyle bir kafasını çevirip baktıktan sonra çalışmasına devam etmiş.

 

            Dördüncü, tokadı yemesine rağmen hiç oralı bile olmadan işine devam etmiş.

 

Talebe Mevlana Hazretlerine dönmüş, olanları anlatmış. Mevlana hazretleri; "İşte sana istediğin misaller....

 

            - Birinci, şeriat kapısını geçememiş

            biri idi. Şeriatta kısasa kısas olduğu için, tokadı yiyince kalktı, aynısını sana iade etti.

 

            - İkinci, tarikat kapısındadır. Tokadı yiyince o da kalktı, tam tokadı iade edecekti ki, tarikat bilgisinde verdiği söz aklına geldi."Sana kötülük yapana bile iyilik yap". Onun için döndü, oturdu.

 

            - Üçüncü, marifet kapısına kadar gelmiştir. İyinin ve

kötünün tek Yaradandan geldiğini bilir, inanır. Yaradan bu kötülüğe hangi iblisi alet etti diye merakından şöyle bir dönüp baktı.

 

            - Dördüncü, hakikat kapısını da geçmiştir. İyinin

 ve kötünün tek sahibi olduğunu ve aynı olduğunu bilir. Onun için dönüp bakmadı bile...

……………………………………………………………………….

                     HİKMETLİ SÖZLER

 

Üzerine elzem olmayan şeye karışma. Düşmanından uzaklaş, dostundan sakın; ancak "emin" bulduğun ile be­raber ol.

 "Emîn" de, ALLAH Teâlâ'dan korkan kimsedir. Fâcir ile sohbet etme; kötülüğünden sana da sirayet eder.

 Sırrını da ona verme, işinde Allah Teâlâ'dan korkan kimselerle istişare et. (Hazreti Ömer radıyallahu anh)

……………………………………………………………

 

AKŞEMSEDDiN HAZRETLERİNİN TIPLA İLGİLİ ÇALIŞMALARI

Akşemseddin Hazretleri "MaddetüI-Hayat" adlı eserinde; "Hastalıkların in-sanlarda birer birer ortaya çıktığını sanmak yanlıştır. Hastalıklar, insandan insana bulaşmak suretiyle geçer. Bu bulaşma, gözle görülmeyecek kadar küçük fakat canlı tohumlar vasıtasıyla olur." demek suretiyle bundan beşyüz yıl önce mikrobu tarif etmiştir.

Pasteur, Akşemseddin Hazretlerinden dört asır sonra mikrop hakkındaki bilgiyi öğrenebildi. Ne yazik ki, mikrop teorisi Pasteur'a mal edilmiştir. Akşemseddin Hazretleri, aynı zamanda ilk kanser araştırmacılarındandır. O zamanlar "seratan (kanser)" denilen bu hastalığa yakalanan kazasker Süleyman çelebiyi tedavi etmiştir…

…………………………………………………………

KİMSENİN YAPTIĞI YANINA KALMAZ…

Bahçesindeki bir fidana çok kymet veren hükümdar Harun Reşid, bahçıvanına, fidanın bakımını iyi yapmasını, gül açtığında, gülünü de kimseye koparttırmadan kendisine getirmesini ernretti.

Bahçıvan, halifenin emrini yerine getirmek için, gece gündüz fidanın üzerine titreyip hizmet ederken; bir gün, henüz yeni açılmış olan gülün dalına konan bir bülbülün, gagalayarak gülün yapraklarını uçurup, darmadağın ettiğini korku ile gördü. Endişe içinde gidip, padişaha bülbülün yaptıklarını anlattı. Halife dedi ki:

 

Üzülme bahçıvan efendi, bül­bülün de yaptığı yanına kalmaz…

 

Ferahlayan bahçıvan, tekrar ağaçların arasındaki işine döndü. Bir gün bakti ki, otların arasında dolaşan bir yılan, o bülbülü ağzına almış, dikenlerin arasına doğru kayıp gidiyor. Durumu yine halifeye anlatan bahçıvan, bu sefer de aynı cevabı aldı:

 

Üzülme, yılanın da ettiği ya­nına kalmaz…

 

Bir müddet sonra bahçıvan, yine otlar arasında dolaşırken, işi azıtan azgın yılan, bahçıvanın ayağına dolanmaz mı? Hemen elindeki kürekle "kendini kurtaran bahçıvan, yılanın başını ezdi ve yaptığını da Harun Reşid'e anlattı. Halife bu defa da dedi ki:

 

Üzülme efendi, senin yaptıgın da yanına kalmaz…

 

Ne çare ki, çok sürmedi. Bah­çıvan, bir suç işledi. Halife, cezalandırılması için hakimin huzuruna sevk etti. Ancak, bahçıvan, hakimin bütün suallerine cevap vermedi ve dedi ki:

Ben ancak halifeye karşı konuşurum. Başka kimse, benden cevap alamaz.

Nihayet Harun Reşid'in huzuruna getirilen bahçvan, şöyle konuştu:

Padişahım, sen, "Bülbülün yaptığı yanına kalmaz" dedin; onu
yılan yuttu. "Yılanın da yaptığı yanına kalmaz" dedin; onu da ben
öldürdüm. Benim de yaptığımın yanıma kalmayacağını söyledin;
işte o da oldu. Zati şahaneniz benim kusurumu affedip, bağışlayınız. Siz bana etmeyiniz ki, si­ ze de bir eden bulunmasın...

Halife, bahçıvanın bu konuşmasından son derece ibret aldığı için, şahsına karşı işlediği kusurunu affederek onu bağışladı.

Evet, atalarımız, "Çalma elin kapısını, çalarlar kapını" dediler. "Eden bulur" sözü de bu manayı işaret eder. Büyüklüğün şanı, sana yapana aynısını yapmak olmayıp, onu affetmektir. Geçmişteki hadiselerden ibret almak lazımdır…

Şükürsüzlük ile ilgili bir ibretli hadise de, Hazreti Musa aleyhisselam zamanında oldu. Musa aleyhisselam, Tur Dağına giderken, yolda göğsüne kadar kuma gömülmüş birini gördü. Selam vererek yanına varıp, sordu:

- Derdin nedir, niçin göğsüne kadar böyle kuma gömüldün?

-Ne olacak, giyecek hiç bir şeyim yok; halk arasında çırılçıplak
dolaşmaktan utanıyorum. Bu yüzden, vücudumu kumlara sak-
lamaktan başka çare bulamadım. Tur dağına gidiyorsun, benim halimi arz ediver!

Adama söz veren Hazreti Musa aleyhisselam, Tur Dağında, adamın durumunu arz edince, ALLAH’ü Teala şöyle cevap verdi:

-Ya Musa… Onun da bir hikmeti vardır. O adam şükür nedir bilmez.
Sonra fitnecidir de. Şimdi ona elbi
se ihsan etsem, vücudunu örter ve
halkın arasına girer girmez komsu
ları birbirine katar. Halk arasında
huzursuzluğa sebebiyet verir. Onun kumda yapayalnız durması,
halk arasına girmesinden hayırlıdır…

Hazreti Musa aleyhisselam, işin iç yüzünü öğrendikten sonra, dönüşte adamın yanına uğradı:

Arkadaş, senin bu halin, se­nin iyiliğinedir. Otur oturduğun
yerde ve haline şükret.

Neme şükredecek mişim? Bundan daha büyük felaket mi
olur ki, halime şükredeyim?

Hazreti Musa aleyhisselam oradan ayrılır ayrılmaz, felaketin en büyüğüne maruz kaldığını söyleyen şükürsüz adam civarında, müthiş bir kum fırtınası başladı. Ve bir dakika içinde haline şükretmeyen adam, saklanacak kum dahi bulamayarak çırılçıplak meydanda kalıp, eski halini aramaya başladı...

……………………………………………………………….


                               
EY OĞUL…İmamı Gazali Hazretlerinden…

   Ey okuyucu! Bilmiş ol ki Şeyh İmam Zey-nü'd-Din, Hüccetü'l-İslâm  Ebu Hâmid b. Gazâlî'nin, (ALLAH celle celalüh rahmet eylesin amin) önde gelen talebelerinden birisi, yıllarca onun hizmetine devam etmiş, ilimleri en ince noktasına varıncaya kadar öğrenmiş, ruhî ve ahlâkî faziletlerini geliştirerek kendisini olgunlaştırmıştı. Günün birinde kendi kendine düşünürken aklına şöyle bir fikir geldi ve dedi ki:
   - Şimdiye kadar çeşitli ilimler okudum, gençliğim bunları öğrenmek ve toplamakla geçti. Şimdi bu bilgilerden hangilerinin yarın öldüğümde âhirette bana faydalı ve kabrimde yardımcı olacağım bilmem lâzım ki, lüzumsuz olanları terkedeyim.

Nitekim Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem şöyle dua etmişti:
   "ALLAH’ım! Faydasız ilimlerden Sana sığınırım."


   Bu düşünce, talebenin kafasını devamlı olarak meşgul etti. Sonunda bu düşüncesini Şeyh  Hüccetü'l-İslâm  Gazâli'ye (ALLAH celle celalüh rahmet eylesin amin) yazarak fikir danışmaya, bazı sualler sorup tavsiye ve hayır dua istemeye şevketti. Ona şunları yazıp sordu:
   "Doğrusu, şeyhimin İhyâu Ulûmi'd-Din  adlı kitabında ve yazdığı diğer eserlerinde, sorduğum suallere cevap veriliyorsa da ben, şeyhimin isteklerime, yazıp vereceği cevapları    -ALLAH'ın izniyle- yaşadığım müddetçe yanımda taşıyacağım ve o sahifelerde yazılı olanlarla amel etmeyi arzu etmekteyim".
   Talebesinin arzusu üzerine Şeyh, bu risaleyi kaleme alarak ona gönderdi (Vallahu âlem = doğrusunu ALLAH bilir).

   FAYDASIZ BİLGİNİN ZARARLARI
   Ey sevgili ve aziz oğlum!
   ALLAH seni her zaman itaat eden kullarından ve sevdiği dostlarının yolundan yürüyenlerden eylesin.
   Bilmiş ol ki, Hazreti Peygamber sallallahü aleyhi ve sellemden rivayet edilenler en güzel nasihattir. Eğer sen şimdiye kadar ondan bir şeyler öğrendiysen benim öğüdüme ihtiyacın yok. Şayet ondan bir şey elde edemediysen söyle bana:
   - Şu geçip giden bunca senede ne kazandın,ne öğrendin?
   Ey oğul!
   Hazreti Peygamber sallallahü aleyhi ve sellemin ümmetine verdiği nasihatlardan birisi şu değerli sözüdür:


   "ALLAH’ü Teâlâ'nın kulundan yüz çevirdiğinin alâmeti, o kulun kendisine faydası olmayan, yararsız işlerle uğraşmasıdır.

 Bir kişi yaratılışının sebebi olan zikir ve ibadetten başka bir işle ömrünün bir saatini geçirirse, "Ceza gününde" muhakkak ki, hüsrana uğramaya müstahaktır.

Kırk yaşını aşmış bir kimsenin hayrı şerrinden üstün değilse, o adam cehennem ateşine hazırlansın".
   Bu nasihatim, bilgili ve anlayışlı kimseye yeter.

   BİLDİĞİ İLE AMEL ETMEK
   Ey oğul!
   Nasihat etmek kolaydır. Mühim olan onu tutup gereğince amel etmektir. Bu ise çok zordur. Çünkü benlik ve nefis üstünlüğü olan kişilere nasihat acı gelir. Yasaklanan işler (menahî) ise onların kalblerine güzel ve cazip görünür.


   Bu sözlerimle, bilhassa suret ve şekil olarak ilim. isteyen kimseyi; şekle bağlı kalarak, vaktini nefsini tatmin ve dünya mevkilerini kazanmaya götüren yolları nazarî bir şekilde araştırmakla harcayan kişileri kastediyorum.


   Onlar, mücerret ve nazarî ilmin kendilerini kurtaracağını, bilgileriyle amel etmeye ihtiyaçları olmadıklarını zannederler ki, bu, filozofların inancıdır. (Subhanallah!).

 ALLAH’ü, Teâlâ'yı her türlü noksanlıklardan tenzih ederim. Bu gururlu ve aldanmış kişi bilmez mi ki, bildiği ile amel etmeyince bu bilgiler, aleyhlerinde delil olacaktır. Nitekim Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir hadîs-i şerifinde:


   "Kıyamet günü en şiddetli azaba çarpılacaklar ALLAH'ın, bilgilerinden kendilerini faydalandırmadığı âlimlerdir", buyurmuştur.


   Rivayet olunur ki, Cüneyd Hazretleri  (ALLAH celle celalüh rahmet eylesin amin) vefatından sonra rüyada görüldü ve ona şöyle soruldu:


   - Ey Ebü'l-Kasım, halin nasıldır, ne haber? Cüneyd Hazretleri bu soruya şöyle cevap verdi:


   - Dünyada sarf edilen o büyük büyük yaldızlı sözler fayda etmedi, kaybolup gitti. Faydasını gördüğüm, gece yarısı kıldığım birkaç rekâtçık namazdır.
   
   Ey oğul!
   Amel bakımından iflas etmiş olma, hâl ilminden de geri kalma. Bil ki, sadece nazarî ilim sana yardım elini uzatmaz. Sana bir misal vereyim:


   Yanında on hind kılıcı ve diğer bazı silâhlar bulunan savaşçı, yiğit bir adama kırda bir arslan saldırsa, sanır mısın ki, elindeki bu silâhları kullanmadan o yiğit adam kendini kurtarabilir? Pekâlâ bilirsin ki, adamın kurtuluşu, hareket ve silâhları kullanmakla mümkündür.

 İşte bunun gibi bir kimse ilimden yüz bin mesele okumuş ve öğrenmiş olsa fakat öğrendikleri ile amel etmese ona bir faydası olmaz. O ancak bildikleri ile amel ederse bir fayda sağlayabilir. Onu ancak ameli kurtarabilir. Bunun diğer bir benzeri de şudur:
 Hastalığa yakalanan bir adamın ateşi yükselse, hastanın iyileşebilmesi ancak  ilâçları kullanmakla mümkün olacaktır.


   İşte bunun gibi yüz sene ders okusan, bin tane kitap yazsan, amel etmedikçe ALLAH’ü  Teâlâ'nın rahmetine hak kazanamazsın. Çünkü ALLAH’ü Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyuruyor:


   "İnsan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur". (Sûre: 53, âyet: 39)


   "Her kim Rabbine kavuşmak isterse yararlı işler işlesin..." (Sûre: 18, âyet: 110)


   "İman ederek yararlı işler (amâl-i saliha) işleyenlerin konakları cennet bahçeleri olacaktır.    Onlar orada ebedî kalırlar. Oradan çıkmak ve ayrılmak istemezler". (Sûre: 18, âyet: 107-108).


   "...yaptıklarının cezası (karşılığı) olarak..." (Sûre: 9, âyet: 95).


   "...Onlardan sonra öyle kötü bir nesil geldi ki, namazı bıraktılar, şehvetlerine uydular.    Bunlar da azgınlıklarının karşılığını göreceklerdir. Ancak tevbe edip imana gelen ve yararlı işler işleyenler cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğramazlar". (Sûre: 19, âyet: 59-60).


   Ya şu hadis-i şerife ne dersin?
   "İslâm beş temel üzerine bina kılınmıştır: ALLAH'tan başka İlah olmadığına ve Hazreti Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellemin) ALLAH'ın Resulü olduğuna şehadet etmek, namaz kılmak, zekât vermek; Ramazan orucunu tutmak, (mümkün olursa) hacca gitmek".

   İMAN ve AMEL
   İman: Dil ile ikrar, kalb ile tasdik ve erkâniyle amel etmektir. Amelin lüzumunu bildiren deliller sayılamayacak kadar çoktur. Her ne kadar kul, cennete ALLAH’ü Teâlâ'nın fazl ü keremi ile girecekse de, daha önce ona taat ve ibadetle hazırlanması lâzımdır. Nitekim ALLAH’ü Teâlâ:


   "Muhakkak ki ALLAH'ın rahmeti iyilik yapanlara yakındır". (Sûre: 7, âyet: 56) buyurmuştur.  "İnsan yalnız iman etmekle de cennete girebilir" denilse, buna cevap olarak "evet" deriz.    Acaba ne zaman oraya erişir, o hedefe varmak için ne gibi engelleri aşması gerekmektedir?


Bu engellerin en başta geleni ve en mühim olanı iman geçididir. Acaba amelden soyulmuş olan, o çıplak iman, cennete kadar dayanabilir mi? Cennete vardığını kabul edelim, oranın müflis ve mahrum bir sakini olmaz mı?

 Hasan Basri  hazretleri diyor ki: "Kıyamet gününde ALLAH’ü Teâlâ kullarına."
   - "Ey kullarını! Rahmetimle cennete girin ve cennetimin mertebelerini amelleriniz nisbetinde taksim edin" diyecektir.

 Ey oğul!
   Yararlı işler (amâl-i saliha) işlemedikçe mükâfatını alamazsın.

 Hikâye edilir ki:
   Beni İsrail'den bir kimse ALLAH’ü Teâlâ'ya yetmiş sene ibadet etti. ALLAH’ü Teâlâ onun bu kadar ibadet etmesine rağmen cennete girmeye lâyık olmadığını bildirmek üzere bir melek gönderdi. Melek o kula giderek bu kadar ibadet etmesine rağmen cennete girmeye layık olamadığını kendisine haber verdi. Bunun üzerine âbid:


   - Biz ibadet etmek üzere yaratıldık. Bizim muhakkak ibadet etmemiz lâzım. (O dilerse, cennete, dilerse cehenneme kor...) dedi.
   Bu cevabı alan melek Rabbinin huzuruna dönünce:
   - İlahî, Sen onun verdiği cevabı benden iyi bilirsin, dedi.
   Bunun üzerine ALLAH’ü Teâlâ:
   - O kulum madem ki, ibadetten vazgeçmedi, Biz de Keremimizle ondan vazgeçmeyiz. Ey meleklerim, şahit olun, BEN de onu muhakkak affettim, buyurdu.

   NEFİS MUHASEBESİ
   Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "(Kıyamet gününde) hesaba çekilmeden (dünyada), kendi muhasebenizi yapın, (amelleriniz orada) tartılmadan önce siz onları tartın".


Hazreti Ali radıyallahu anh, "Çalışmadan (cennete) gireceğini sanan kimse boş ümide kapılmıştır.

 Yalnız kendi gayret ve çalışmasiyle cennete gireceğini zanneden de kendine çok güvenen kimsedir", buyuruyor.


   Hasan Basri hazretleri, "Amelsiz cennete girmeyi istemek, günahlardan bir günahtır" buyurdu. Yine Hasan Basri buyuruyor:
   "Hakikate ermenin alâmeti, karşılığını beklemeden yararlı işler yapmaya devam etmektir".


   Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), "Akıllı insan, nefsini ıslah edip ölümden sonrası için çalışan kimsedir. Ahmak da, nefsine uyup ALLAH’ü Teâlâ'ya karşı boş yere ümit bağlayandır" diye buyurmuştur.


   Ey oğul!
   Öğrenmek için kitapları tekrar tekrar okuyup mütalâa ederek birçok geceler uykusuz kaldın; uykuyu kendine zehir ettin. Buna sebep olanın ne olduğunu bilmiyorum. Şayet gayen dünyalık elde etmek, onun nimetlerini toplamak, mevki ve rütbelerini kazanmak ile arkadaşların arasında üstünlük ve benlik taslamaksa, vay haline!.. Yazıklar olsun sana!.. Yok, böyle değil de, maksadın Peygamber Efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellemin) şeriatini ihya etmek, ahlâkını güzelleştirmek, fenalığı emreden nefsine hâkim olmak idiyse, ne mutlu sana, müjdeler olsun sana!..
   Şu şiiri söyleyen ne güzel söylemiş:

   BEYT
   Yazık SEN’den başka birini görmek için uykusuz kalan gözlere,
   Yazık SEN’den başkası için dökülen o gözyaşlarına.

   Ey oğul!
   İstediğin kadar yaşa, nasıl olsa bir gün öleceksin; dilediğini sev, nasıl olsa bir gün ayrılacaksın; istediğini yap, nasıl olsa bir gün hesabını vereceksin.

   Ey oğul!
      Hazreti İsa aleyhisselâmın İncil'inde şöyle bir ibareye rastladım:
   Bir ölünün tabuta konulduğu saatten, kabrin kenarına getirildiği âna kadar, ALLAH’ü Teâlâ azametiyle o ölüden kırk sual sorar:
   Bu sorulardan biri de şudur:


   "Ey kulum! Halkın gözüne güzel görünmek için senelerce yüzünü yıkayıp temizledin. Benim baktığım kalbini bir kerecik olsun temizleyip hoş görünmedin". Halbuki ALLAH’ü Teâlâ her gün senin kalbine bakar ve der ki:
   - BEN’im nimetlerimle bolluk içinde yaşarken, başkaları için çalışıyorsun. Şunu iyi bil ki, sen, bu hitabı işitmezsin, çünkü sağırsın.
   
   Ey oğul!
   İlimsiz amel olmayacağı gibi, amelsiz ilim de bir deliliktir. Bilmiş ol ki, bugün seni günahlardan uzaklaştırmayan, ibadete yaklaştırmayan ilim, yarın da cehennem ateşinden uzaklaştırmayacaktır. Bugün hazır fırsat elindeyken ilminle amel etmez, geçmiş günleri de telafiye çalışmazsan yarın kıyamet gününde:


   "Ey Rabbimiz, bizi dünyaya geri gönder de iyi amel işleyelim", (Sûre: 32, âyet: 12) diyenlerden olursun. O zaman da sana cevap olarak denir ki:
   - Ey ahmak! Sen oradan geliyorsun!

   Ey oğul!
   Maksadın, ruhunu olgunlaştırmaya, nefsine hâkim olmaya, bedenini de ölüme hazırlamaya gayret etmek olmalıdır. Çünkü son durağın kabir olacaktır. Kabirdekiler, "Ne zaman geleceksin?" diye beklemektedirler. Sakın oraya azıksız gideyim deme! Hazreti Ebu Bekri's-Sıddık (ALLAH celle celalüh ondan razı olsun amin):
   - Bu bedenler ya bir kuş kafesidir, yahut bir hayvan ahırıdır, diyor.
   Kendi kendine biraz olsun düşün. Acaba sen bunların hangisindensin?
   Şayet yükseklerden uçan bir kuş isen, "Ey nefis! Rabbine dön" ilahî hitabı duyunca, cennetin burçlarının yüceliklerine erişinceye kadar kanat çırpıp uçacaksın. Hazreti Resûl'ün sallallahü aleyhi ve sellemin;
   "Sa'd bin Muaz'ın  ölümünden Arşü'r-Rahman sarsıldı" buyurduğu gibi.


   ALLAH celle celalüh korusun, bunun aksine şayet hayvanlar zümresinden isen ALLAH’ü Teâlâ'nın,

 "Onlar hayvanlar gibidir. Belki sapıklıkta onlardan daha aşağıdırlar". (Sûre: 7, âyet: 179) buyurduğu gibi dünyadan ayrılınca, doğru cehennemin kızgın ateşini boylamayacağını temin edebilir misin?


   Rivayet edilir ki, Hasan Basri hazretlerine bir bardak soğuk su verilmişti. Bardağı eline alır almaz bayıldı, bardak da yere düşüp kırıldı. Bir yudum su içmek nasip olmadı. Ayılıp kendine gelince şöyle sordular:
   - Ey Ebu Said, ne oldu sana?
   Ebu Said:
   - Cehennem halkının cennet ehline, "Ey cennettekiler! ALLAH'ın size verdiği sudan ve rızıklardan bize de akıtın" diye ümid edip isteyeceklerini hatırladım da bundan ötürü bayıldım, diye cevap verdi.
   Amelsiz ilim sana yetse, iyi işler yapmak gerekmeseydi, ALLAH’ü Teâlâ'nın, "BEN’den bir şey isteyen varmı, af dileyen var mı, tevbe eden var mı, istiğfar eden var mı?" çağrısı boşa gider ve lüzumsuz olurdu.

 

İLM-İ SİYASET…

Vaktiyle Anadolu'dan Istanbul'a gelip medrese tahsili yapan bir genç, hayattaki her şeyi öğrendiğine inanıyordu. İcazet alırken hocası ona, bir teklifte bulundu: "Derslerini iyice belledin... Fakat bu derslerin haricinde 'ilm-i siya­set' denen bir ders vardır. Bunu da öğrenirsen öğrendiklerini daha iyi tatbik eder, daha başarılı olursun. Biraz daha kal. Onu da öğren."

 

Delikanli öğrendiklerinin kendine yeterli olduğunu söyledi. Vedalaşıp ayrıldılar. Genç hoca, memleketine dönerken, bir Cuma günü bir köyde mola verdi. Köyün imamı cahildi. Cuma hutbesini yalan yanlış okudu. Namazı kıldırırken sureleri kötü telaffuz etti. Genç hoca dayanamadı: "Ey cemaat! Arkasında namaz kıldığınız hocanın ilim ve irfandan nasibi yoktur. Kur'an-ı yanlış okuyor, kıldırdığı namaz caiz değildir" dedi.

 

İmam, cehaletinin ortaya çıkmasından dolayı büyük bir öfkeye kapıldı. Cemaati, misafir hocaya karşı kışkırtmak için şöyle  dedi;

 

Bu adam dinsizin, imansızın biridir. Maksadı fitne çıkarmaktır. ALLAH’ını seven şu meluna bir tokat atsın."

 

Bunun üzerine cemaat yabancının üzerine çullandı. Öyle ki, tahsilli hoca canını zor kurtardı… kendi kendine: "Eğer ilm-i siyaseti öğrenseydim, bu du­rum başıma gelmezdi" diye düşündü. İstanbul'a döndü. İki yılda ilm-i siyaseti öğrendi. Sonra, farklı bir kılıkta dövüldüğü köye geldi.

 

Yine aynı imam oradaydı. Hutbeyi sukunetle dinledi. Namaz bitince ayağa kalktı, şöyle dedi: "Ey cemaat! Bu sizin hocanız kadar alim, faziletli, muhterem bir zat yeryüzünde birkaç tane ya kaldı, ya kalmadı. Şunu iyi bilin ki; evliya mertebesindeki hocaefendinin sakalından bir tel koparanın bütün günahları af olur, iki tel koparana sorgu sual yoktur, üç tel koparan ise doğrudan Cennete gider." Bunun üzerine ce­maat cahil hocanın üzerine yürüdü ve "durun" diyene kadar cemaat, hoca­nın sakalını yoldu, onu cascavlak bıraktı...

…………………………………………………………………..

ABDULKERIM CİYLÎ HAZRETLERİNİN MÜHİM TAVSİYELERİ

 

   Din Allah için nasihattir. Kendim bunlara inanarak yapmağa çalışıyorum. Eğer necata ermek, kalbini ve bedenini rahat ettirmek istiyorsan sana da aynı şeyi tavsiye ediyorum.

   Birinci Tavsiye:
   Kardeşim, ALLAH seni rahmeti içine alsın. Birçok uzak memleketlere seferler yaptım. Çeşit çeşit insanlarla muaşerette bulundum. Kendilerinin kâmil sûfîlerden olduğu iddiasında bulunup, onlara mensub olduklarını söyleyip, sureta onlardan göründüğü halde ALLAH'a îmân etmeyen, âhiret gününe inanmayan, kendini dînî mükellefiyetlerle yükümlü .saymayan kimselerden daha kötü, daha çirkin kimseler görmedim. Bunların, Cenab-ı Hakk'a, Rasûlullah'a sallallahü aleyhi ve selleme ve âhiret gününe imanları, dînî mükellefiyetlerle peygamberlerin hallerine sebatla bağlılıkları yoktur. Bunların içinde bazı keşiflere nail olanların ise ne kadar zararlı olacaklarını düşün!


ALLAH'ın, "Bir fitneden sakının ki geldiği vakit sizden sadece zulmedenlere dokunmakla kalmaz. Bilin ki ALLAH cezası çok şiddetli olandır!" (Enfal/25) buyurduğunu bilmiyor musun?


   Onlarla görüşmemek, onlarla komşu olmamak senin için kolay değilse, onlarla düşüp-kalktığın, onların içinde bulunduğun takdirde başına neler geleceğini biliyor musun? Eğer nasihata kulak vermezsen sana diyecek sözüm yoktur.
Doğru yola kavuşturan ancak ALLAH'dır.

   İkinci Tavsiye:
   Kardeşim, müslümanların fakihleri ile şeriat ve tarikat konusunda mücadele etme. Onlar da HAK ehlidirler. Zahir sınırında kalmışlardır.

 Çünkü onların istidadı sadece zahirle meşgul olacak kadardır. Şayed mecbur kalır da münâkaşa edersen, "onlarla en güzel şekilde mücâdele et! Şüphesiz ki Rabbin, yolundan sapanları da en iyi bilen, doğru yolda olanları da en iyi bilendir!" (Nahl/125) âyetine göre mücâdele et.

   Üçüncü Tavsiye:
   Hadis ehlinin itikadına uymaya çalış. Onlardan olmaya gayret göster. Peygamberlerin vârisleri ancak onlardır. Kelâmcıların taklidcisi olmaktan sakın. Ehl-i kıbleyi tekfir etme. Haklarında iyi konuş.

   Dördüncü Tavsiye:
   Te'vilden sakın. Çünük te'vil ilhad ve zındıka çıkmazıdır. Şayed ehl-i işaretin usûlü üzere bir te'vil yaparsan, lafzın zahirî mânâsını değiştirme.

 Lafzın zahiri manasını nefyeden küfre düşmüş olur. Müteşâbihat konusunda İmam Mâlik'in tutumunu misal al. Ona müteşabihattan olan "istiva" (Taha/5) konusu sorulduğunda: "İstiva malum, keyfiyeti, yani nasıl olduğu meçhul, ona iman vâcib, onu sormak bid'attır ve fitne doğurur. Sakın, sırf fitne çıkarmak ve te'vile sapmak için Kur'an'ın müteşabihatıyla meşgul olanlardan olma!

 Çünkü "onların te'vilini ancak ALLAH bilir." (Al-i İmran/7) diye inananlarla beraber ol. Bu tavsiyeye karşı gelme. Yoksa kalblerinde dalâlet nüvesi bulunanlardan olursun. Eğer müteşâbihatla uğraşmakta ısrar edersen her an başına belâ gelebilir. Ayağın kayıp hüsrana uğrayabilirsin. Allah'a daima "Ey Rabbımız! Bizi doğru yola eriştirdikten sonra kalblerimizi saptırma! Bize tarafından bir rahmet ver. Çünkü sen karşılık beklemeden verensin!" (Al-i İmran/8) diye dua et.

   Beşinci Tavsiye:
   Âdabına göre bir müddet uzlet et. Zamanın durumunu ve ihvanını iyi tanı. Onlara lâyık oldukları şekilde muamele et. Halk ile çok düşüp kalkma. Yalnızlığı ganimet bil. ALLAH'dan gelecek füyuzata kendini arzeylemek, her an onu gözetlemek suretiyle bütün uzuvlarını lüzumsuz işlerden muhafaza et.

 Çünkü ALLAH'ın sana her gün nazarı vardır. O teveccühü gözet, ehl-i dünya arasına karışma. Onlardan yüz çevir. Onlara kırıcı olmayan, güzel, idare yollu sözler söyleyerek kendini onlardan uzak tut. Muhasebeye çekilmeden evvel kendini kendin sorguya çek. Lezzetleri gideren ölüm gelmeden önce kendi ihtiyarınla öl ki ölüm geldiği zaman dirilesin.

   Altıncı Tavsiye:
   Allah'ın haklarına riayet et. ALLAH da sana riayet eder. Her an ALLAH'dan kork. Sıkıntılı zamanlarında ALLAH'ı nasıl hatırlıyorsan, rahatlık zamanında da Allah'ı unutma.

 

 Marifetullah'a ermeğe çalış. Yani ALLAH'ı tanımağa çabala. Tek muradın ALLAH olsun.

 

 Yardım isterken ancak ALLAH'dan yardım iste. Dünyada başına ne gelecekse hepsi hakkında kalem kurumuştur. Eğer bütün insanlar ALLAH'ın senin için yazmadığı bir şeyle sana fayda vermek için bir araya gelseler buna güç yetiremezler. Aynı şekilde sana zarar vermek için bütün insanlar bir araya gelseler, ALLAH o zararı senin için yazmamışsa yine sana zarar veremezler. Eğer yakinen sadakate ermek, her yaptığını sâdıklara mahsus kalbî yakınlıkla yapmaya gücün yetiyorsa derhal yap. Eğer bunu yapamıyorsan istemediğin sabırda senin için rahatlık vardır. Bil ki ALLAH'ın yardımı sabırladır.


   Ferahlık sıkıntıdan sonra gelir. Her zorluktan sonra bir kolaylık vardır.
   Yapmak isteyenlere bu kadar tavsiye yeter. Şüphesiz ki ALLAH dilediğini hidayete erdiren, dilediğini dalâlete düşüren ve dilediğini mutlaka yapandır.

………………………………………………………..

 

HASAN-I BASRİ HAZRETLERİNİN ÖMER B.

ABDÜLAZİZE MEKTUBU

Hasan-ı Basrî Hazretleri, dünya hayatının imkânları ve imtihanları konusunda şunları söylemişti:

"... Bundan sonra diyorum ki; Dünya hayatı bir geçiş yurdudur. Ebedî ikamet yeri değildir, İnsanoğlu İmtihan için oraya İndirildi. Orada asıl zenginlik ise müstağnî olmak ve tok gözlülüktür...

 Orada, yarasını tedavi eden bir kişi gibi ol! Uzun zaman, is­temediği bir durumla karşılaşmamak için, yaralı ve hasta kişi, ilaç kul­lanmanın verdiği bazı acılara katlanır. İlacın verdiği ağrılara karşı sabreder. Aksi takdirde daha büyük ve tehlikeli

acılarla karşılaşacaktır. Bu dünya ha­yatındaki hile ve tuzaklardan sakın! Hem bu tuzaklar, aldatıcı süsler ve yaldızlı örtüler içinde gizlenerek hazırlanmıştır.

Her kim ki, dünya hayatına aşk ve ihtiras ile bağlanırsa, sonunda aldanır, azgınlaşır ve âhireti unutur. Kalbi artık sadece onunla meşguldür. Ne­ticede ayağı sürçer ve kayıp gider. Hüsrana uğrar. Ecel esnasında ölüm sarhoşluğu o kişi üzerine bütün acı­larıyla birlikte çöker. Dünyaya karşı hırsla yönelen kişi, sonunda is­tediklerinin hepsini elde edemez. Gönlü sürekli yorgunluk içindedir. Ahiret azığını hazırlamadan, oradan, öteki âleme göçer..."

"Muhakkak ki, Dünya hayatı bir çeşit uykudur. Âhiret ise uyanıklık hâlidir. Ölüm ise bu ikisi arasında orta bir yoldur. Biz ise, rüyalar ve sayıklamalar içinde devam ediyoruz. Nefsini hesaba çekip, sorgulayan kazançlı ve kârlı çıkar. Bu hususta gafil davranan ise hüsrana düşmüştür.

 Akıbetini düşünen kurtulur. Nefsine uyan ise sapıklığa düşer... İbret alan kişinin basireti açılır. Basiret sahibi olanın anlayışı gelişir. Anlayış ve idrâk sahibi olan bilir, ilim sahibi olur. İlim sahibi olmak ise, kişiyi onunla amel etmeğe yöneltir. Hata ettiğin zaman, dön ve doğrusunu bul! Pişmanlık duyduğun zaman o şeyden vazgeç. Bilmediğin bir şey olursa, onu sormaktan çekinme! Öfkelendiğin zaman gadâbını yen, kendini tut. Şunu iyi bil ki, yapılan amellerin en üstünü; nefislerin hoşlanmadıkları hattâ yaparken zorlandıkları işlerdir.

……………………………………………………..

Hikmet Ehli Buyuruyor ki

Halk, çok amelle meşgul olurken sen az da olsa iyi, güzel amelle meşgul ol.

Halk, nafile ibâdetlerle oyalanırken sen farzları tam yapmaya çalış!

Herkes, dışını süslerken sen, içini, kalbini süsle!

Herkes, başkasının aybını araştırır­ken, sen kendi ayıplannla meşgul ol!

Herkes, dünyadaki faydasız şeyleri imâr ederken, sen âhiretini imâr et!

             Herkes, insanlara yaranmaya çalışır­ken, sen ALLAH’n rızâsını kazanmaya çalış!

Herkes, fânilerle dost olurken, sen bakî olan ALLAH ile dost ol!

Herkes, bir şeye güvenirken, sen yal­nız ALLAH’a güven!

Herkes, nefsini beğenirken sen kötü­lemeye çalış!

Herkes mal toplarken sen cömert ol.

 

Dîne Hizmet İçin

 Dîne hizmet için üç şart lâzım­dır: İlim, Akıl ve İhlâs. ilmi noksan olan, tebliğ edeceğini kendisi bilmiyen ve kendi tatbik etmiyen, başkalarına doğruyu nasıl öğretebilir?


Tecrübesi de yoksa, o zaman bir çok yanlışlıklar yapar.

Bir kimsenin aklı az ise, nakli anla­makta âciz ise, ilmi de noksan olur. Ah­mak, hizmet ediyorum diye uygunsuz iş­ler yapar.

 

İlm-i siyâseti bilmeyen, yumuşak söylemiyen, insanları idare etme san'atından uzak olan kimse de, fitneye sebep olur.

          İhlâs yoksa, yaptığı işleri sırf ALLAH celle celalüh rı­zâsı için yapmıyorsa, dünya menfaatleri için yapıyorsa, o işin hayrı olmaz.

                                ÇOĞUNLUĞA UYMAK

 Kimileri, (Çok kimse, bir dine inanmadığı için ben de inanmıyorum) diyor. Kimisi de, (çok kimse namaz kılmadığı için ben de kılmıyorum, bir çok kişi açık gezdiği için ben de açik geziyorum) diyebiliyor. Genel olarak çoğunluk misal gösteriliyor. (Herkes böyle yapıyor, ben de yapsam ne çıkar?) denebiliyor.

Bütün bir ülkenin halkı hırsızlık yapsa, Yüce ALLAH’ım …bu ülkenin çoğu hırsız oldu, öyleyse bunu günah olmaktan çıkarayım demez…O ülkenin hepsi hırsız muamelesi görür…Yani çoğunluk yapınca günah işler sevaba dönmez…Sadece çok ceza gören olur.

Yine dünyanın tamamı şarkıcı, çalgıcı, dansöz, çıplak olsa…Aziz dinimiz cihetinden, bunlarla uğraşanların hepsi günahkâr olarak yazılır ve  ALLAH’ın bağışladığı hariç hesaba çekilir…Sayının çokluğu… günah olan işleri çok insanın yapması… günahları hayırlı amele döndürmez…

 

Günah olan fiilleri kimler yaparsa…Günah olan işlere kimler destek olursa…Onları kimler alkışlarsa…Hepsi aynı terazide işlem görür …Bir çok sıkıntılara maruz kalırlar, kalbi ıstıraplara, kahra uğrarlar…ve asla huzur bulamazlar, iflah olamazlar

İyilik, doğruluk, güzellik, hak gibi hususlar, her zaman çoğunluğun bulunduğu yerde olmaz. Mesela Çin'in, Japonya'nın nüfusu çoktur. Dinleri budizmdir. İnsanların çoğu budist diye, budizmin doğru olduğu söylenemez. Dünyada müslüman olmıyanlar, müslümanlardan daha fazladır. Buradan müslümanlığın hak din olmadığı söylenemez. ALLAH’u Teala, insanların çoğuna uyanın sapıtacağını bildiriyor. (Enam116)

Kur'an-ı kerimde bir çok hususta ço­ğunluğun, "insanların çoğu" veya "onların çoğu" ifadesi kullanılarak yanlış yolda ol­duğu bildiriliyor. Bir kaç misal:

Çoğunluğun Bilmediği

Dogru olan dinin müslümanlık olduğunu çoğu bilmez. (Rum 30, Yusuf 40),

ALLAH’u Tealanın mu'cize yaratabileceğini çoğu bilmez. (Enam 37),

Rızkı ALLAH’u Tealanın verdiğini, insanların çoğu bilmez. (Sebe' 36),

İnsanların çoğu kafirdir. (Nahl 83),

Çoğu fasıktır. (Maide 49, 81, Tevbe 8),

Çoğu müşriktir. (Rum 42),

Çoğu inanmaz, iman etmez. (Bakara 100, H0d17, Ra'di),

Çoğu inkarcıdır. (İsra 89),

Çoğu gafildir. (Yunus 92),

Kafirlerin çoğu akletmez. (Maide 103),

Ölüleri ALLAH’u Tealanın dirilteceğini insanların çoğu bilmez. (Nahl 38),

Kıyametin geleceğine insanların çoğu inanmaz. (Mü'min 59)

Azlar Kıymetli…

Genelde kiymetli seyler azdır. Mesela verilen nimetlere şükretmek çok iyidir, fakat şükreden azdır. (Sebe' 13, A'raf 10, Yusuf 38,  Neml 73) [Şükür, islamiyete uymak demektir. (Mek.Rabbani)]

Hazreti Nuh'a inanıp gemisine binen kimseler pek azdı.

Salihler, geceleri az uyur. (Zariyat 17)

Az gülmek iyidir. (Tevbe 82)

İman edip iyi işler yapan, hakkı ve sabrı tavsiye edenler hariç, insanlar zarardadır. Böyle kimseler ise azdır. (Asr, Sad 24)

Hadis-i şeriflerde de buyuruldu ki:

(İyilik çoktur; yapan azdır.) [Hatibj

(Susmak, hikmettir; fakat susan ise azdır.) [Deylemi]

(Malını hayra harcayıp kurtulacak olan zenginler azdır.) [ibni Mace]

(Akıllı kimse, kibrit-i ahmerden daha azdır.) [Hakim]

[Kibrit-i ahmer, altın gibi az bulunan madde.]

…………………………………………………………..

İYİLERLE BERABER OLMAK

 Yüce kimselerle beraber olmak büyük nimettir. Büyük bir zat oğluna buyurdu ki:

 Oğlum, ALLAH’ı anan kimseleri görürsen onlarla beraber ol. Eger ilim sahibi isen, ilmin onlara faydalı olur. İlim sa­hibi değilsen, onlardan bir şeyler öğrenirsin.

ALLAH’ı hatırlamıyan kimseler­le beraber olma… İlim ehli de olsan, ilmin onlara faydası olmaz. İlim ehli değilsen, daha çok zarara girersin.

Eger ALLAH celle celalüh onlara gazap ederse, sen de helak olursun. iyilerle beraber iken, ALLAH celle celalüh onlara rahmetle nazar ederse, layık olmasan bile, sen de O rahmetten istifade edersin.

Melekler, ALLAH’ı anan bir toplulukla karşılaşırlar. ALLAH’u Teala meleklere, Şahit olun ki, ben bunların hepsini affettim, buyurur. Melekler, Bunların içinde başka bir iş için gelen günahkar biri de var. Onu da affettin? derler. ALLAH celle celalüh buyurur ki: Evet, onu da affettim. Salihlerle beraber olan kötülerden olmaz.

Arş'ın altında şöyle yazılıdır: Bir kimse, salihler gibi amel işlese; fakat günahkarlarla düşüp kalksa, iyi amelleri boşa gider, kıyamette kötülerle beraber haşrolur. Bir kimse de, kötüler gibi amel işlese; fakat salihleri sevse, onlarla beraber olsa, günahları iyiliğe çevrilir, iyilerle beraber haşrolur.

İlim ehli salihlerle beraber olan, onlardan hiç bir şey öğrenemese bile, yedi ikrama kavuşur:

  1- İlim talebesinin faziletine kavuşur. 2- İlim ehli ile beraberken günahlardan uzak olur. 3- Evinden çıkışından itibaren rahmete girmiş olur. 4- İlim ehline inen rahmetten o da faydalanır. 5-Onları dinlerken, kendine sevap yazılır. 6- Melekler ondan memnun olup, dua ederler. 7- Attığı her adım, günahına kefaret olur.

ALLAH celle celalüh da ona altı ikramda bulunur: 1- İlim ehliyle bulunmayı ona sevdirir. 2-Alime uyanlar gibi sevaba kavuşur. 3- O toplulukta bulunanların birisi affa uğrarsa, buna da şefaat eder. 4- Kötülerin, günahkarların gittiği yerlerden kalbi soğur. 5-ALLAH celle celalüh  yolunda olanların, salihlerin yoluna girmiş olur. 6- ALLAH celle celalühün emirlerini yerine getirmiş olur.

Bir kimse, Peygamber efendimize sallallahu aleyhi ve sellem , Kıyamet ne zaman kopacak? diye sordu. Ona cevaben, Kıyamet için ne hazırladın? buyurdu.

 O kimse, Fazla ibadetim yok. Fakat ALLAH celle celalüh ve Resulünü seviyorum. dedi. O kimseye, Herkes sevdiği ile beraber olacaktır. Sen de, ahirette sevdiğinle beraber olacaksın. buyurdu. Hikmet ehli buyuruyor ki:

1- Alimlerle beraber olanın ilmi artar. 2- Salihlerle beraber olanın, ibadete rağbeti ve günahlardan kaçma arzusu artar. 3- Fasıklarla [açıktan günah işleyenlerle] düşüp kalkanın günah işleme cüreti artar. 4- Zenginlerle düşüp kalkanın dünya sevgisi çoğalır 5- Fakirlerle beraber olanın şükrü artar.

Bir kimse, bir alimle dünyayı dolaşsa, alimden dinine ait bir mesele öğrense, yaptığı seyahat boşa gitmiş olmaz. Bir kimse de, alimlerle, salihlerle beraber olsa, hiç bir şey istifade edemese bile, onların yüzüne bakması, onun için büyük bir nimettir.

 Hadis-i şerifte buyuruldu ki: Kabe'ye, mushafa ve alimin yüzüne bakmak ibadettir.

Salih bir arkadaş bulunca, ona gerekli hürmeti göstermeli. Onun can ve malını, kendi can ve malından ön­ce tutmalı. Ayıplarını araştırmamalı, ayıbı olsa bile görmemeli ve kimseye söylememeli, hatta kendi kendine ayıbını düşünmemeli, unutmalıdır. Sözüne itiraz etmemeli, asla münakaşaya girmemeli. Aleyhinde konuşan olursa, uygun şekilde susturmalı, alınacağı veya üzüleceği bir söz söylememeli. Suizanda bulunmamalı, uygunsuz hareketlerini dalgınlığa veya unutkanlığa yormalı. Yani bir mazeret arayıp suçsuz olduğunu kabul etmelidir.

 Çünkü güzel ahlak sa­hibi, insanları mazur görür. Onların kusurlarını meydana çıkarmaz, insafla hareket eder, fakat başkasından bu insafı beklemez. Böyle bir arkadaşın sevdiklerini sevmeli, sevmediklerinden ve düşmanlarından uzak olmalı. Onu kendisine dost ve kardeş bilmeli. Ona hürmet göstermedikçe, ilminden istifade edemez.

 

Yunus Emre Hazretlerinden…

HAK'dan gelen şerbeti,

 İçtik elhamdülilah.

 Şol kudret denizini,

 Geçdik elhamdülillah.

 

Şol karşıki dağları,

Tepeleri bağları,

Sağlık safalık ile

Aşduk elhamdülillah.

 

Kuruyuduk yaş olduk,

         Ayağidik baş olduk,

         Kanatlandık kuş olduk,

         Uçduk elhamdülillah.

 

Vardığımız yerlere

Şol safa gönüllere,

Baba Tapduk manisin,

Saçdık elhamdülillah.

 

Beri gel barışalım,

Yadisen bilişelim,

Atımız eyerlendi,

Eşdik elhamdülillah.

…………………………………..

Geldi geçti ömrüm benim,

Şol yel esip geçmiş gibi.

 Hele bana şöyle gelir,

 Şol göz yumup açmış gibi.

 

 İş bu söze HAK tanıktır,

 Bu can gövdeye konuktur,

 Bir gün ola çıka gide,

 Kafesten kuş uçmuş gibi.

 

 Miskin Adem oğlanını,

 Benzetmişler ekinciye,

 Kimi biter kimi yiter,

 Yere tohum saçmış gibi,

 


Bu dünyada bir nesneye,

Yanar bağrım, göynür özüm

Yiğit iken ölenlere,

Gök ekini biçmiş gibi.

 

Bir miskini gördün ise,

Bir eskice verdin ise,

Yarın anda sana gele,

İdris Nebi biçmiş gibi.

 

Bir hastaya vardın ise.

Bir içim su verdin ise,

          Yarın anda karşı gele,

          Hak şarabın içmiş gibi.

 

Yunus Emre bu dünyada

İki kişi kalır derler ,

Meğer Hızır İlyas ola,

Ab-ı hayat içmiş gibi…

…………………………………………………………

İSLAM DİNİ VE FEN

İslam dini, bütün yenilikleri… İlmi çalışmaları… İlim öğrenmeyi…çok çalışmayı…başka yerde görülen bir güzelliği almayı emreden bir dindir.

İşte bundan dolayı ilim adamlarına çok önem verilmiş, ilmi, fenni ve teknik araştırmalar yapılmış, müslümanlar tıpda, kimyada, astronomide, coğraf-yada, tarihde, edebiyatta, matematikte, mühendislikte, mimarlıkta ve bunların hepsinin temeli olan, güzel ahlak ve sosyal bilgilerde, en üstün dereceye varmışlardır…

Batının bugün dahi büyük saygı ile andığı kıymetli bilginler, mütetehassıslar, üstadlar yetiştirmişler, dünyanın hocası, medeniyetin önderi olmuşlardır. O zaman; yarı vahşi olan Avrupalilar, en modern bilgileri İslam üniversitelerinde öğrenmişler, hatta Papa Sylvester gibi,  hristiyan din adamları bile Endülüs üniversitelerinde okumuştur.

Bugün bile, hala Avrupa dillerinde kimyaya ve cebire (Arabca alcebir keli-mesinden) "Algebra" adı verilmektedir. Çünkü bu ilimler, evvela müslümanlar tarafından dünyaya öğretilmiştir. Avrupaliılar, dünyayı tepsi gibi dümdüz ve etrafı duvarlarla kaplı zannederken, müslümanlar, ilk olarak, dünyanın küre şeklinde olduğunu ve döndüğünü buldular.

Müslüman Fen Adamları

Dünyada ilmin öncüleri olan ve İslam kültürü   ile   yetişen   ilim   adamları çoktur. Bazıları şunlardır…

Akşemseddin hazretleri, Pasteur'den 400 sene önce ilk mikrobu buldu.

Ali Kuşçu, büyük astronomi alimi, ilk defa Ayın şekillerini anlatan kitap yazdı.

Almar, ilk defa katarakt ameliyatını gerçekleştirdi.

Battani, dünyanın en meşhur astronomi alimi ve trigonometrinin kaşifidir.

Biruni, ilk defa dünyanın döndüğünü isbat etmiştir.

Cabir bin Hayyan , atom bombası fikrinin ve kimya ilminin babası olan büyük dahidir.

Cezeri, 8 asr önce otomatik sistemin kurucusu ve bilgisayarın babasıdır.

Demiri, Avrupalılardan 400 sene önce zooloji ansiklopedisini yazmıştır.

Ebu Kamil Şuca, Avrupa'ya matematiği öğretmiştir.

Ebul-Vefa, trigonometride tanjant, kotanjant, sekant, kosekantı bulan matematikçidir.

Farabi, ses olayını ilk defa fiziki yönden açıklamıştır.

Fatih Sultan Mehmed Han, havan topunu keşfetmiştir.

Gıyasüddin Cemşid, matematikte ondalık kesir sistemini ilk defa bulmuştur.

Huneyn bin İshak, göz hekimlerinin babası sayılır.

İbn-i Cessar, cüzzamın sebebini ve tedavilerini 900 sene önce açıklamıştır.

İbn-i Firnas, Wringt kardeşlerden bin sene önce ilk uçan aracı yapıp uçmayı gerçekleştirmiştir.

İbn-i Haldun, tarihi ilim haline getirmiş, sosyolojiyi kurmustur.

İbn-i Hatib, vebanın bulaşıcı bir hastalık olduğunu ilmi yoldan açıklamıştır.

İbn-i Karaka, dokuzyüz yıl önce harika bir torna tezgahı yapmıştır.

İbn-i Türk, cebirin temelini atan bilginlerdendir.

Kadızade Rumi, yasadığı asrın en büyük rnatematik ve astronomi bilginidir. Fizik kurallarını astronomiye uygulamıştır.

Kambur Vesim, verem mikrobunu H.Koch'dan 150 sene önce keşfetmiştir.

Piri Reis, 400 sene önce bugünküne çok yakn dünya haritasını çizmiştir.

Uluğ Bey, çağının en büyük astronomudur.

Lagari Hasan Çelebi, füzeciliğin atasıdır. Osmanlılarda ilk defa füzeyle uçan budur.

…………………………………………………………..

YUSUF HÂS HÂCİB'DEN ÖĞÜTLER

Bak, doğan ölür; ondan, eser olarak, söz kalır; sözünü iyi
söyle! ölümsüz olursun.

Sen bana yanılmayan bir kimse söyleyebilir misin? Ben
sana yanılan binlerce insan göstereyim.

İnsan inciyi denizden çıkarmadıkça, o, ister inci olsun-ister
çakıl taşı, farketmez.

Öfke ve gazap ile işe yaklaşma; eğer yaklaşırsan, ömrü
heder edersin.

İyi insan her gün yeni bir arzusuna nail olur; kötünün sı­kıntısı ise, her gün bir kat artar!

Huzur istersen, o, zahmeti ile birlikte gelir; sevinç istersen,
o, kaygı ile birlikte bulunur.

Adaletle iş gör, buna gayret et; hiç bir zaman zulüm etme; ALLAH'a kulluk et ve O'nun kapısına yüz sür.

Oğul-kız, küçüklükten ne öğrenirse, yaşlanıp ölünceye kadar onu unut­maz.

Dikkat edersen, insan ne kadar âciz bir mahlûktur; yürürken yere serilir ve sesi kesilir.

Baba nasihatini sen sıkı tut, günün kutlu olur ve sana her gün bir se­vinç getirir.

Babanı-anneni hoşnut eyle! Onlara hizmet et; bu hizmet karşılığı binlerce fayda elde edersin.

Kimin sana biraz emeği geçerse, sen ona karşılık daha fazlasını yap­malısın.

Ey asîl insan! İnsanlığı elinden bırakma; insanlara karşı dâima insaniyet ile muamele et.

Hiç bir işte acele etme, sabırlı ol, kendini tut; sabırlı insanlar arzularına eri­şirler.

Hangi iş olursa olsun, sen onu tatlı dille karşıla; her işte tatlı dil kullanırsan saadet sana bağlanır.

Dilini ve gözünü gözet, boğazına dikkat et; az ye, fakat helâl ye!.

Başkasının zararını isteme, kendin de zarar verme; hep iyilik yap, kendi hevâ ve hevesine hâkim ol!.

Hangi işe girersen, önce sonunu  düşün; sonu düşünülmeyen işler, insana zarar getirir.

Ağzından yalan söz çıkarma; yalan söz ile insan kendi itibarını düşürür.

Saadete kavuşursan, kibirlenme; kötülük etme, elinden geldiği kadar iyilik yap.

Sana söylediğim sözün adı vasiyettir; bu sözleri unutma, gönlüne yaz.

……………………………………………………

    TENBELLİK VE RAHATA DÜŞKÜNLÜK

         Mücadele aşkı ve "serhat tutkusu" sayesinde, küçük
bir aşiretten koca bir imparatorluk doğmuştur. Bir gün gelip de, bu aşk ve arzunun yerini harem sevdası…çalgı…eğlence…nefsani şiirler…yabancılara özenme ve hayranlık…ahlaki çöküş alınca, koskoca bir millet yerle bir olmuştur…

 

Harem aşk ve kadınperestlikle nöbet yerini terk edenler, çok defa maksatlarının aksiyle tokat yemiş, sıcak yuvalarından ve cıvıl cıvıl çocuklarından da olmuşlardır.

 Harbetmesi gerektiği yerde erkekce savaşmasını bilemeyen Endülüslü bir kumandana, anasının itap dolu şu sözü ne kadar manidardır: "Cephede erkek gibi dövüşmedin, bari otur, avratlar gibi ağla…"

 

İnsanın değişikliğe uğrayıp çürümesi, aheste aheste ve fevkalade sessizce cereyan eder.

Hatta bazen, küçük bir gaflet, kafileden az bir ayrılış, zayi olup gitmeye sebebiyet verebilir. Ne var ki, böyleleri, kendilerini hep aynı çizgide ve mevzilerinde gördüklerinden, çok defa minare gibi bir zirveden, kuyunun dibine düştüklerinin farkına bile varamazlar…

 

         Mücahede hattını terk edenler, her firari ve cephe kaçkınında bulunmas tabii olan suçluluk ruh haletiyle, kendilerini müdafaa ve hizmet veren arkadaşlarını tenkit düşüncesi içine girdiklerinden artık böyle bir sapmışlıktan kurtulup, yeniden kendilerine has çizgiye gelmeleri imkansız gibidir.

 

 Hazreti Adem Nebi (as) sürçtüğü zaman, kusurunu itiraf
sayesinde, sıçrayıp bir hamlede yerini almasına karşılık, iblis o büyük yanlışlığına rağmen, nefsini müdafaaya kalkıştığından
ebedi hüsrana uğramıştı...

 

Dünyanin cazibedar güzellikleri, mal ve evlad birer fitne, birer imtihandır. Bu imtihanın en başarılı talebeleri de, sabah-aksam gönül verdikleri hakikate bağlılık "ahd u peymanında" bulunan, azimli, iradeli, kararlı talihlilerdir.

 

Rahata düşkünlük…

         Her yüce dava ve hakikat, temsilcilerinin, kararlılığı, sadakati ve onu muhafaza hususunda gösterecekleri gayretle devamlılık kazanır ve alemşumül bir hüviyete ulaşır. Aksine böyle bir dava, düşmanlarının sık sık saldırı ve tecavüzlerine karşılık, idrakli, sadık, vefalı dostlardan mahrum ise, er geçyıkılmaya ve hafizalardan silinip gitmeye mahkumdur.

 

 Akıcılığını kaybedip hareketsiz kalan sular …kokuşup bozuldugu gibi, kendini rehavete terk eden tembel kimselerin de çürüyüp zayi olması muhakkaktır…

 

 İnsanda rahat etme arzusu, ilk ölüm ikazı ve işaretidir. Ancak bir fert, hissiyatıyla felç olmuşsa, ne bu ikazı duyar, ne de bu işaretten bir şey anlar. Tabii, dostların ikazlarından da...

Tembellik ve tenperverlik, her türlü zillet ve mahrumiyetin en başta gelen sebeplerindendir.

 

 Kendini rahat ve rehavetin kucağına salıveren ölü ruhların, bir gün zaruri ihtiyaçlarının dahi, başkaları tarafından karşılanmasını bekleme gibi bir zillete düçar olacaklarında şüphe yoktur.

         Bu rahat ve rehavete düşkünlüğe aşırı haneperestlik de eklenince, artk mücahede hattının terk edilmesi ve ferdin ruhen ölmesi mukadderdir.

 

 Bir de, bu gerisin geriye gidiş sezilemiyor ve durum, sırta
geçirilen erkeklik urbasıyla değerlendiriliyorsa, o hepten bir  felakettir

 

ATASÖZLERİMİZDEN

       Arpa eken buğday biçmez."

       Arpa unundan kadayıf olmaz."

       Aşını, eşini, işini bil."

       At, sahibine göre kişner."

       Çivi çiviyi söker."

       Demir nemden çürür, insan gamdan."

       Derdini söylemeyen derman bulamaz."

       Dervişin fikri ne ise, zikri de odur."

       El yarası onulur, dil yarası onulmaz."

       Elçiye zeval olmaz."

       Gün doğmadan neler doğar."

       Güneş balçıkla sıvanmaz."

       Kendi düşen ağlamaz."

       Keskin sirke küpüne zarar."

*       Altın yere düşmekle pul olmaz.

*       Altının kıymetini sarraf bilir.

*       Araba devrilince yol gösteren çok olur.

*       Arı bal alacağı çiçeği bilir.

*       Arık ata kuyruğu yüktür.

*       Çıkmadık canda ümit vardır.

*       Davetsiz gelen döşeksiz oturur.

*       Davulun sesi uzaktan hoş gelir.

*       Eken biçer, konan göçer.

*       El kazanı ile aş kaynamaz.

*       Gülünü seven dikenine katlanır.

*       Gülme komşuna, gelir basma.

*       Kaynayan kazan kapak tutmaz.

*       Kazma kuyuyu, kazarlar kuyunu.


Ateş düştüğü yeri yakar.

Ateş olmayan yerde duman tüt­mez.

Ava giden avlanır.

Ay görmüşün, yıldıza minneti yoktur.

Az tamah çok ziyan getirir.

Dost dostun ayıbını yüzüne söyler.

Dünyanın ucu uzundur.
          Dilin kemiği yoktur.

Mal canın yongasıdır.

Ev alma komşu al.

Evlenenle ev yapanın ALLAH celle celalüh yardımcısıdır.

Kısmetinde ne varsa, kaşığına o çıkar.

Komşu boncuğunu çalan, gece takınır.

Mahkeme kadıya mülk değildir.

Namaza meyli olmayanın, ezana da kulağı olmaz.

Ödünç güle güle gider, ağlaya ağlaya gelir.

Rüzgâr eken fırtına biçer.

Sabah ola hayr ola.

 

VECİZELERDEN

 Bu dünya bir ağaca benzer, bizler de bu ağaçta yarı ham, yarı olmuş meyveler gibiyiz... Mevlânâ Hazretleri.

"Elindeyse zamana; dur, geçme diye dayat» Bir sigara içmekten daha kısa bu hayat». (Necip Fazıl Kısakürek)

 Her düşmanlığı vücuda getiren bir sebep bu­lunabilir; fakat hasedin meşru bir sebebi yok­tur.

 Keçiler yüksek yerleri severler, fakat bu sadece otlamak içindir.

 İnsan oturduğu yere göre değil, ruhunun yükseldiği yerlere göre insandır...

 Güzel gören güzel düşünür, güzel düşü­nen hayatından lezzet alır. Saidi Nursi Hazretleri.

 Güzel ile huyu sevilmezse kırk gün beraber­lik olur... Huyu güzel ile bir ömür yaşanır...

 Deliyle bal yiyeceğime, akıllıyla taş çe­kerim...

 Bal demekle, parmak yalanmaz..

 ALLAH celle celalüh, kimine bal verir parmak ver­mez, kimisine de parmak verir bal ver­mez.

 Arıyı sattık da, balı bakkaldan alıyoruz!..

 Ateşe yakın olan ısınır.

 Elin ağzına bakan aç kalır.

 Elden gelen öğün olmaz, hem de vaktin­de bulunmaz.

 Elde yiyen, yolda acıkır.

 El ağzıyla kuş bile tutulmaz.

 Bir mıh bir nal, bir nal bir at, bir at ise harbi kaybettirir.

■ Bülbülle gezen güle, ördekle gezen göle gider.

Borcun iyisi olmaz, borçlunun iyisi olur.

Buz üstüne bina kurulmaz.

Söz var iş bitirir, söz var baş yitirir.

Rüşvet kapıdan girerse insaf pencereden çıkar.

Kusursuz arkadaş aramak, dost edinmeyi istememek demektir.

İnsanın cahil olduğunu bilmesi, bilgiye atılmış ilk adımdır.

Yalnız işsiz olanlar değil, daha iyi işler ya­pabilecek olanlar da başıboştur.

Herkesin sizden iyi bir şekilde söz etmesi­ni mi istiyorsunuz? Öyleyse kendinizi Övme­yin.

Her istediğini söyleyen, istemediğini işitir.

Bir insan bir ağaç yetiştirir, bir ağaç bir yurt yetiştirir.

       Dünkü acılar bugünkü sevinçlerimizin
kaynağını oluşturur.

Gençlikte günler kısa yıllar uzun, yaşlılık­
ta da günler uzun, yıllar kısadır.

Gönülsüz yenen aş ya karın ağrıtır ya baş.

Sanatına güvenenin para ayağına gelir.

Bildiğin ayranı, bilmediğin yoğurda değiş­me.

Ateşle ateş söndürülmez.

İyiliğe iyilik her kişinin kârı, kötülüğe iyi­lik er kişinin kârı.

Ağaçsız memleket, duvaksız geline ben­zer.

Bir işe ne kadar az insan karışırsa, o iş o kadar çabuk biter.

Dost bin ise azdır, düşman bir ise çoktur.

Yapacağım deme yaptım de.

…………………………………………………………..

               EY İNSAN

Ne söylüyor bak şu kuşlar,

Hazin hazin…dinlesene.

Secde edip, gizli gizli,

Seherlerde inlesene…

 

Niçin öter o horozlar?

Kimi zaman hoşa gitmez,

Kabul olur karanlıkta,

Nice dua boşa gitmez…

 

Boynu bükük, seccadede

Otur öyle affı dile.

Gece vakti nurlar iner,

Hüzün dolu dertli kalbe…

 

Uyan uyan Ademoğlu,

Kabre bırak bu uykuyu.

Gözlerinden perde kalkar,

Damla damla aksın suyu…

…………………………………………………..

 

Aziz kardeşlerim…Bu bilgiler çeşitli kaynaklardan derlenmiştir. Bütün emeği geçen kardeşlerimden,  karşılık beklemeden elindekini milletin hizmetine sunanlardan ALLAH’ım razı olsun…Amin…

Biz dahi aynı niyetle bu yoldayız… Ki, nasibi olanlar doğru öğrensin, doğru yaşasın ve inşallah HAK yolda kazansın…Başarı diama ALLAH’tandır…

 

 ..................................................................................................